Sanatı kuran ve yöneten ilk esas: Işık Ömer Lekesiz
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Sadece retinal görmenin değil; duyularla, idrakî güçlerle ve anlayışlarla “görme”nin temeli nûrdur/ışıktır. Böylece göz —kamera olarak— ışıkla görmenin ilk unsuru olduğu kadar, diğer duyular da kendi hakikatlerince birer görme unsurudur. Öte yandan idrakî güçlerden akıl, tefekkür, sezgi, basiret… de aydınlanma esasında birer içgörü olarak yine ışıkla birlikte düşünülür.
Dolayısıyla ışık, görmenin imkânı; görünürlüğün şartıdır ve bu manada o, idrakin eşiğidir. Yani sadece nesneyi açığa çıkarmaz; onun nasıl görüneceğini de belirler. Çünkü ışık biçim kurar; bakışın yönünü ve yoğunluğunu inşa eder; anlamı taşır ve idraki terbiye eder. Nitekim klasik ve tasavvufî planda ışık, yalnızca fiziksel bir olgu değil; hakikatin, tecellinin ve idrakin metaforudur. Bu noktada ışık, görüleni aşarak “görünen üzerinden görünmeyene” işaret eden bir görme eğitimi hâline gelir.
Görme eğitimi esasında sanat eseri, ışığı nasıl düzenliyorsa, okuyucunun neyi, ne kadar ve hangi derinlikte okuyacağını da o ölçüde tayin eder. Böylece İslâm sanatında ışık, aynı zamanda nesneyi aydınlatan bir araçtan çok, görmeyi kuran ve yöneten bir ilke olarak öne çıkar.
Batı’da son olarak “fiziksel, ölçülebilir ve temsil edilebilir bir olgu” olarak kavramsallaştırılan ışık anlayışı karşısında oluşan farkların, bizim mevcut entelektüel hayatımızda yoğun bir kavram kargaşasına neden olduğu malumdur. Bu zihnî ve kültürel durumu, Gadamer’in değişen şeylerin, değişmeye direnenlerden daha fazla dikkat çektiğini söyleyişiyle makulleştirmekle birlikte, şu birkaç kelime üzerinden görünür kılabiliriz:
Işık: İslâm’da varlığın tecellisidir; Batı’da varlığın görünmesini sağlayan araçtır. İslâm’da yayılır, çoğalır, dengeler; Batı’da yoğunlaşır, vurgular, dramatize eder. Yine ışık, İslâm’da varlığı açan ve idrake çağıran bir nûrdur. Batı’da ise çoğunlukla görmeyi mümkün kılan ve nesneyi belirleyen bir araçtır. Dolayısıyla biri görüneni aşmaya davet ederken, diğeri görüneni kesinleştirmeye yönelir; biri bakışı derinleştirirken, diğeri bakışı merkezîleştirir.
Görünürlük: İslâm’da açılan, işaret eden, ama her durumda geçici olandır; Batı’da sabitlenen, tanımlanan, kesinleşendir.
Göz: İslâm’da idrake açılan penceredir; Batı’da kuran ve hâkim olandır.
Renk: İslâm’da ışıkla birlikte yayılan bir hâldir; Batı’da nesnenin sabit niteliğidir.
Sanat: İslâm’da bakışı eğitir; Batı’da dünyayı temsil eder.
Burada, bu ve benzeri yazılarımızla ilgili olarak şu hususu önemle hatırlatalım: Evvelemirde söz konusu farklar fizikî anlayış farkından değil, doğrudan iki medeniyetin Tanrı tasavvurundaki farktan kaynaklanır.
Söz konusu kavram kargaşasının özellikle sanatta görünür olmasının nedeni ise onun, bu iki yönelişin en görünür sahası olmasındandır.
Yine de Tanrı tasavvurlarında köklenen bu farkların mutlak olmadığını; bunun, Batı irfanına tâbi sanatçılarla, bizde Batılılaşmaya muhalefet edebilen birkaç sanatçıda görülebileceğini söyleyebiliriz.
Biz, mezkûr kavram kargaşasını paranteze alarak, ışıktan görmeye ve sanata geçmek suretiyle kendi büyüklerimizin has kavramları eşliğinde yeni bir okumaya başlamak dileğindeyiz. Gazete köşe yazısının, konunun sıkletine uygun olmayabileceğini elbette biliyoruz; ama bu konuları sıradan bir gazetede değil, “Türkiye’nin Birikimi” olan Yeni Şafak gazetesinde yazabilmenin kıymetini de idrak ediyoruz.
Bu bağlamda, o okumalara geçmeden önce Tehânevî’deki ışık kelimesine özetle bir bakalım:
Tehânevî’ye göre nûr, en temel anlamıyla Güneş, Ay ve ateş gibi kaynaklardan çıkan ve kesif cisimleri görünür kılan bir niteliktir. Bu yüzden klasik tarifte nûr, “kendisi zâhir olan ve başkasını da zâhir kılan” şey olarak tanımlanır. Böylece nûr yalnızca fizikî bir ışık değil, aynı zamanda görmenin ve bilginin imkân şartı hâline gelir; yani hem ontolojik hem epistemik bir işlev taşır.
Tasavvufî yorumda bu anlam derinleşir: Nûr, sadece aydınlatan bir vasıta değil, bizzat varlığın kendisi, yani Hakk’ın zuhûrudur. Bu çerçevede nûr, hem kendinde açık olan hem de başkasını varlık ve bilgi bakımından açığa çıkaran mutlak hakikat olarak düşünülür. İşrâkî gelenek de benzer şekilde nûru “zuhûr” ile özdeşleştirir; var olan her şey, yokluğun karanlığından varlığın aydınlığına çıkması bakımından bir tür nûr sayılırken, zulmet nûrun yokluğu olarak görülür.
Felsefî tasniflerde ise nûr, kendi başına kâim olan (mücerret) ve bir mahalde bulunan (arazî) nûr şeklinde ikiye ayrılır. Bu hiyerarşinin en üstünde, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve bütün nûrların kaynağı sayılan “nûrü’l-envâr” yer alır ki bu Allah Teâlâ’dır. Böylece nûr kavramı, duyulur ışık anlamından başlayarak varlığın en yüksek ilkesine kadar uzanan çok katmanlı bir anlam bütünlüğü içinde kavranır.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:118
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 30 Nisan 2026 04:07 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















