Kelam geleneği (3) Ömer Türker
Yenisafak sayfasından alınan bilgilere göre, Ankara24.com açıklama yapıyor.
Bu yazıda kelam geleneğinin üçüncü hususiyetini müzakere edeceğim. Bilindiği üzere hem kelamcılar hem de filozof ve sûfîler kelamın temel işlevlerinden birinin dinî inançları savunmak olduğunu dile getirir. Hatta filozof ve sûfîler bu işlevin kelam için tanımlayıcı olduğunu düşünür. Meşhur filozof Fârâbî kelamın asıl itibariyle retorik (hatabî) bir disiplin olduğunu, cedel payesine bile sahip olmadığını ve bir kelamcının ancak nadiren başka din mensuplarıyla tartıştığında cedel yapabileceğini söyler. Buna göre kelam, hakiki bir bilim değildir, biçimsel olarak bilim görünümünde olsa bile asıl itibariyle kesinlik arayışında olmayan, dolayısıyla kesinliğe ulaşmak için gerekli şartları taşımayan bir çalışma alanıdır. Bu yaklaşımının genel olarak felsefe geleneğinin tavır ve hissiyatını temsil ettiği söylenebilir. Sûfîler de benzer şekilde kelamın bir disiplin olarak cedelci (tartışmacı) bir karaktere sahip olduğunu, hakikat araştırmasına elverişli olmadığını düşünür. Nitekim Gazzâlî kendi dönemindeki hakikat iddiasına sahip zümreleri değerlendirdiği el-Munkız adlı eserinde kelamın erken dönemde inançları savunmak üzere yola çıktığını, daha sonra hakikat araştırması olmaya evrildiğini ama bunu başaramadığını ve savunmacı karakterini aşamadığını söyler. Benzer değerlendirmeler İbnü’l-Arabî ve Konevî’de de görülebilir. Bu sebeple filozof ve sûfîler, kelamın gerçekte savunma işlevi görmek için ihdas edildiğini düşünür. Dolayısıyla onlara göre bir toplumda inançların savunusu için ve inançları savunmaya yetecek kadar kelamcı olmalıdır, fazlası o toplumun hakikat arayışı önünde engele dönüşür.
Aslında dini düşüncenin duyarlılıkları açısından bakıldığında kelamın nazarî bir dindarlık çabası olduğu söylenebilir. Bu bağlamda kelam, bir müminin Hz. Peygamber (sav) tarafından tebliğ edilen hakikat bilgisini nasıl anlayabileceği sorusuna verilmiş bir cevaptır. Tarihsel olarak da Gazzâlî’nin söylediği anlamda bir inançlar manzumesini savunma çabasından değil, anlama ve yorumlama çabasından doğmuştur. Ardından Hicrî ikinci asırda mevcutların bütününe dair teorik bir araştırmaya dönüşmüştür. İkinci asrın ortalarından itibaren geldiği seviye itibariyle kelam, tam olarak teorik felsefenin mukabilidir. Bilindiği üzere klasik dönemde felsefe bilimleri, nazarî ve amelî olarak iki gruba ayrılır. İnsan iradesinden bağımsız nesneleri inceleyen nazarî felsefe kapsamına fizik, matematik ve metafizik girer. İnsan iradesiyle meydana gelene nesneleri inceleyen amelî felsefe kapsamına ise ahlâk ve siyaset girer. Şerî bilimler içinde insan iradesiyle meydana gelen mevcutlar alanını inceleyen fıkıh, insan iradesinden bağımsız mevcutlar alanını inceleyen ise kelamdır. Dolayısıyla kelam, Gazzâlî ve sûfilerin söylediği anlamda savunma işlevine indirgenemeyeceği gibi Fârâbî ve diğer filozofların söylediği anlamda bir toplumun veya genel olarak insanların hakim kanaatleriyle araştırma yapan hatabî veya retorik bir disiplin olarak da tanımlanamaz.
Pekâlâ, savunma işlevinin bu kadar vurgulanmasının sebebi nedir? Öyle görünüyor ki bunun sebebi aslında kelamcıların kendileridir. Çünkü kelamcılar, erken dönemde kelamın meşruluğuna yönelik eleştirileri, kendilerinin dini müdafaa ettiğine aşırı vurgu yaparak cevapladılar. Süreç içinde bu vurgu onlar üzerindeki bir yaftaya dönüştü. Evet, kelamcılar inançların savunusu işini yapmışlardır. Hatta yaygın olarak sanıldığı gibi başka din mensuplarına karşı olmaktan çok başka mezheplere karşı yapmışlardır. Zaten kelam, başka din mensuplarına veya İslam dışındaki ideolojilere karşı İslam inançlarını savunmayı asli görevi haline getiriyorsa inançlar ciddi bir saldırı veya tehlikeyle karşı karşıya demektir. Nitekim Hicrî beşinci yüzyılda Gazzâlî’nin felsefe eleştirisi, bir açıdan böyle değerlendirilebilir. Yirminci yüzyılda Batıdan gelen felsefi ve ideolojik yaklaşımlar karşısında dini inançları savunma çabası, bir açıdan değil, tam olarak böyledir. Fazla uzatmayayım, şunu demek istiyorum: Kelamın savunma işlevi tabii ki vardır. Aslında savunma bu anlamıyla kelamda olduğu kadar felsefede de vardır. Benimsediği inanç ve uygulamaların savunusu yapamayan bir ekolden zaten bahsedilemez. Fakat savunma tanımlayıcı değildir. Savunmayı tanımlayıcı olarak kabul ettiğimizde kelamın dinî nasları anlama ve nazarî dindarlık çabası olduğunu gözden kaçıracağımız gibi mevcutlara dair araştırmalarının başarı ve başarısızlıklarını da gözden kaçırırız. Daha da önemlisi, belirli bir dönemde mevcuda dair araştırmalarla irtibatı kesilmiş bir kelamın, kelam olmaktan çıkacağını da gözden kaçırırız. Kelamın kelam olmaktan çıkması yahut işlevini yapmaktan aciz kalması, ikamesi mümkün olmayan nazarî hasara yol açar. Kelamın akaidi temsil etme işlevi düşünüldüğünde bunu rahatlıkla fark etmek mümkündür. Nitekim kelam tarihinde geliştirilmiş büyük anlatıyı ele aldığımızda bu durum daha yakından görülecektir.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:35
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 16 Mart 2026 04:05 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















