Prenses Kadriye Hüseyin Hanım ve eseri Dursun Gürlek
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan verilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Osmanlıca derslerimizde öyle sıradan yazıları değil, ilgi çekici, bilgi verici metinleri okumayı ve okutmayı tercih ediyorum. Mesela Prenses Kadriye Hüseyin Hanım’ın “Temevvücat-ı Efkâr” isimli kitabında “Sultan Gavri” başlığıyla yer alan metin buna bir örnektir. Kadriye Hanım, Sultan Gavri’yi, Kahire’de bir camiyi ve Yavuz Sultan Selim’i anlatırken şöyle diyor:
“Edyânı sâire ashabı mâkûlâta müstenid bulunmayan itikatlarını yaldızlı merasimlerle tashih ve tamire çalışarak tesirini buldular. Biz müslümanlar ise mâkûlât dairesindeki akidemizi muhafazada ihmal gösterdik ve bu sebepten inkıraza uğradık!”
Yazının sonunda da Yavuz Sultan Selim’in Memluk savaşını kazandıktan sonra Müneyl Sarayı’nın kapısına nakşettiği şu cümleleri görüyoruz:
“Mülk Allah’ındır. Galebe ile nâil-i meram olanlar, yine en sonra iâdesine mecbur kalırlar. Eğer bizler yeryüzünde bir avuç toprağa mâlik olmuş olaydık, biz âciz mahluk rûy-i zeminde Hâlikımıza şerik sayılırdık. Hâdimülfukara Selim.”
Üslup güzelliği her satırında nümâyan olan yazısını Hanımefendi şu sözlerle bitiriyor:
“Müneyl Sarayı’nın nâzenin çiçekli muattar bahçelerini, sevimli hülyalarını, şiir ve tabiatını bırakıp hakikati hâle artık ricat ile camiden çıktığım zaman, ortalık epeyce serinlemiş ve künbedden süzülen pertevler (ışıklar) artık azalmış idi.
Bahar güneşinin bu tatlı lütfuna ne kadar müteşekkir oldum! Mısır, Kânûn-i Sâni 1912”
Sütunum müsait olsaydı bu edebi metnin tamamını, olanca güzelliğiyle nakletmek isterdim.
Prenses Kadriye Hüseyin Hanım’ın diğer önemli bir eseri de “Muhadderât-ı İslam”, yani “İslam Kadınları” adıyla yayınlanan kitaptır ve iki cilttir. Birinci cildi 443 sayfa olup 1913’te Maarif Matbaası’nda basılmıştır. İkinci cildi ise 554 sayfadır ve 1914-1915 yılları arasında Emin Hindiye Matbaası’nda tab’ edilmiştir.
1982’de Bedir Yayınları arasında sadeleştirilmek suretiyle neşredilen bu eser hakkında merhum Mehmet Şevket Eygi, şunları söylüyor:
“Bundan yirmi yıl kadar önce Sahaflar Çarşısı’nda bu eserin Osmanlıca aslının birinci cüz’ünü bulup almıştım. Kitap alaka ve takdirimi çekmiş ve fırsat bulursam inşallah bastırayım demiştim. İkinci cüz’ü tam on beş sene aradım, bulamadım. Birinci Cihan Harbi’nin başladığı sıralarda basıldığı için o zaman İngiliz işgalinde bulunan Mısır’dan Türkiye’ye sokulmamış olacaktır. Pek uzak sayılmayacak bir tarihte basılmış Türkçe bir kitabın koskoca İstanbul’da tedarik edilememesi fikir, matbuat ve kültür hayatımızın perişanlığına ve zavallılığına yeterli bir delil değil midir? Her ne ise, 15 senelik bir soruşturma ve araştırma devresinden sonra mezkûr çarşıda ikinci cüzü de bulmak nasip oldu. Aslı Türkçe olan şu kitabı yine Türkçeye tercüme ettirdik ve nihayet bastırıp sizlere sunduk.
Kitabın müellifesi merhume Prenses Kadriye hazretlerini rahmetle anarız.”
Muhadderât-ı İslam isimli bu kitaba konu teşkil eden merhume, mağfure ve mübarek İslam hanımlarının, yazıldıkları kağıtları ve tabii ki eserleri süsleyen isimleri şöyle sıralayabiliriz:
Seyyidetü’n-Nisa, Hüveylid kızı Haticetü’l Kübra, Âişe-i Sıddıka Radiyallahü Anha, Mehdi kızı Abbase Sultan Şeceretü’d-Dürr Melike İsmetüddin, Seyyidetü’n-Nisa Fatımatü’z-Zehra, Rabiatü’l-Adeviye, İslam’dan önce Hansa, Mü’minlerin Emiresi Zübeyde, Kurtuba Melikesi Emire Sabiha…
İslam Hanımları güldestesi diyebileceğimiz kitabın ilk sayfasındaki ithaf da şöyle:
“Muhaddere-i sâlife-i İslam’ın bugün hakiki bir misali bulunan Hilal-i Ahmer Cemiyeti Reise-i Mümtazesi Sevgili halam devletlu, ismetlu Nimet Muhtar Hanımefendi hazretlerine bu eser-i âcizanemi ithaf ederim.
Kadriye Hüseyin”
Müellifemiz, önsöz makamındaki “Hasbihal”ine de şu vurucu cümlelerle başlıyor:
“Bizler ki ehl-i tevhidiz, râye-i mübareke-i Muhammedi tahtında içtima ve ‘Müminler kardeşdirler’ emr-i ilâhisine ittiba eyledik. İşte o günden itibaren kavmiyet duvarlarını yıktık. Aşiret perdelerini kaldırdık. Cümlemiz bir aile halini aldık. Hepimiz kardeş olup kaldık. Selamet-i ümmet için ne güzel bir fermandır!”
Muhadderat-ı İslam kitabı, ünlü edebiyatçılarımızdan Recâizade Mahmud Ekrem merhumun da dikkatini çekmiş olmalı ki, ona bir takriz yazma ihtiyacını duymuş. Edibimizin tumturaklı bir Osmanlı Türkçesiyle kaleme aldığı bu takrizi olduğu gibi nakletmek isterdim, lâkin okuyucuyu zorlayacağı düşüncesiyle sadeleştirilmiş şeklini aktarmakla yetineceğim.
Söz sırası, Recâizade Mahmud Ekrem Bey’de:
“Prenses Kadriye Hüseyin Hanımefendi hazretlerinin huzuruna sunulur:
Prenses Hazretleri,
Mâlumunuz olduğu üzere, ‘İnsanların hayırlısı insanlara yararlı olandır’ hadisi kadın ve erkek ayırımı yapmamıştır. İlim ve irfanımız ve bunlardan feyiz alarak nurlar saçan kaleminizle halkımıza marifet ve fazilet ışıkları yaymayı, küçük yaşından beri en önemli vazife kabul eden zâtınıza ‘kadınların hayırlısı’ ünvanını bile az görenlerdenim.
Teveccühünüze mazhar olmakla öğünen bu âciz kulunuza bir iltifat cümlesiyle gelen ‘Muhadderât-ı İslam’ı elime aldığım gün hemen okumaya başladım ve kısa sürede bitirdim. Kitabın yüksek meziyetleri bendenizde şu kanaati hasıl etti ki, bu güzel eseri bu kadar müstesna ve mükemmel bir şekilde yazacak faziletli İslam kadını, bugün az çok mevcud meşhur kadınlarımız içinde yine ancak siz olabilirdiniz.”
Recâizade, benzeri olan bazı klasik eserleri örnek olarak verdikten, bunların da önemli olduğunu belirtmekle beraber kusurlarını da zikrettikten sonra sözlerine şöyle devam ediyor:
“Prenses Hazretleri!
Kıymetli kitabınızı bendeniz bir erkek sıfatıyla okumaktan bu derece duygulanır, yararlanırsam, bunu okuyacak Müslüman hanımlar kim bilir ne kadar istifade edecekler ve ne derece feyiz alacaklardır. Bu bakımdan benzersiz eserinizin, halka ahlaki ve içtimai ne büyük faydalar sağlayacağını düşündükçe, ilmi ve ahlaki olgunluğunuzun, akılcı ve yüksek bir din gayreti, makbul ve övülmüş bir vatan sevgisi ile şiddetle çarptığını duyar gibi olduğum nurlu kalbinizin asil hisleri önünde hürmetle eğilir, dünyada en saadetli ve en devamlı bir ömür ve hayata nâil olmanız, eserinizin diğer ciltlerini de vaat buyurduğunuz üzere neşretmeniz ve daha yüzlerce faydalı eser vücuda getirmeniz için hâlisane dua ediyorum.
Binâenaleyh yüksek huzurunuza teşekkürlerimi, tebriklerimi ve hürmetlerimi sunarak başınızı ağrıtmaya son veriyorum; sultanım, efendim hazretleri…”
Bu bahsi, Münevver Ayaşlı’nın verdiği şu kısa bilgileri nakletmekle bitirelim:
“Prenses Kadriye Hüseyin Hanımefendiyi Balkan harbi arefesinde Moda’da, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa’nın konağında görmüştüm. Mahmut Muhtar Paşa’nın refikası Prenses Nimet Muhtar Hanımefendi kendisinin halası oluyordu. Onu gördüğümde, konağın büyük salonunda, kuyruklu beyaz bir piyanoda bir parça çalıyordu. Üzerindeki elbiseyi bile hatırlıyorum. Vişne çürüğü kadife bir elbisesi vardı. Sim dantellerle süslüydü. Prenses belki güzel değildi ama çok cazibeli, çok nazik ve ufak tefek bir kadındı. Ben ilk defa bir muharrire gördüğüm için çok heyecanlandım. O, hem Türkçe, hem Fransızca yazıyordu.
Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki ileri gelenleri arasında sultan ve prenslerle evlenme modası baş göstermişti. Bu işin ilk öncüsü Erzurum’da vefat eden Hafız Hakkı Paşa’dır. Sultan Beşinci Murad’ın kızlarından birini almıştı. İkinci olarak Enver Paşa, Naciye Sultanla evlenmişti. Fethi Bey ise o sırada kendi yaşına denk bir sultan olmadığı için Mısırlı bir prenses ile evlenmeye razı olmuş ve Prenses Kadriye Hüseyin ile hayatını birleştirmek niyetini kurmuştu. Ama bu izdivaç olmadı. Zira Prenses Kadriye Hüseyin halalarından Prenses Fatma Hanımefendi’nin oğlu Cemaleddin Beyle evlenmeyi arzu ediyordu. Nişanlı gibiydiler. Cemaleddin Bey, Prenses Fatma Hanımefendi’nin ikinci zevcinden, Kafkasyalı Mahmud Sırrı Paşa’dan olan oğluydu. Sebebini pek iyi hatırlamıyorum, fakat bildiğim bir şey varsa, bu beraberlik de gerçekleşmedi. En sonunda Prenses Kadriye Hüseyin, Hayri Bey’le evlendi. Ondan olan oğluna, Osmanlı hanedanından İbrahim Tevfik Efendi’nin kızı Fevziye Sultanı aldı.
Prenses hazretleri çok mükemmel Türkçesi ve işlek Fransızcası, ayrıca zekâsı, nezaketi ile de meşhur bir hanımefendi idi. Türkiye’ye ve Devlet-i Aliye’ye son derece bağlıydı. İstanbul’a ise meftundu.
Prenses Kadriye Hüseyin hazretleri uzun zaman İstanbul’da oturdu. Tarabya’da büyük bir yalı satın aldı. Lakin bünyesi pek zayıf ve nahif olduğundan Tarabya’nın havası ile imtizaç edemedi ve Mısır’a nakl-i hane eyledi.”
İşte muharrire Kadriye Hüseyin Hanım böyle meziyet sahibi ve Osmanlı âşığı bir kimseydi. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:58
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 17 Mayıs 2026 04:05 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















