Kelam geleneği (10) Ömer Türker
Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com haber yayımlıyor.
Daha önceki yazılarda belirtildiği üzere kelami tefekkür gerçekte Teftâzânî ve Cürcânî gibi büyük yorumların yetiştiği on dördüncü yüzyılın sonu çeyreği ila on beşinci yüzyılın ilk yarısına tekabül eden dönemde doğal sınırlarına ulaştı. Aslında bu durum, İslam’da düşünce tarihi açısından sadece kelam için aynı zamanda felsefe ve tasavvuf için de geçerlidir. Fakat burada “doğal sınırlar” ifadesini, on beş ve on sekizinci yüzyıllar arasında düşünür yetişmediğini ve sadece bir taklit dönemi olduğunu ima etmek için kullanmıyorum. Böyle bir iddia hadsizlik olur veya en hafif tabiriyle onca muhakkik âlime haksızlık olur. Demek istediğim şey şu: Teftâzânî ve Cürcânî’nin kitaplarından sonra kelami tefekkür, bu kitaplarda vazedilen sorunlar ve görüşler etrafında yürütüldü, sorunlar derinleştirildi, görüşler tahkik edilerek yeni tercih ve yorumlara ulaşıldı. Lakin düşüncenin ana çerçevesi, temel saikleri ve sorunlar havuzu devam ettirildi.
Bu sürecin en önemli özelliği, kelamın temsil ettiği akaid kısmıyla yeni dönemin teorileri arasındaki ilişkinin çok güçlü bir şekilde tahkim edilmesidir. Kuşkusuz bu ilişki tek yönlü ve tek biçimli değildir. Çünkü on dördüncü yüzyıldan itibaren kelam, felsefe ve tasavvuf arasındaki geçişler aynı inanç ilkesinin en az üç büyük yorumunu tahkik yöntemiyle temellendirmeye imkan vermiştir. Bu sebeple aynı akideyi benimseyen düşünürler, farklı teorik fizikleri, evren kavrayışlarını ve Tanrı-âlem ilişkisinin keyfiyetine dair uzlaştırılamaz açıklamaları kabul edebilmiştir. Bu durumun büyük bir imkan olduğunu kabul etmek gerekir. Fakat Batı bilimi ve düşüncesiyle karşılaşma ve aktarma tecrübesinin fiilen yaşanmaya başladığı on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren önceki dönemin imkanı artık aşılması güç bir hendeğe dönüşmeye başlamıştır. Akidelerle ilişkisi çok güçlü bir şekilde kurulup tahkim edilmiş teoriler, neredeyse akidenin bir parçası haline gelmiştir. Bir inancın nasıl yorumlanacağı sorusuna verilen muhtemel cevaplar adeta vazgeçilmez şekilde taayyün etmiştir. Oysa kendi içindeki ayrıntı, farklılık ve çelişkileriyle Batı bilim ve düşüncesinin aktarılması, peyderpey bu cevapların işlevsizleştiği yahut gerçekte öyle olmasa bile işlevsiz olduğuna dair kanaatlerin güçlendiği bir süreçtir.
İçinde yaşadığımız dönemde klasik İslam düşüncesi kaynaklarıyla irtibat kurmak ve bu kaynaklardan hareketle düşünmek isteyen insanlar için bu durumun bir maliyeti olacağı açıktır. Bu maliyet çok genel ifadesiyle şöyle özetlenebilir: Kişinin eğitim sürecine bağlı olarak eski dünyanın kavram, teori ve hissiyatıyla yeni dünyayı anlamaya çalışmak yahut yeni dünyanın kavram, teori ve hissiyatıyla eski dünyaya bakmak. Maliyetin daha dar ve hususi ifadesi şu: Klasik İslam düşüncesini kuran ilkeler ile bu ilkeleri açıklayan görüş ve yorumlar arasında klasik dönem âlim ve düşünürleri tarafından kurulan ilişkiyi yeniden yorumlamanın güçlüğü.
Mesela biz İslam akaidine dair muhtasar bir eser okumak istediğimizde Teftâzânî’nin Şerhu’l-Akâid’ine başvuruyoruz. Ayrıntılı ve ileri düzey metinlere ihtiyaç duyduğumuzda Şerhu’l-Makâsıd ve Şerhu’l-Mevâkıf gibi eserlere başvuruyoruz. Halbuki bu eserlerin abartısız üçte ikisi, klasik dünyada cari olan bilimsel açıklamalardan oluşuyor. Kalan üçte biri ise yazarların kendi dönemlerinin varlık tartışmaları ve “geniş anlamıyla” ilahiyat bahislerinden oluşuyor. Bu eserleri tahkik seviyesinde olmasa bile araştırma seviyesinde hazmeden biri, İslam’ın temel akidelerini ve bir geleneğin ana kabullerini ancak okunan eserlerin yazıldığı gelenek içinde kavrayabiliyor. Konumuz kelam olduğu için etkili kelam klasiklerini örnek veriyorum, yoksa bu eserler hem araştırmacının eğilimlerine göre kelam içinde değişebilir hem de tasavvuf ve felsefe söz konusu olduğunda zorunlu olarak yerini başka eserlere bırakır.
Esas aldığımız eser ve gelenekler hangisi olursa olsun bu durumun hem bir müslüman olarak içinde yaşadığımız dönemde hangi sorunları gündemimize alacağımız hem İslam mirasına dair akademik çalışmaların karakteri hakkında ciddi sonuçları var. Cumhuriyet Türkiye’sinin kendisine özgü şartları söz konusu sonuçların ciddiyetini daha artırmıştır. Bu sonuçlardan en azından ivedi olanları, yakın dönem düşünce tarihimizi de dikkate alarak tartışmamız gerekir.
Görüntülenme:107
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 04 Mayıs 2026 04:11 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar


















