Mehmet Çebi’nin koleksiyonundan zamana bakmak Samed Karagöz
Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com duyuruda bulunuyor.
Saatlere bakarken zamanı görmeyiz çoğu zaman. Zamanın kendisini de değil, ona dair bir tahayyülü izleriz. Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezinde Mehmet Çebi’nin koleksiyo-nundan oluşan Spectacular Pocket Watches Collection sergisini gezerken de aynı duyguya kapıldım: Karşımda duran şey, zamanı ölçen bir araç değil, zamanın nasıl kurulduğuna dair bir estetik ve politik anlatıydı.
Çebi’nin koleksiyonu, alışıldık anlamda bir “koleksiyon” kelimesinin sınırlarını fazlasıyla zorluyor. Çünkü burada biriktirilen nesneler, yalnızca nadir ya da değerli oldukları için değil; bir dünya tasavvurunu temsil ettikleri için yan yana geliyor. Katalogda da açıkça vurgulandığı üzere, bu saatler yalnızca mekanik harikalar değil, aynı zamanda ait oldukları dönemin tanıkları.
Bugün Türkiye’de “koleksiyonerlik” sıklıkla bir tüketim alışkanlığıyla karıştırılıyor. Bir şeyleri satın alıp yan yana getirmek, çoğu zaman koleksiyon yapmak sanılıyor. Oysa Çebi’nin yaptığı tam olarak bunun karşıtı. Burada bir araya gelen her saat, kendi bağlamı içinde seçilmiş, düşünülmüş ve yerleştirilmiş. Yani bu koleksiyon, bir arşiv olduğu kadar bir küratöryel önerme.
Koleksiyonun en dikkat çekici taraflarından biri, Osmanlı ile Avrupa arasındaki ilişkilerin saatler üzerinden okunabilmesi. 18. ve 19. yüzyılda Avrupa’nın önde gelen saat ustalarının Osmanlı pazarı için özel üretimler yaptığı, katalogda detaylı biçimde anlatılıyor. Osmanlı pazarına gönderilen saatlerin üzerinde Türkçe rakamlar kullanılması, ya da sultan portreleriyle süslenmiş olması, bu ilişkinin tek yönlü bir ticaret değil, karşılıklı bir kültürel adaptasyon olduğunu gösteriyor.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Saat gerçekten zamanı mı ölçer, yoksa iktidarı mı temsil eder?
Koleksiyondaki birçok parça, bu sorunun cevabını oldukça net veriyor. Krallara, sultanlara ya da üst düzey devlet görevlilerine hediye edilen saatler, aslında birer diplomatik nesne. Zamanı göstermekten çok, bir ilişkiyi, bir hiyerarşiyi ve bir gücü görünür kılıyorlar. Örneğin Sultan Abdülmecid’in portresini taşıyan saatler, yalnızca bir zanaat ustalığının ürünü değil; aynı zamanda bir temsil politikası. İktidarın zamanı sahiplenme biçimi.
Bu yüzden bu sergiyi gezerken aklıma sürekli şu geldi: Modern sanatın “temsil krizi” dediğimiz şey, aslında bu nesnelerde çok daha erken bir dönemde çözülmüş. Çünkü bu saatler, temsil ettikleri şeyi saklamıyor. Aksine, açıkça söylüyorlar: Ben bir güç nesnesiyim.
Elbette koleksiyon yalnızca politik okumalarla sınırlı değil. Aynı zamanda muazzam bir zanaat tarihine de kapı aralıyor. 17. yüzyılın Blois mine işçiliğinden, Cenevre atölyelerinin renkli emaye tekniklerine kadar uzanan geniş bir yelpaze söz konusu. Her bir saat, adeta minyatür bir resim gibi işlenmiş. Hatta bazıları doğrudan resimle iç içe: mitolojik sahneler, şehir manzaraları…
Bu noktada saat ile resim arasındaki sınırın tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün. Saat artık yalnızca bir araç değil, taşınabilir bir sanat eseri. Bir anlamda cepte taşınan bir müze.
Ama belki de koleksiyonun en çarpıcı tarafı, zamanın kendisine dair sunduğu alternatif bakış. Bugün zamanı doğrusal, ilerlemeci ve ölçülebilir bir şey olarak düşünmeye alışkınız. Oysa bu saatler, zamanın aynı zamanda süslenebilir, temsil edilebilir ve hatta ideolojik olarak şekillendirilebilir bir şey olduğunu hatırlatıyor.
Bu yüzden sergiden çıktığımda aklımda kalan şey saatler değil, zamanın kendisiydi.
Ve şunu düşündüm: Belki de bugün bizim kaybettiğimiz şey, zamanı ölçme biçimimiz değil; ona yüklediğimiz anlam. Çünkü bu koleksiyona baktığınızda şunu görüyorsunuz: Zaman bir veri değildir. Zaman bir anlatıdır.
Mehmet Çebi’nin yaptığı ise tam olarak bu anlatıyı yeniden kurmak. Mehmet Çebi yeni bir anlatı kurarken, Türkiye’de eksikliği fazlasıyla hissedilen bir şeyi de hatırlatıyor: Gerçek koleksiyonculuk, yalnızca nesne biriktirmek değil; bir dünya kurmaktır.
Çebi’nin koleksiyonundan oluşan hilye-i şerifleri Katar’ın başkenti Doha’da görme imkânı bulmuştum. Ardından bu eserlerin temelini oluşturduğu Hilye-i Şerif ve Tespih Müzesi’nin açılışına tanıklık ettik. Dilerim benzer bir süreç saat koleksiyonu için de gerçekleşir. Katalogda dile getirilen bu temenni hayata geçmeli. Çünkü bu saatler, vitrinde sergilenecek nesnelerden ibaret değil; anlatılması gereken bir hikâyenin parçaları.
Ve o hikâye, sandığımızdan çok daha fazla bugüne ait.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:65
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 08 Nisan 2026 04:08 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















