Pandora’nın kutusu: Güç, tarihsel anlatı ve yeni emperyal doktrinler Düşünce Günlüğü Haberleri
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan verilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
İbrahim İzgi / Yazar
Arthur Balfour, 1917’de Majestelerinin Hükümeti adına Rothschild ailesine gönderdiği mektupla, Yahudilerin Filistin’de bir “ulusal yurt” kurmasına destek verdiklerini ilan ettiğinde, bunun yalnızca bir diplomatik jest olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Bugün geriye dönüp bakıldığında bu metin, sadece Filistin’in değil, modern dünyanın güç-meşruiyet ilişkilerinin de seyrini değiştiren bir eşik olarak okunabilir. Balfour Deklarasyonu, Pandora’nın kutusunun açıldığı andı.
Bu mektup iki temel ihtiyacın kesişiminde doğdu. İlki, Birinci Dünya Savaşı’nı finanse etmek zorunda kalan İngiltere’nin bankerlerle kurduğu karmaşık ve pahalı ilişkilerdi. Savaşın maliyeti yalnızca cephede değil, Londra’daki kasalarda da hissediliyordu. İkincisi ise Siyonist hareketin Filistin topraklarında bir devlet kurabilmesi için uluslararası meşruiyete duyduğu ihtiyaçtı. Bu meşruiyet, askeri ya da hukuki argümanlardan önce, güçlü bir tarihsel anlatı üzerinden inşa edildi: vaat edilmiş topraklar, tarihsel hinterland, kadim hak iddiası. Bu anlatı, yalnızca ideolojik çerçeve olarak kalmadı; somut sonuçlar doğurdu. Filistinlilerin zorla yerlerinden edilmesi, sistematik şiddet, katliamlar ve insanlık dışı koşullara sürüklenme, bu anlatının “yan etkileri” değil, doğrudan sonuçlarıydı. Ancak mesele burada kapanmadı. Aksine, bu pratikler zamanla bir doktrine dönüştü.
DOKTRİNLERİN GERİ DÖNÜŞÜ
20. yüzyılın başlarında ABD’nin Batı Yarımküreyi kendi nüfuz alanı ilan eden Monroe Doktrini, uzun süre tarih kitaplarında kalmış gibi görünüyordu. Oysa Soğuk Savaş sonrası dönemde bu tür doktrinler yeniden dolaşıma girdi; üstelik güncellenmiş, daha kaba ve daha az örtük biçimlerde.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya, tarihsel nüfuz alanlarını birer birer kaybettiğini düşündü. Baltık ülkelerinin Avrupa Birliği ve NATO’ya katılması, Moskova açısından yalnızca jeopolitik değil, tarihsel bir gerilemeydi. Ukrayna bu zincirin son halkası olarak görüldü. Sonuç: tarihsel hak iddiası ve güvenlik söylemiyle meşrulaştırılan bir savaş. Bedeli ise hem Rusya hem de dünya için ağır oldu. Ancak tartışma şuraya kilitlendi: Meşruiyet artık hukuktan mı, yoksa güçten ve tarihten mi doğuyordu?
TRUMP VE AÇIK EMPERYAL DİL
Bu soruya en net –ve en pervasız– cevaplardan biri Donald Trump döneminde geldi. Trump, örtük diplomasi dilini bir kenara bırakarak, ABD’nin “doğal yaşam alanları”ndan söz etti. Grönland, Latin Amerika ve Karayipler bu çerçevede açıkça “arka bahçe” olarak tanımlandı. Venezuela da bu bakıştan muaf değildi.
Bu noktada uluslararası hukukun ne söylediği artık belirleyici değildi. Kimsenin gerçekten umursadığı da söylenemez. Tartışma, normlar ve sözleşmeler etrafında değil; çıplak güç, ekonomik kapasite ve tarihsel anlatının ikna ediciliği etrafında dönmeye başladı.
KÜRESEL DOMİNO ETKİSİ
Aynı mantık bugün Çin tarafından Tayvan bağlamında işletiliyor. Tarihsel birlik söylemi, askeri tatbikatlarla destekleniyor. Tayvan’a yönelik sınırlı ya da kapsamlı bir askeri operasyon artık uzak bir ihtimal değil. Ancak burada mesele yalnızca egemenlik değil. Tayvan, küresel yarı iletken üretiminin merkezlerinden biri. Olası bir çatışma, yalnızca bölgesel bir savaş değil; teknoloji şirketlerinden finans piyasalarına kadar uzanan küresel bir sarsıntı anlamına gelir.
Bu bağlamda yeni bir ihtimal daha beliriyor: Savaşların yalnızca devletler tarafından değil, devlet-şirket ittifaklarıyla finanse edilmesi. Elinde devasa nakit rezervleri bulunan ya da algoritmik ve teknolojik üstünlüğe sahip büyük şirketlerin, devletlerle çıkar ortaklığı kurarak çatışmaları dolaylı biçimde sürüklemesi artık bilimkurgu değil.
BÜYÜK BALIK KÜÇÜK BALIĞI YİYECEK Mİ?
Tüm bu gelişmeler, kaçınılmaz bir soruyu gündeme getiriyor: Küçük devletlerin yaşama süresi doluyor mu? Kendini savunacak askeri, ekonomik ya da teknolojik kapasitesi olmayan devletlerin daha büyük güçler tarafından “yutulması” yeniden normalleşebilir mi?
Eğer cevap evetse, bu şu anlama gelir: Tarihsel arka planını geri almak isteyen tüm devletler, yeterli gücü gördükleri anda uluslararası düzeni yeniden yazmaya girişebilir. Bu da İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen kurallar sisteminin fiilen sona ermesi demektir.
KAPATILAMAYAN KÖTÜLÜK KUTUSU
Balfour, Pandora’nın kutusunu açmıştı. Onu kapatmak ise artık İngiltere’nin –ya da herhangi bir devletin– elinde değil. Bugün Keir Starmer, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya yönelik iddia edilen kaçırma operasyonunda İngiltere’nin yer almadığını söylemekle yetiniyor. Bu açıklama, bir masumiyet beyanından çok, kontrol kaybının itirafı gibi okunmalı.
Bir savaşı başlatabilirsiniz. Bir kötülüğü serbest bırakabilirsiniz. Ama onu durdurmak çoğu zaman sizin elinizde değildir.
Dünya, rasyonel bir düzenin değil; gücün, tarihsel anlatının ve çıplak çıkarların belirlediği bir çılgınlığım eşiğinde ilerliyor. Bu, ahlaki bir çöküşten çok, sistematik bir dönüşüm. Ve belki de asıl soru şudur: Bu yeni dünyada kural ihlali istisna mı olacak, yoksa kuralın kendisi mi?
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:110
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 05 Ocak 2026 04:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















