Kavaklar ile kahveler Mustafa Kutlu
Yenisafak sayfasından elde edilen bilgilere dayanarak, Ankara24.com duyuru yapıyor.
Aksaray Meydanı’ndan başlıyor kavak istilası. Kimden izin aldılarsa bazı dükkânlar, yaya kaldırımının ortasına sözüm ona XIX. asırda bahçe mimarisinde görülen o mahut fenerlerden dikmeye başladı. Hani Çelik Gülersoy bazı parklarımıza özel kalıplar döktürüp yaptırdı ya onlardan. Müessesenin önünü geceleri aydınlatacak ve bir hava basacak.
Kimileri de bu fenerler misali tutup kavak dikiyor dükkânın önüne. Yahu sen burayı ne bileyim Arapgir, Şebinkarahisar, Reşadiye Çarşısı mı sandın? Hadi esnafı geçelim. Ya okumuşlara ne demeli? Edebiyat Fakültesi öğretim üyeleri içinde kaç kişi var çevrelerinde bitip giden ağaçlara dikkat eden? Olur olmaz yere dikmişler kavakları, belli ki Niğdeli veya Tokatlı hademeler dikmiş bunları. Sonra da en olmayacak yerinden budamışlar. Haydaaa... Ağaç diye bir garabet çıkmış ortaya.
Derken, Marmara Kıraathanesi’nde “pasaj” oluverdi.
Eskiler, Beyazıt Meydanı’ndan tramvayların geçtiği günlerde o civar kahvelerini, bilhassa Küllük kahvesini çok anlatırlar. İşte zamanın yazar-çizerleri, öğretim görevlileri, hoşsohbet simaları gelirmiş. Ne güzel sohbetler olurmuş geceler boyu. Bu şöhretten olacak bir ara Marmara Kıraathanesi’nin yanındaki gençlerin devam ettiği açık hava kahvesine de “Küllük” adını takmışlardı.
Orası mutlaka bir “taklit” idi ama, Marmara “o sohbetler”in devam ettiği bir yerdi. Son dönemlerde Mükrimin Halil, Nuri Karahöyüklü, Ziya Nur, Erol Güngör vb. gibi hemen hepsi artık aramızdan çekilen simaların etrafında bir dinleyici halesi oluşmuştu. Marmara, kısa da olsa böyle bir dönemi yaşadı. Müzmin bekârlara, garibanlara, yarı filozof şairlere mekân oldu, yuva oldu. Civarda “mahalle” henüz yaşıyordu. Mahallenin ölümü ile Marmara da tarihe karıştı. Kahvenin renkli simalarından Hilmi Oflaz; “Ne söyleyen kaldı, ne dinleyen, elbette kapanacaktı” diye kısık gözlerinin ardındaki mahzun bakışları ile meseleyi özetliyor.
Marmara’nın kapanması ile olan “Marmaratör”lere oldu. Yuvasız kuşlar gibi etrafa dağıldılar. Bunlar kahvenin son sâlikleri idiler. Cadde üzerinde, herkese yakın bir mekân bulunamadı.
Ancak yine de Çınaraltı’nın varlığı içlerini ferahlatıyordu. Hiç olmazsa yazları.
Çınaraltı diyoruz ya; aslında orada, altında önceleri bir kulübe ve etrafında birkaç masası ile bir atkestanesi vardı. Kestane yine duruyor. İlerideki iki çınar da gelişti, serpildi. Açık hava kahvesi Üniversite’nin ve Sahaflar Çarşısı’nın bitişiğinde olduğu için müşterisi boldu. Eminönü Belediyesi Reisi Tahir Aktaş orayı şirin, güzel, bakımlı, temiz hâle getirdi. İyi de etti.
Yaz günlerinin kavurucu sıcaklarında nefes alınacak bir yer oldu. Özellikle üniversite gençliği Çınaraltı’na “takılmaya” başladı. Pazar günleri etrafında kurulan kitap sergileri, ayrı bir renk katıyor kahveye. Saat, fotoğraf makinası, teyp, antika, para, tespih vb. gibi ufak tefek alıp satan bir esnaf zümresi de peyda oldu. Kartpostal koleksiyoncuları, pulcular, eski plak meraklıları gelip gidiyor.
Bir gelenek oluşur gider böyle. Beyazıt’ı özellikli kılacak bir unsur olur Çınaraltı. Şair Nihat Hayri Azamat’ın dediği gibi:
Ve bir solukta tutuklanarak
İçinden yeryüzünün aldın
Karanlıktı karanlıktır
Karanlığa karşı
Elinde bir kitapla
Sahaflardan
Çıktın
Şimdi
Çınaraltındaydın
İşte kavak... Kimya fakültesinin yanı başından uzanıvermiş... Sonra vazgeçip karşı kaldırıma geçmeye niyetlenmiş… Bir “garip” görüntü kazanmış böylece. Kavağa da yazık... Bize de... (1986)
Görüntülenme:55
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 07 Ocak 2026 04:02 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar



















