Güzel, iyi, çirkin Gazze ve Epstein olayı bağlamında Yasin Aktay
Yenisafak sayfasından elde edilen bilgilere dayanarak, Ankara24.com duyuru yapıyor.
Bugün dünyanın en büyük sorunu estetik değil; estetikleşme. Her şey gösteriye dönüştü. Acı da, savaş da, çocuk cesetleri de, mahkeme kararları da. Görüntü var, ritim var, anlatı var. Ama hakikat? O çoğu zaman montaj masasında kayboluyor.
Tam bu noktada, Hans-Georg Gadamer’in Vadi Yayınlarında yeni çıkan ve 2000 yılından itibaren kısmen çevirip Tezkire Dergisinde yayımlamış olduğum Güzele Dair* isimli kitabı sarsıcı bir hatırlatma yapıyor: Güzel, hoş olan değildir. Güzel, bizden cevap isteyen bir anlamdır.
GADAMER’İN GÜZEL’E DAİR’İ
Modern estetik, büyük ölçüde Immanuel Kant’tan beri güzelliği “öznel beğeni” ile ilişkilendirdi. Güzel, evrensel bir hoşlanma yargısıydı. Gadamer ise radikal bir hamle yapar: Güzel, hoşlanılan bir şey değil; anlamın tecellisidir. Yani güzel, hakikatin bizde yankı bulduğu bir deneyimdir. Onu tüketmeyiz; ona katılırız.
Bu fark bugün hayati. Çünkü içinde yaşadığımız kültür, sanatı büyük ölçüde eğlence sektörüyle özdeşleştirmiş durumda. Film, müzik, görsel sanatlar, çoğu zaman birer “içerik”e indirgeniyor. İzleyici ise müşteri. Ama sanat, Gadamer’e göre ne yalnızca haz verir ne de sadece oyalama işlevi görür. Sanat eseri, karşımızda pasif bir nesne olarak durmaz; konuşur. Bizden ciddiyet talep eder.
Gadamer’in estetik düşüncesinde üç kavram öne çıkar: oyun, sembol ve festival. Sanat bir “oyun”dur ama hafif bir oyun değil. Oyunun kendi kuralları, kendi akışı vardır. “Oyun oynanmaz; oyun bizi oynar” derken kastettiği budur. Bir sanat eserine gerçekten katıldığımızda, özne-nesne ayrımı askıya alınır. Ne yalnızca biz eseri yorumlarız ne de eser bizi tek başına belirler. Arada bir “ufukların kaynaşması” yaşanır.
Bu noktada Gadamer’in düşüncesinin Martin Heidegger ile akrabalığı açık. Heidegger’in “sanat eseri bir dünya kurar” fikri, Gadamer’de hermenötik bir boyut kazanır: Sanat, bir dünya açar ve bizi o dünyanın içine davet eder. Ama bu davet tek yönlü değildir; katıldıkça dönüşürüz. Sanat, dünyayı bilmenin değil, dünyada-olmanın bir tarzıdır.
Gazze’de insanlık vicdanı tarafından adı konulmuş bir “soykırım” var. İsrail bütün çirkinliğiyle ve çirkefliğiyle ve pişkinliğiyle “meşru müdafaa”, “terörle mücadele” laflarını çevirmeye devam ediyor. Hukuk alanında da insanlık vicdanında da tartışma soyut değil. Uluslararası Adalet Divanı, Filistinlilerin korunmasına ilişkin bağlayıcı geçici tedbirler verdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi, savaş suçları bağlamında ağır isnatlarla süreci ilerletti. Bunlar diplomatik dipnot değil; insanlık tarihine düşülen kayıtlardır.
ÇİRKİNLİĞİN SIRADANLAŞMASI.
Ama ekranlarımızda ve giderek hayatlarımızda olan başka bir şey var: Çirkinliğin sıradanlaşması. Bombardıman görüntüleri akıyor, birkaç saat sonra başka bir gündem başlıyor. Yıkım, “içerik” oluyor. İnsan acısı, algoritmanın temposuna uyarlanıyor. Gadamer’in itirazı burada başlıyor diye de okuyabiliriz. O, daha önce Hakikat ve Yöntem’de şunu söylemişti: Hakikat, teknik bir yöntemle ele geçirilemez. Anlamak, bir karşılaşmadır. Karşılaştığımız şey bizi değiştirir veya biz anladığımız şeye katılırız.
Sanat için de aynısını söyler: Sanat eseri bir nesne değildir; bir olaydır. Bizden katılım ister.
Bugün yaşadığımız kriz şu: Katılmadan izliyoruz. Tanık olmadan seyrediyoruz. Ve seyir, ahlaki bir konfor alanına dönüşüyor.
Gazze’de çirkinlik yalnızca yıkımın kendisi değil; dünyanın alışma hızıdır. Yüzlerce çocuğun ölümü “istatistik” haline geldiğinde, estetik duyarlılık değil, vicdan ölür. Çirkinlik, kanın rengi değildir sadece; insanın kayıtsızlaşmasıdır.
Ya Epstein vakasıyla ortalığa dökülenler. Pedofili suçları, elit ağlar, prestijli çevreler… Ve bu çevrelerin bir kısmının sanat dünyasıyla kurduğu ilişkiler. Sanat galerileri, bağış geceleri, kültürel etkinlikler. Estetik bir vitrin, ahlaki karanlığı perdeleyebiliyor. Parlak bir salon, ağır bir suçu görünmez kılabiliyor.
Burada mesele sanatın suça ortaklığı değil. Mesele şu: Estetik, hakikatten koparsa, meşrulaştırma aracına dönüşebilir. Güzel görünen her şey iyi değildir. Ve iyi olan her şey de hoş görünmek zorunda değildir.
Gadamer’in “güzel” anlayışı tam burada radikal hale gelir. Güzel, rahatlatan değil; rahatsız eden olabilir. Güzel, hakikatin duyulur hale gelmesidir. Bir sanat eseri karşısında, “Ne kadar hoş” demek yetmez. Asıl soru şudur: “Bu bana ne söylüyor? Benden ne istiyor?”
Gazze bağlamında da soru bu: Bu görüntüler bize ne söylüyor? Sadece politik pozisyonlarımızı mı teyit ediyor? Yoksa bizi yerimizden ediyor mu?
Ve bir başka zor soru: Direnişin güzelliğinden söz edebilir miyiz?
Evet, ama tabii ki her zaman dikkatle. Yıkımı romantize ederek değil. Şiddeti kayıtsız şartsız estetize ederek hiç değil. Fakat insanın, enkazın ortasında bile insan kalma ısrarında bir güzellik vardır, bunda da hiç kuşku yok. Çocuğunu kaybetmiş bir annenin adalet talebinde bir güzellik vardır. Bir halkın “alışmayacağız” deme iradesinde bir güzellik vardır. Bir insanın onca yıkıma, başına gelen onca felakete rağmen “hasbunallah ve nimel vekil” deyişinde, yaşadıklarının eninde sonunda Allah’ın kontrolünde olduğu şuurunu ilan edişinde muhteşem bir güzellik var. Çünkü mutlak güzel olan Allah’ın kontrolünde ve iradesinde sabırla ve Allah’ın düşmanlarına karşı reddedişle, direnişle karşılanan bu duruş güzelliğin ta kendisidir.
BU GÜZELLİK, EĞLENCE SEKTÖRÜNÜN SUNDUĞU TÜRDEN DEĞİLDİR.
O, rahatlatmaz. O, bizi huzursuz eder. Çünkü bizden taraf olmamızı ister. Sessiz kalmamamızı ister. En azından insanî bir ölçüde, hakikatin yanında durmamızı ister.
Gadamer sanat deneyimini “oyun” kavramıyla açıklar. Ama bu hafif bir oyun değildir. Oyunun kendi kuralları vardır ve bizi içine çeker. Bugün dünya sahnesinde de bir oyun oynanıyor. Fakat burada tehlike şu: Seyirci kalmayı seçiyoruz. Oyuna katılmadan, sadece ekran başında izliyoruz. Oysa gerçek sanat, seyirciyi seyirci bırakmaz. Onu katılımcıya dönüştürür.
Bugün çirkinlik, yalnızca bombalarla değil; dilin çarpıtılmasıyla da büyüyor. “Yan hasar”, “operasyon”, “kaçınılmaz kayıp”… Kelimeler, gerçeğin üzerini örten bir estetik perdeye dönüşüyor. Dil estetize edildikçe, acı steril hale geliyor. İşte tam burada güzelin hakikat iddiasına ihtiyacımız var.
GÜZEL, SÜS DEĞİLDİR. GÜZEL, BİR ÇAĞRIDIR.
Gazze’deki çirkinliğe karşı güzel nedir? Bir tablo mu? Bir şiir mi? Evet, ama yalnızca o değil. Güzel, insanın hakikate sadakatidir. Çocuğun hayatının politik hesaplardan daha değerli olduğunu söyleme cesaretidir. İktidarın değil, insanın yanında durma iradesidir.
Bugün sanat ile eğlenceyi ayıramadığımız için, güzel ile hoşu da karıştırıyoruz. Eğlence sektörü bize iyi hissettirir. Gerçek sanat ise bizi dönüştürür. Eğlence, acıyı unutturur. Sanat, acıyı görünür kılar.
Gadamer’in çağrısı tam da budur: Güzel, hâlâ bizi savunuyor olabilir. Ama biz onu savunmazsak, çirkinlik norm haline gelir.
Soruyu sert soralım: Bu çağda güzelden söz etmek lüks mü? Hayır. Asıl lüks, hakikate sırtını dönmektir.
Bugün Gazze’deki yıkıma, elit ağların karanlığına, estetikle cilalanmış ahlaki çöküşlere bakarken ihtiyacımız olan şey, daha fazla görüntü değil; daha derin bir karşılaşma.
Güzel, bizden bunu istiyor. Ve belki de ilk kez bu kadar yüksek sesle.
---------
* Hans-Georg Gadamer, Güzele Dair, Sanat Üzerine Yazılar, İstanbul: Vadi Yayınları.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:39
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 07 Şubat 2026 04:07 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















