Majestelerinin ilahiyatçılarının Şeriat’a dair hezeyanları Yasin Aktay
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak haber veriyor.
“Bunlar hangi dinin ilahiyatçısı?” diye yazmış bir okur, bildiri metnini haber yapan bir paylaşımın altına. İlahiyatçılardan “Şeriatın insan onurunda karşılığı yok!” başlıklı bir bildiri okuyunca başka ne tepki verebilirsiniz? Tabii okur muhtemelen Şeriat’ı İslam’la özdeşleştirdiği için öyle demiştir. Yoksa hangi dinin ilahiyatçısı olursa olsun Şeriat kavramını sözüm ona insan onurunun karşısına bu kadar cahilce koymaz. Koyanı ne ilahiyatçı sayarlar ne de adam yerine koyup muhatap olurlar.
Baktım, ama emin olamadım, bildiride Cumhuriyetin 100. yıl dönümünün kutlandığı bu günler ifadesi olduğuna göre iki yıl önce yayınlanmış ama bugünlerde tekrar mı yayınlanmış yoksa birileri bunu tekrar mı gündem yapmış? Her ne ise iki veya üç yıllık bir gecikme ile bile olsa bugün şu veya bu vesileyle tekrar gündem olmuş. 100 yıl önce zaten fiilen ilga olmuş olan bir Şeriat’a karşı hâlâ savaştığına göre şu anda ülkenin İslam Şeriatı ile yönetildiğini mi zannediyorlar, nedir?
Katletmiş oldukları bir düşmanlarını her gün mezarından çıkarıp yaşadıkları bütün aksilikleri, olumsuzlukları ona yükleyip tekrar öldüren katillere benzemiyor mu bunlar? Neredeyse bugün yaşanan bütün çarpıklıkları, olumsuzlukları, bozuklukları Şeriata yüklemeye gayret eden bu hıncın gerisinde sadece bir cehalet mi var yoksa bambaşka bir rahatsızlık mı söz konusu?
Birilerinin bunlara 100. yılın aynı zamanda Şeriat’ın fiilen uygulamadan kaldırılmış olduğu, bu saatten sonra bu ülkede her ne olumsuzluk olmuşsa, her ne beceriksizlik, her ne hırsızlık, her ne gerilik olmuşsa bunun sebebinin ve sorumlusunun Şeriat değil, Şeriat’ı ilga etmiş olanlar olduğunu hatırlatması lazım.
Türkiye’de Şeriat’a karşı söylemin gelip etimolojiye dayanması, yok Şeriat’ın İçtihatlarla içeriğinin zaten değişen bir şey olması, dolayısıyla bunun Allah’ın kelamı diye kutsallaştıramayacağı defansına çekilmesi vs. Bütün bunlar boş. Herkes neyin ne olduğunu çok iyi biliyor. Şeriat’ın Müslümanlar için ne anlama geldiğini en temel İslami ilimlere aşina olanlar da biliyor. Onun Müslümanlar için en genel anlamıyla İslam’la özdeşliğini de.
Kelime oyunlarıyla bu özdeşliği sulandırmaya kalkışmak kimsenin bu İslamofobik, sömürge niyetlerini örtbas edemez. İslam’a karşı korkunç bir soykırım politikasını 19. yüzyılın sonlarından itibaren uygulamaya kalkışan Majestelerinin Şeriat’ı çok iyi bildiğini biliyoruz. Savaşlarında açtığı cephelerden ve aldığı sonuçtan belli. Bizim ilahiyatçılar gibi “Şeriat’ın zaten mutlak ve sabit bir anlamı yok, değişmez bir muhtevası hiç yok” tartışmasını açtığı andan itibaren “dolayısıyla vazgeçilebilir” hedefine nişan aldığını da çok iyi biliyordu. Bu hedefe koşan bazı sazanlar da tarihselcilikti, modernlikti, hermenötikti ne kadar ayartıcı vesvese varsa hepsine kulak kesilip Majestelerinin şövalye nişanına göz diktiler.
Onca derinlere inip tarihselcilik tartışması yapacaksın, hermenötik, semantik, analitik ne varsa Kur’an’a uygulayıp onu sıradan bir metin seviyesine indireceksin ve günün sonunda gidip Kemalist olacaksın. Bu zillet bir insanın dünyasına da ahiretine de yeter deyip burada durabilirim. Ama içimizde kalmasın, şeytan azapta gerek, ellerimizdeki taşlar boşa gitmesin.
Şeriat hakkında konuşurken İslam hukuk tarihinin bin dört yüz yıllık muazzam birikimini neredeyse tamamen yok sayan bir ilahiyatçı elbette İslam ilahiyatçısı olamaz.
Hele şeriat denilince aklına sadece kölelik, çok eşlilik, mürtedin öldürülmesi, kadınların ikinci sınıf sayılması ve haremlik-selamlık getirenlerin İslam medeniyetinin bin yıllık hukuk, siyaset, iktisat, şehirleşme, vakıf, ticaret ve kamu yönetimi tecrübesine karşı gafleti affedilebilir değil. Hiç mi bilmez, Hanefileri, Malikileri, Şafiileri, Endülüs’ü, Osmanlıyı, Mecelleyi, Vakıf sistemini, Hisbe kurumunu, Kadı teşkilatını, Şatıbî›nin makasıd teorisini, İbn Âbidîn’in muhteşem fetva performansını, Karafî’yi? İbn Haldun hangi hukuk düzeninin içinde yetişti? Şeriat’ın kendisi bir yoldur zaten, tabii ki bir kitapta sabit duran, ölü bir metin değil. Fetva diyerek küçümsenen o canlı, hayat dolu müessese, bizatihi Şeriat’ın hayatla buluştuğu yerdir. O sabit metin ile yaşanan hayat arasındaki irtibatın yorumla kurularak canlandırıldığı bir akıl türüdür. Bunu anlamak için onca Müslüman âlim yetmiyorsa Wael B. Hallaq veya Brinkley Messick’i mi okumaları gerekiyor? Okusunlar.
İşin daha ilginç tarafı, bildirinin bir yerinde “şeriat değişir” deniliyor. Peki güzel. Şeriat değişiyorsa, tarihsel olarak farklı yorumlara açıksa, içtihatla gelişiyorsa, o halde eleştirdiğiniz şey nedir? Şeriat mı? Yoksa belirli bir dönemin belirli bir yorumu mu? Bir taraftan “şeriat değişir” diyeceksiniz, öbür taraftan onu tek bir donmuş fotoğraf karesi gibi sunacak ve ona saldıracaksınız.
İlahiyatçı olarak namütenahi bir felsefi ve hikmet derinliğine sahip Şeriat’a bu aymazlıkta saldırıp laiklik neredeyse kutsal bir kurtarıcı gibi takdim edilmiyor mu bir de? Aman Allah’ım? İslam dünyasında binbir türlü kültürel vandalizmin, vahşetin, katliamların sebebi olan laikliğe Şeriat’a yönelttiğiniz eleştirinin bari yüzde birini yöneltin, belki zihniniz açılır biraz.
Mesela şu basit sorudan başlayın: Hangi laiklik? 1789’un Jakoben laikliği mi? Meksika’nın laikliği mi? Sovyet laikliği mi? Kemalist laiklik mi? Fransız sömürgeciliğinin Cezayir’de uyguladığı ve arkasında bir milyon insanın katliamı olan laiklik mi? Tunus’ta Burgiba’nın laikliği mi? Mısır’da Nasır’ın laikliği mi? Baas rejimlerinin laikliği mi? Bunlar kelime oyunlarıyla, fiilen şu anda zaten bir geçerliliği olmayan Şeriat’ın değil, ona karşı koyduğunuz laikliğin somut, gerçek insanlık suçlarını bolca bulabileceğiniz örnekler.
Şeriata gelince tek bir model yok demek; laikliğe gelince sanki gökten indirilmiş tek ve kusursuz bir model varmış gibi konuşmak da Majestelerinin ilahiyatçılarının görev tanımına giriyor sanırım.
Daha da çileden çıkarıcı şey, bildirinin başlığı tabii: “şeriatın insan onurunda karşılığı yoktur”. Bu cümle gerçekten çileden çıkaracak bir akıl cinayeti. Yahu insan onuru dediğimiz kavramın tarihsel gelişimine bakıldığında, insanın canının, malının, aklının, neslinin ve din-vicdan hürriyetinin korunması gibi ilkeleri sistematik biçimde tartışan geleneğin adıdır İslam Şeriatı.
Makasıdü’ş-şeria literatürünü hiç okumamış birinin kuracağı bir cümle mi bu? Şatıbî›den İbn Âşur›a kadar uzanan bütün bir gelenek, hukuk düzeninin nihai amacını insan maslahatını korumak olarak tanımlamıştır. Şimdi kalkıp bu geleneğin tamamını insan onurunun karşıtı ilan etmek, zil zurna cehalet değilse körü körüne bir göre sadakat olabilir.
Ayrıca bildiride sık sık “çağdaş dünya” vurgusu yapılıyor. Bu da ayrı bir gaflet. Çünkü çağdaş dünyanın kendisi henüz neyin insan onuruna uygun olduğu konusunda uzlaşmış değildir. Gazze’de on binlerce insanın öldürülmesini meşru gören hukuk da çağdaştır. Irak işgalini meşru gören hukuk da çağdaştır. Sömürgeciliği meşrulaştıran hukuk da bir zamanlar çağdaştı. Apartheid rejimini destekleyen hukuk da kendi döneminde çağdaştı. Demek ki bir şeyin çağdaş olması onun ne makul ne adil ne de insan onuruna yaraşıyor olduğu anlamına gelmiyor.
Esasen, Şeriatı yüz yıl önce kaldırdıkları halde bugün hâlâ onunla savaşmaya devam edenlerin asıl korkusu, şeriatın geri dönmesi değil; bütün bu yüzyıllık propaganda ve tahribata rağmen Müslümanların hâlâ onu kendi medeniyetlerinin en güçlü hafıza ve vicdan kaynaklarından biri olarak görmeye devam etmeleridir.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:79
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 20 Haziran 2026 04:19 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















