Türkiye’nin jeopolitik güç projeksiyonları Düşünce Günlüğü Haberleri
Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com haber yayımlıyor.
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan / Kırıkkale Üniversitesi
Uluslararası sistemin 21. yüzyılın üçüncü on yılında deneyimlediği derin güç kaymaları, bölgesel aktörlerin stratejik konumlandırmalarını temelden sarsmakta. Bu bağlamda Türkiye, son yirmi yılda askerî kapasitesini ve savunma sanayiini yalnızca bir güvenlik aracı olarak değil, aynı zamanda dış politikasının otonom bir bileşeni olarak yeniden kurgulamıştır. Türkiye’nin “orta güç” olarak tanımlanan statüsü, son yıllarda proaktif, teknoloji odaklı ve norm belirleyici bir karaktere büründü.
SAVUNMA SANAYİİNİN YÜKSELİŞİ
Türkiye’nin askerî gücü tarihsel olarak yalnızca niceliksel kapasiteye değil, aynı zamanda jeostratejik konumuna dayalı bir etki üretme kabiliyetine de dayanmakta. Bununla birlikte son yıllarda belirginleşen asıl dönüşüm, bu gücün yerli ve millî savunma sanayii altyapısıyla kurumsallaşması ve sürdürülebilir bir stratejik kapasiteye dönüşmesidir. Bu durum Türkiye’nin güvenlik üretme biçimini yalnızca operasyonel düzeyde değil, yapısal düzeyde de yeniden tanımlıyor. Uluslararası sistemin yapısal ve işlevsel parametrelerinin sorgulandığı mevcut konjonktürde, gücün yalnızca caydırıcılık amacıyla değil, istikrar ve güvenlik üretimi için kullanılabilmesi giderek daha kritik hâle gelmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin savunma sanayii alanında geliştirdiği ileri teknoloji platformları — başta KAAN Millî Muharip Uçağı ve uzun menzil füze programları olmak üzere — yalnızca askerî kapasite artışı değil, aynı zamanda yeni bir savunma sanayii diplomasisi alanının oluşmasına zemin hazırlamakta.
DOSTA GÜVEN
Pratik yansımalarından biri, Türkiye’nin Steadfast Dart 2026 tatbikatı kapsamında yaklaşık 2.000 personeli kısa sürede konuşlandırabilmesi ve TCG Anadolu’nun bir “Müşterek Komuta yapısı olarak işlev görmesi ekseninde düşünülmelidir. Bu, Türkiye’nin harekât anlayışının klasik kuvvet projeksiyonu modelinden çıkarak bütünleşik savaş konseptine dayalı bir sistem mimarisine evrildiğini gösteriyor. Türkiye’nin güvenlik üretim kapasitesi artık yalnızca konvansiyonel askerî unsurlarla sınırlı değildir; siber alan, operasyonel koordinasyon, sensör-ağ entegrasyonu ve stratejik komuta-kontrol yapıları arasında yüksek düzeyde eşgüdüm sağlayan çok katmanlı bir güvenlik mimarisi ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin savunma kapasitesindeki gelişim, platform bazlı modernizasyondan ziyade sistem temelli bir dönüşümü ifade etmektedir.
Bu sistemsel dönüşüm aynı zamanda iki temel sonucu beraberinde getirmektedir: diplomatik etki üretimi ve güvenlik mimarisi inşası. Özellikle diplomatik boyut açısından Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi, geniş bir coğrafyada stratejik iş birlikleri, ortak üretim modelleri ve savunma ticareti ağları oluşturmuştur. Türkiye sadece Avrupa içi askerî yapılanmaları değil, küresel savunma tedarik zincirlerini ve yeni aktörlerin konumunu da doğrudan etkilemektedir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre Türkiye, 2020–2024 döneminde küresel silah ihracatının yüzde 1,7’sini gerçekleştirerek dünyanın 11. büyük silah ihracatçısı konumuna yükselmiştir. Bu oran, 2015–2019 dönemine kıyasla yaklaşık yüzde 103’lük bir artışa işaret eder. Türkiye’nin savunma ihracatındaki bu hızlı yükseliş, özellikle insansız sistemler alanında belirginleşmiştir. Nitekim Türkiye bugün İHA/SİHA başlıca küresel tedarikçilerinden biri olarak kabul edilmekte ve bu alandaki üretim kapasitesi, modern savaş teknolojilerinin dönüşümünde etkili aktörlerden biri hâline geldiğini göstermekte.
ANAHTAR AKTÖR TÜRKİYE
2026 Münih Güvenlik Raporu, uluslararası sistemin “yıkım altında” olduğu bir döneme girildiğini vurgulamaktadır. 1945 sonrası kurulan kurallara dayalı liberal uluslararası düzenin, bizzat kurucu aktörlerinden biri olan ABD’nin yeni güç ve ittifak tanımlamaları nedeniyle dönüşüme uğradığını göstermekte. Başka bir ifadeyle, bildiğimiz uluslararası güvenlik mimarisinin temel parametreleri yeniden şekilleniyor. ABD’nin Avrupa güvenliğindeki angajmanını göreli olarak azaltırken stratejik odağını Hint-Pasifik bölgesine kaydırması, Avrupa kıtasında algılanan güvenlik boşluğunu daha görünür hâle getirmiştir. Bu bağlamda Türkiye, NATO’nun en büyük ve en operasyonel ordularından birine sahip olmasıyla söz konusu boşluğun dengelenmesinde anahtar aktörlerden biri olarak öne çıkmakta. Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki teknolojik atılımları ve çok alanlı harekât kapasitesindeki gelişim, bu rolü yalnızca askerî güç bakımından değil, yapısal güvenlik üretim kapasitesi açısından da pekiştirmekte.
İSTİKRARSIZLIĞA KORKU
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında son dönemde derinleşen güvenlik ve savunma iş birliği, yalnızca Türkiye’ye yönelik sınırlı bir jeopolitik dengeleme girişimi olarak değil, Doğu Akdeniz güç mimarisinin yeniden yapılanmasının kurumsal bir yansıması olarak değerlendirilmeli. İsrail basınında CENK sisteminin menzili ve stratejik erişim kapasitesi üzerine yapılan değerlendirmeler de bu bağlamda okunmalıdır. Bu tartışmalar doğrudan bir tehdit söyleminden ziyade, gelecekteki güç projeksiyonunun erken dengeleme refleksi niteliğindedir. Başka bir ifadeyle, güvenlik algısı mevcut niyetlerden çok potansiyel kapasiteye odaklanmaktadır.
İsrail’de hazırlanan bazı stratejik değerlendirmelerde Türkiye’nin artan askerî ve teknolojik kapasitesinin bölgesel denge açısından dikkate alınması gereken bir parametre olarak tanımlanması, bu yaklaşımın güvenlik doktrini düzeyine taşındığını göstermektedir. Burada belirleyici olan, Türkiye’nin tekil platformlar üzerinden değil, sistem düzeyinde güç üretme kapasitesidir. İsrail açısından mesele yalnızca CENK balistik füze programı ya da KAAN muharip uçağı gibi belirli platformlar değildir; uzun menzil vurucu kabiliyet, bütünleşmiş hava savunma mimarisi, ağ merkezli komuta-kontrol ve insansız sistem yoğunluğunun birlikte oluşturduğu bütünleşik askerî-teknolojik sıçramadır. Kısacası olaya bütüncül bakıldığında İsrail’in endişesinin CENK’in 2000 km’lik menzilinden ziyade “CENK + KAAN +entegre hava savunma (Çelik Kubbe)” birleşimlerinin doğurabileceği sistemsel kapasite sıçraması ile ilgili olduğu görülür. Bu, İsrail–Yunanistan–GKRY hattında görülen güvenlik yakınlaşmasının da “tekil olaylara tepki” değil, Türkiye’nin yükselen teknoloji-temelli güç üretimi karşısında oluşan kolektif dengeleme refleksi olarak okunmasını sağlar.
KURUMSAL AKLIN TEKNOLOJİK YANSIMASI
Sonuç olarak Türk Tarihi içinde Mete Han’ın Onlu Sistem’ine dayanan disiplin, güç ve vizyon, bugün yüksek teknoloji temelli savunma mimarisinde farklı bir formda varlığını sürdürüyor. Bu tarihsel miras, bugün Çelik Kubbe’nin yerli ve millî algoritmalarında, HÜRJET, CENK ve KAAN platformlarının uçuş ve görev bilgisayarlarında yeniden üretilen bir kurumsal aklın teknolojik yansıması olarak yerini aldı. Türk askerî geleneği, tarihsel organizasyon modelinden dijital savaş algoritmalarına uzanan süreklilik içinde, değişen savaş paradigmalarına uyum sağlayan dinamik bir yapıya evrildi.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:87
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 26 Şubat 2026 04:06 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















