Özü ve sözü bir olmayana mert derler! Serdar Tuncer
Yenisafak sayfasından alınan bilgilere göre, Ankara24.com açıklama yapıyor.
Altun silsilenin ulularından Hâce Ubeydullah Ahrar k.s. zamanı. İlim erbabı bir konuda ihtilafa düşmüş ve işin içinden çıkamıyorlar. Meşhur ‘Heme ost, heme ez ost?’ meselesi. Ulemanın bir kısmı ‘Her şey O’dur’ diyor, diğer kısmı ‘Her şey O’ndandır’. Peki doğrusu ne? Bir bilene danışalım deyip Hâce’nin huzuruna geliyorlar. Ubeydullah Ahrar Hazretleri iki tarafı da dinleyip, ‘Her şey O’ndandır’ diyenler haklıdır diyor ve delillerini sıralıyor. Fakat delillerin hepsi ‘Her şey O’dur’ diyenlerin lehine. Efendim diyorlar doğrusu ‘Heme ez ost’ diyorsunuz ama saydığınız deliller ‘Heme ost’ diyenleri haklı çıkarıyor. Hayır diyor hazret, tekrar delilleri ifade ediyor ama netice aynı: Deliller bir tarafı haklı çıkarıyor kanaat diğer tarafın lehine. Zahirde bir çelişki var gibi ama aslında yok!
Nasıl izah edeceğiz bu durumu?
İrfan ehli için bazı şeylerin doğrusunu tahkik ile bilmemek bir eksikliktir. Fakat yine aynı bazı şeyleri doğru haliyle dile getirmek de kemâle mânidir. Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerine atfedilen bir söz var hani: Hallac’ın dile döktüğünü biz mağaralarda, izbe köşelerde kendimize susardık! Dile dökülen söz yanlış değil yani, doğru sözü dile dökmek yanlış! Hâce’ye sorulan sorunun cevabında ise, idrak edilen bilgi ile söylenmesi gereken söz bir değil! Delil sorduklarında idraki muvacehesinde fikir serdederken, kimin haklı olduğu konusunda ise söylemesi gerekeni söylüyor.
Yolun başındaki kimseler için özün sözle bir olması şarttır. Ancak sanırım yolculuğun bir yerine gelindiğinde öz ve sözün birbirinin aynı olmaması gerekiyor. Mübtediler için sözün özü yansıtması mertliğin bir şiarı iken müntehiler için sözün bazen özü perdeleyerek bazen de aksi istikametinde dudaktan çıkması mertliğin ta kendisi oluyor. Özün sözün bir değilse irfan talebesi olamazsın ama arif olduktan sonra özünle sözün bir olursa canından olursun, desek umarım haddi aşmış olmayız. Kaldı ki öz ve söz ikilik ehli içindir; tevhit ehli için dünya-ukba, zahir-batın, kahır-lütuf bir olduğu gibi suretâ iki görünse de öz ve söz birdir. Şâh-ı Nakşibend k.s. Hazretlerinin ‘İçeriden âşinâ ol dışarıdan bigâne sansınlar!’ buyurmasını bir de buradan tefekkür etmeli. İçeriden âşinâ olmak, bu tamam ama dışarıdan bigâne sansınlar buyrulmasının hikmeti ne? Pek çok sebep vardır belki ama gönlüme gelen şudur: Dışarıdan bakanlar âşinalığını fark ederlerse içerideki seyr sekteye uğrar ve evvelki hale nispetle bigâneliğe dönüşür. Bir de elde edilebilecek aşinalığa kıyasla senin elde ettiğin ancak bir bigânelik mesabesindedir. Dolayısıyla içindeki ‘hakkıyla bilemedim’ duygusuna dışın da eşlik ederse onu samimiyetine delil sayarlar da seni biraz daha bilenlerden eylerler, âşinâlığın ziyadeleşir.
Hz. Pir’in ‘Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol!’ nasihati de bu bâb da şerhe muhtaçtır. Eşkıya evliya gibi görünmesin diyerek sözün ilk kısmını izah edebiliriz. Fakat eşkıya gibi görünen gerçekten eşkıya mı olsun? Hayır! Nasihatin ‘olduğun gibi görün’ kısmı muhibbâna ve taliplere yani kapıyı çalanlara; ‘göründüğün gibi ol’ kısmı mürîdâna ve yol ehline yani hane halkına aittir. Bir diğer okuyuşla, içinde acz, fakr ve mahviyet varken dışında âşinâlara mahsus heybet ve vakar olmasın; dışında bigânelere mahsus acz, fakr ve mahviyet varken, içinde âşinâlara has temkin, rıza ve istiğnâ olmasın demektir. Görüntüsü ile olduğunu setreden ya hakiki eşkıyadır, yahut hakikatli evliya! Bazı veli zatların dışarıdan bakınca da heybet, izzet ve vakarı ile ‘olduğu kimseyi’ aşikar ettiği zannedilebilir. Bu yanlıştır. Zira belki de o kimseler dışarıdan bakılınca görülen ve hayran olunan bir avuç su ve incik boncuk ile içerideki deryayı ve incileri setretmektedirler.
Belki, sanırım, olabilir gibi kelimelerin sıklıkla kullanıldığı bir yazı oldu. Olsun. Zira bu gibi meselelere dair ne kesin kanaat ifade edecek kadar hakiki bilgi sahibiyiz ne de bu meselelerde bilmenin bir nihayeti ve hududu var. Bir durağın doğrusu bir başka durağın eğrisi olabilirken, bir doğrunun durağı bir başka eğrinin ta kendisi olabilir. Yazıya başlarken niyetim buraya kadar olan kısmı birkaç cümle ile özetleyip asıl meseleye geçiş yapmaktı ama olmadı. Sen bir şey istiyorsun O bir başka şey istiyor, O istemeden sen isteyemiyorsun ve sen ne istersen iste hep O’nun dediği oluyor. Yazıyı yazan ‘benim’ zannediyorsun’ ama ne klavyeye dokunan parmak senin, ne tefekküre mekan kalp, ne de onu berraklaştırmaya memur zihin! Seyirci olmak güzeldir vesselam diye bağlayacağım sözü ama ahvalimiz Cebriyye’ye hamledilir diye endişe ederim. İtikatta mezhebimiz Mâtürîdî’dir zira. Seyirci olmak meselesini ‘insanın ne kudrete ne de fiile hiçbir tesiri yoktur!’ demeden ele almaya çalışalım bir dahaki yazıda. Özümüzün dediğini sözümüzle ele vermeden nasıl yazacağız bilmem, Mevlâ Kerîm’dir.
Görüntülenme:69
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 02 Mayıs 2026 04:07 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar



















