Suriye’de denklem değişti: Meşruiyet kazanır, aparatlar kaybeder İhsan Aktaş
Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com duyuru yapıyor.
Suriye iç savaşı başladığında İran, ABD ve Esad rejimi örtük bir denge içerisinde hareket etti. Bu süreçte Türkiye sınır hattının önemli bir bölümü PKK’ya fiilen bırakıldı. Hesap şuydu:
“Bugün PKK’yı kullanırız, Türkiye oyalansın; yarın şartlar değişir, güçlenir, gelir burayı geri alırız.”
Başlangıçta Esad rejimi ve İran ekseninde şekillenen PKK yapılanması, zamanla organizasyonel olarak ABD ve Batılı devletlerin kontrolüne geçti. ABD, DEAŞ’la mücadeleyi gerekçe göstererek PKK’yı sahada kullanışlı bir aparat olarak yanına aldı.
PKK yalnızca ABD ile değil, belirli bölgelerde Rusya ile de taktik iş birlikleri kurabilecek bir pozisyon kazandı.
Bu noktada sahaya dair temel bir gerçek sıkça gözden kaçırıldı:
Bir mücadelede kazanmak ya da kaybetmek, terörist sayısıyla değil, meşru temsil gücüyle ilgilidir.
Suriye’de halk devriminden sonra fiilen bir devlet ortaya çıktı. Hukuku, kanunu, meşruiyeti tanımlayan bir otorite oluştu. İddialı ama tarihsel olarak güçlü bir tespit şudur:
Meşru bir devlet ile bir terör yapılanması arasındaki mücadelede, er ya da geç kazanan meşru devlettir.
Bugün SDG, PYD ya da PKK hangi isim kullanılırsa kullanılsın, en sağlıklı tanım PYD’dir. Bu yapı, Suriye’deki Kürtler üzerinden hem Suriye devletine hem de Türkiye’ye karşı bir kin ve düşmanlık motivasyonu üretmeye çalışmaktadır.
Oysa Suriye’de yaşayan Kürtlerin Türkiye ile tarihsel bir sorunları yoktur. Hatta Esad döneminde, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye Kürtlerine kimlik ve vatandaşlık verilmesi yönünde girişimleri olmuştur. Bunun dışında Türkiye ile Kürtler arasında kronik bir mesele bulunmamaktadır.
DEAŞ saldırıları sırasında yaklaşık 500 bin–700 bin arası Kürt vatandaş Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye, bunların yaklaşık 300 binini sadece 3-5 gün içinde kabul etmiştir. Dünyada hiçbir devlet, bu ölçekte bir nüfusu bu kadar kısa sürede sınırdan alıp barınma, iaşe ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak kapasiteyi kolayca gösteremez.
O günlere dair hafızalarda kalan çarpıcı bir tablo vardır:
Türkiye, Kürt mültecilerin yerleştirilmesi ve ihtiyaçlarıyla uğraşırken; bazı HDP milletvekilleri güvenlik güçlerini taşlamakla meşguldü.
Bir terör örgütünün, ABD gibi küresel bir aktörün desteğiyle sahada “caka satması” elbette kısa vadede cazip görünebilir. Ancak geçtiğimiz günlerde ABD Dışişleri’nden gelen açıklama bu ilişkinin gerçek niteliğini ortaya koydu:
“Onlara herhangi bir söz vermedik. Onlar bizim müttefikimiz değildir.”
Hatta şu ifade dikkat çekiciydi:
“Bize güvenip de buna dayanarak tehditkâr bir dil kullanmamalıydılar.”
Bir dönem ABD ile müttefiklik algısına kapılan ve önüne geleni tehdit eden SDG/PYD, dünyadaki paradigma değişimini doğru okuyamadı.
ABD’de köklü bir yön değişimi yaşandı. Neo-liberal ve kimlik temelli devlet dışı yapıların desteklenmesi anlayışı geri plana itildi. Etnik grupların devletleşmesi tezleri zayıfladı.
ABD artık bölgede güçlü ulus devletlerle çalışmak istiyor. Bu çerçevede yalnızca Türkiye değil; Suudi Arabistan, Mısır ve yeni kurulan Suriye devleti de ulusal bütünlük içinde muhatap alınıyor.
Ahmed el-Şara’nın ABD ziyareti ve Suriye’nin DEAŞ’la Mücadele Komisyonu’na dahil edilmesi, ABD ile SDG arasındaki iplerin fiilen koptuğunun göstergesi oldu.
Devamında ABD, Sezar Yasası olarak bilinen Suriye yaptırımlarını kaldırdı. Avrupa Birliği ülkeleri de bu süreci takip etti. Suriye, adım adım uluslararası sistemde kabul görmeye başladı.
Bugün Suriye; Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, AB ülkeleri ve Birleşmiş Milletler nezdinde meşru bir devlet olarak muhatap alınıyor. Bu da Suriye devletinin meşruiyetini hızla güçlendirdi.
Siyaset yoksunluğunun en çarpıcı örneklerinden biri 10 Mart mutabakatıdır. Mazlum Abdi’nin Ahmed el-Şara ile masaya oturup ülkenin neredeyse üçte biri üzerinde anlaşma imzalaması, eğer hayata geçseydi SDG’yi bugünkünden çok daha güçlü bir konuma taşıyabilirdi.
Ancak terör örgütlerinin zihniyeti siyaset gibi çalışmaz. Muhtemelen SDG’nin, PKK’dan bağımsız şekilde bu anlaşmayı hayata geçirecek iradesi de yoktu.
Sonunda SDG’nin oyalayıcı tutumu ve PKK’nın akıl dışı talepleri, Suriye devletini askeri operasyonlara yöneltti.
Halep’teki mahalle çatışmalarında SDG’nin beklentisi şuydu:
“Dünya ayağa kalkacak, Suriye kınanacak.”
Oysa Batı medyasının ve uluslararası aktörlerin sessizliği, konjonktürün kökten değiştiğini gösterdi. Emperyal güçler aparatlarını kullanır; işi bitince de sessizce kenara bırakır.
Bugün gelinen noktada, küresel dengeleri okuyamayan bir akıl, zorla Kürtlere liderlik etmeye çalışmaktadır.
Her ne kadar son dönemlerde kafa karıştırıcı bir dil kullansa da Mesut Barzani’nin son dönemde dile getirdiği yaklaşım ise son derece nettir:
“Suriyeli Kürtler, kendi devletleri içinde meşru vatandaşlar olarak yaşamak istiyor. PKK yakalarından düşsün.” Bu ifade, sahadaki sosyolojik gerçeği en yalın haliyle özetlemektedir.
Türkiye’nin stratejik bir sabırla bölge mesellerini yönettiğini akıldan kaçırmamak lazım
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:70
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 27 Ocak 2026 04:03 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















