Murat Ülker uyardı: Yanlış nüfus politikaları ciddi sorunlara yol açabilir Hayat Haberleri
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi paylaşıyor.
Murat Ülker’den nüfus tartışmasına yeni bakış... Ülker, blogunda yayımladığı
“Nüfus Meselesi 2”
yazısında dünya nüfusu ve çocuk sahibi olma gibi temel sorulara değinerek, nüfus artışıyla ilgili yaygın kaygıların verilerle sorgulanması gerektiğini vurguluyor.

Murat Ülker'in yazısı şu şekilde;
Dean Spears ve Michael Geruso’nun “After the Spike: Population, Progress and the Case for People” yani Sıçramadan Sonra: Nüfus, İlerleme ve İnsanlığın Durumu Üzerine kitabı (*) insan nüfusu gerçekte hep artmaya devam edecek mi, yoksa daha küçük bir nüfusa mı sahip olacağız gelecekte, sorusuna yanıt arıyor. Geçen hafta “Her Nesil Bir Öncekinden Daha Az Sayıda Olursa Ne Olur?” sorusuyla başladık.
https://muratulker.com/nufus-meselesi-ne-kadar-ciddi/
“Bu Dünyada Çocuk Sahibi Olmak, Doğru Bir Şey mi?”
sorusuyla devam ediyoruz.
Dünya’nın mevcut sıkıntıları içerisinde çocuk sahibi olmak, doğru bir şey mi, diye hiç kendinize sordunuz mu? Ben sormadım, çünkü biliyorum ki sorunlarımızın çözümü için zaman gereklidir yani gelecek zamanda çözülecek. Ve gelecek kuşak ancak gelecekte yer alacak. O halde gelecek kuşağın dünyaya gelmesine yardımcı olmalıyız. Bizden önceki kuşağın çoğunun ikiden fazla çocukları olmasına rağmen Maltus’un fikirlerinin peşinde aile planlaması için sivil toplum kuruluşları yardımıyla dünya çapında başlattığı kampanya (**), şükür ki pek etkili olmadı, biz de çoluk çocuk sahibi olduk. Zaten matematik ve istatistik de gösterdi ki kazın ayağı öyle değilmiş. Bu arada dünya nüfusu iki misli artarak 8 milyar kişiye ulaştı. Artmaya devam edecek mi, bilmiyorum. Ancak dünyanın sonunun bundan olmayacağından eminiz artık değil mi?
İçimden bir his, global ısınma konusunda da benzer bir şekilde acul davrandığımızı söylüyor. Bakalım neler olacak göreceğiz. Ama şu anda olup bitenlere bakınca da global toplumsal kaderin geciktirilemeyeceğini düşünüyorum. Ne olacaksa olacak artık!
Tabii yanlış anlaşılmak istemem. Bana matematiksel, istatistiki veri bazında anlatılan tüm senaryolarla zaten mutabık olacağım. Ama sanki ortada öyle bir şey yok!
Sürdürülebilirlik ve çevreye sahip çıkmaya gelince, biz kurucularımız dahil üç nesildir buna inanırız ve yaşarız. İsraf haramdır. Yaradan tüm evreni insana tahsis etmişken bu bir sınavdır; hangimiz daha iyi davranacak, fedakarlık edecek ve kendisi için en iyi olandan diğer kullar için vazgeçebilecek ve bunu yaşarken de tüm diğer yaratıkların hakkına saygı gösterecek?
Zaten bizim kendi iş kategorilerimizde Avrupa’da yıllardır ödüllendirilmemiz de bundan olsa gerektir. Şükrolsun.
Bu dünyada çocuk sahibi olmak, doğru bir şey mi?
Savaşlar, kırılgan demokrasiler, iklim krizi, bir türlü sağlanamayan eşitlik ve benzerleri… Yaşamımız böyle olunca belki de hiç doğmamak veya doğurmamak daha iyidir, görüşü çok taraftar buluyor. Bunun temelinde kaygı var. Bu kaygıyı besleyen görüşlerden biri, herkese yetecek kadar gıda yok, düşüncesidir. Özellikle 1960’lardan itibaren, The Population Bomb yani Nüfus Patlaması gibi anlatılar, dünyanın doyurulamayacak kadar kalabalık olduğu fikrini topluma aşılamıştı. Thomas Robert Malthus da benzer bir anlatıyı 1800’lü yıllarda savunmuştu. Oysa bugün geriye dönüp baktığımızda, tablo hiç de tasvir edilen gibi görünmüyor. 1961’den bu yana dünya nüfusu 3,1 milyardan 7,8 milyara çıkmış durumda; aynı dönemde kişi başına düşen kalori miktarı her kıtada yükselmiş. Yani nüfus artarken, beslenme de düzelmiş. “Daha çok ağız, daha az lokma” denkleminin yanlış olduğunu mevcut veriler kanıtlıyor. Açlık, modern dünyada çoğu zaman “yeterince üretilemediğinden” kaynaklanmıyor; sorun gıdanın ulaşılabilirliğinde meydana geliyor. Savaş, iç çatışma, otoriter rejimlerin tercihleri, göçler vb kimi zaman da açıkça bir kayıtsızlık açlığı belirleyen asıl faktörler. Bu yüzden konunun siyasi ve kurumsal tercihler bağlamında değerlendirilmesi çok mühim. Gıdanın, niçin zayıf yani az güçlü olan halklara ulaşmadığını ve sebeplerini sorgulamak gerekiyor.
Tarihten bir umursamazlık örneği: Avrupa’da inekleri nüfusundan çok bir bölgede tereyağ dağları diye adlandırılan fazlalık, Afrika’da açlık çeken insanlara hibe edilmek yerine hayvan yemi yapıldığında yetkililer ”zaten onların buzdolabıları yok ki bu yağları koyacak” demişti. Halbuki bugün bizim Afrika’daki en revaçtaki ürünümüz McVities All Butter Shortbread yani tereyağlı bisküvidir.
Kalori hesabının yanında, beslenmedeki iyileşmeyi boy ölçüsü verisi ile gözlemleyebiliyoruz.
Çocukların boyu, hayatlarının ilk yıllarında ne kadar iyi beslendikleri ile doğrudan ilişkilidir. Hindistan örneğinde, yalnızca son on beş yılda ortalama beş yaşındaki bir çocuğun yaklaşık iki santimetre daha uzun olduğunu kanıtlayan veriler var. Bu fark, temiz suya, temel sağlık hizmetlerine ve daha iyi beslenmeye erişimin giderek artmasından kaynaklanıyor. Bugün hala doğan bebeklerin vücut ağırlığının gerekenden az olması, yetersiz beslenme ve enfeksiyon ciddi bir problem. Ama geçmişle kıyaslandığında, trendin iyi yönde olduğu kesin.
Kaynak endişesi yalnızca gıda ile sınırlı değildi. 20. yüzyılın ikinci yarısında petrol, bakır, kalay, tungsten gibi hammaddelerin biteceği ve insanlığın mahrum kalacağı korkusu yaygındı. Yazarlar, o dönemin en tanınan isimlerinden biyolog Paul Ehrlich ile ekonomist Julian Simon arasındaki ünlü “kıtlık” bahsine kısaca değiniyor. 1980’de şöhret olan bu bahiste, on yıl sonra belirli minerallerin reel fiyatlarının artacağı mı, yoksa düşeceği mi sorulmuş. Beklenti, doğal olarak “artan nüfus, artan kıtlık ve artan fiyatlar” yönünde olmuş.
Halbuki 1990’larda ortalama sepetin toplam fiyatının reel olarak yüzde elliden fazla düşmüş olduğunu görüyoruz. Bir kısmı daha verimli üretim teknikleriyle, bir kısmı da o hammaddenin yerini alan yeni maddeler sayesinde gerçekleşmiş. Yani bir takım korkuların ve tahminlerin gerçekte bir karşılığı olmadığı tarihte defalarca kanıtlanmış.
Teknolojideki ilerleme kadar sosyal yenilikler de büyük resmin parçası; seçim sistemleri, sosyal yardım programları, eğitim politikaları, çevre regülasyonları, kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanması vb. gibi. Bunların her biri, kaynakları nasıl paylaştığımızı ve kimlerin ne kadar pay alabildiğini belirleyen araçlar. Yani nüfusu tartışırken, yalnızca “kaç kişi veya ne kadar kaynak” sorularına takılıp kalmak bağnazlıktır.
Şimdi, Hindistan’daki Uttar Pradesh’in devlet hastanesine geri dönelim. Yazarlar, sağlık sorunu olan bebekler için kurulan KMC (Kangaroo Mother Care) servisindeki bir sahneyi anlatıyor. Bir yanda eğitilmiş hemşireler, yeni göğüs pompaları, dolaplarda biriken anne sütleri ve her gün kurtarılan birçok yaşam var. Birkaç yıl önce Code Pink diye adlandırılan, hayatta kalamayacak bebekler bugün yaşama tutunabiliyor. Ama kız bebekler söz konusu olduğunda ailelerin yavruyu kaderine bırakma eğilimi beliriyor. Kız çocukların hala erkek çocuklar kadar değerli görülmediği bir kültürel eşik bu. Hindistan’da 5–9 yaş arası her 100 kıza karşılık 109 erkek çocuk bulunması bu durumu doğrulayan bir veri. Ama şükür bu oran yıllar içinde 111’den 109’a inmiş. Olumlu bir gelişme var.
Ortalama yaşam süresine baktığımızda da benzer bir durumla karşılaşıyoruz. 1800’lerin başında dünya ortalama yaşam beklentisi otuz yılın altındaydı. 1968’de o meşhur nüfus patlaması söyleminin yaygınlaştığı dönemde ortalama yaşam süresi elli yedi yıla çıkmıştı; bugünse yetmiş üç civarında. ABD’de siyah ve beyazlar arasındaki yaşam beklentisi farkı son on yıllarda azalmış. Daha uzun ve daha sağlıklı yaşam imkanı toplumların daha geniş kesimine yayılmış. Bunun sebebi sadece sosyal anlayış ve politikalara bağlı değil, aynı zamanda tıp ve halk sağlığı alanında yaşanan gelişmeleri de hesaba katmak gerekiyor. Günlük hayatımızda kullanırken üzerinde düşünmediğimiz pek çok ilaç ve tıp hizmeti, birkaç kuşak önce hastalıklarının çaresi yok sanılan, sebebi bile anlaşılamayan pek çok hastayı iyi ediyor. Eczaneden çok ufak bir meblağ ödeyerek reçetesiz olarak alabildiğiniz bir ağrı kesici, eski zamanlarda hüküm süren bir imparatorun bile sahip olamayacağı bir lüks.
Tablo böyle olsa da, içinde yaşadığımız dönemin sürekli olarak kötüleştiği hissi, yine de çok yaygın. Haber akışında, sosyal medyada gördüklerimiz, çevremizde anlatılan hikayeler, dünya her geçen gün daha kötü bir yer oluyor, duygusu iyice benimsenmiş durumda. Hans Rosling’in Factfulness kitabında paylaştığı anketlere benzer çalışmalar, insanların büyük çoğunluğunun dünyadaki aşılama oranları, doğal afetlerden kaynaklı ölümler ya da kadınların eğitim süresi gibi başlıklarda sistematik olarak en pesimistik şıkkı seçtiğini gösteriyor. Sorular üç seçenekli. Şıklardan biri bugünkü dünyayı olduğundan daha kötü, diğeri daha iyi, sonuncusu da gerçeğe yakın anlatıyor. Sonuçlara bakınca, insanların çoğu, sürekli en karanlık tabloyu işaretliyormuş. Halbuki veriler çoğu zaman tersini söylüyor; daha çok bebek aşılanıyor, doğal afetlerden kaynaklı ölümler azalıyor, kız çocuklarının okulda geçirdiği süre artıyor.
Dean Spears, kendi öğrencileriyle yaptığı küçük bir sınıf deneyiyle bu tabloyu daha da somutlaştırmış. Texas’ta üniversitede verdiği derste, ilk iş olarak üzerinde soruların yer aldığı kısa bir test dağıtıyor. Öğrenciler dünyanın gidişatına dair çok temel birkaç soruyu cevaplıyor. Bugün doğan bebeklerin yüzde kaçı aşılanıyor, geçtiğimiz yüzyıla kıyasla çocuk ölümleri ne yönde değişti, dünyanın farklı bölgelerinde kız çocukları kaç yıl eğitim alabiliyor, gibi sorular…
Sonra tahtaya, her sorunun doğru cevabını ve sınıfta hangi seçeneğin ne kadar tercih edildiğini yansıtan grafikleri asıyor. Ortaya çıkan manzara gerçekten çarpıcı, ortalama puan fevkalade düşük. Sorun sadece bilgisizlik değil, kötümserlik! Dünyayı olduğundan daha kötü bir yerde hayal etmek eğilimi var. Eğitim sonrası öğrenciler gerçeklere mülaki olduklarında yani soyut kavramlar yerine, kendi hayatları üzerinden düşündüklerinde, modern dünyanın sağladığı kazanımları daha net görüyorlar.
İçinde yaşadığımız dönem, bir yandan tarihte eşi görülmemiş ölçüde gelişmelerin sağlandığı diğer yandan da bu ilerlemenin doğru anlaşılmadığı bir dönem!. Bu çelişki, böyle bir dünyada çocuk sahibi olmak doğru mu, sorusuna verilen olumsuz cevapların sebebini anlamamızı sağlıyor.
Global ısınmaya gelince, gelecek kuşakların daha sıcak bir iklimin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşayacakları ve bundan kaynaklanan sorunlarla karşılaşacağını biliyoruz. Bu acil tedbir ve işbirliği gerektiren bir durum. Ama gelecekte beklenen yaşam süresi, hastalıklarla mücadele kapasitesi ve temel yaşam koşullarına baktığımızda bugün bile dünyamızın ninelerimizin, dedelerimizin dünyasından daha iyi olma ihtimali yüksek.
Bu dünyada bir çocuk sahibi olmak her zaman bir belirsizlik taşıyor, lakin mevcut veriler, hayat kalitesinde inişli çıkışlı ama yukarı yönde bir iyileşmeyi gösteriyor. Fakat kaynakların olması değil nasıl paylaştığımız, kimlerin bu imkanlara ulaşabildiği belirleyici oluyor. “Yeterince yok” diyerek kolaya kaçmak yerine, “var olanı nasıl daha adil paylaşabiliriz” sorusuna yanıt aramak; hem bugünün çocukları hem de henüz doğmamış nesiller için üstlenmemiz gereken bir sorumluluktur.
Bugün hayatımızın geçmişten iyi olmasını sağlayan şeyler, tam olarak kimlerin, hangi süreçlerin ürünü; gelişme kim tarafından gerçekleştiriliyor?
Yazarlar bu soruya, yine Uttar Pradesh’teki o hastane odasına dönerek yanıt veriyor. KMC servisinde, bebeği göğsüne sarılı, haftalardır orada olan bir anne var. KMC (Kangaroo Mother Care – Kanguru Anne Bakımı), erken doğan veya düşük kilolu doğan bebeklerin, annelerinin ya da bakım veren kişinin çıplak göğsüne uzun süre cilt cilde bağlanarak tutulduğu bir bakım yöntemi. Vücut ısısını, nefes ritmini ve beslenmeyi düzenleyerek bebeğin hayatta kalma şansını artıran, düşük maliyetli ama etkisi yüksek bir sağlık uygulaması. Doğduğunda yalnızca 1.070 gram olan bu bebeğin hayatta kalması; annenin sabrına, disiplinine ve sevgisine bağlı. Ama aynı zamanda çok daha somut bir fikre, 1970’lerde, Kolombiya’da birkaç doktorun “başka türlü nasıl yapabiliriz?” diye düşünerek geliştirdiği bir tedaviye. Kanguru Anne Bakımı, bugünün dünyasında bir bebeğin yaşayıp yaşamamasını belirleyebilecek kadar güçlü bir tedavi yöntemi oldu. Başarısı sadece düşük maliyetine bağlı değil, yöntemin dünyanın heryerinde kolaylıkla uygulanabiliyor olmasıdır. Bogotá’daki bir hastanede başlayarak bugün Hindistan’daki bir devlet hastanesinde birçok canı hayata bağlıyor, Afrika, Latin Amerika vb. listeyi uzatmak mümkün. Bugün artık bu yöntemin, belirli ağırlıktaki bebeklerde ölüm riskini yaklaşık dörtte bir oranında azalttığını gösteren ciddi veri var.
Uzun süre, büyüme modelleri sermaye birikimi üzerinden kurulmuştu; daha çok makine, daha çok fabrika, daha çok yol… Ama zamanla görüldü ki yalnızca bunları artırarak gelişmeyi sonsuza kadar sürdüremiyiz. Belirleyici olan bilgi, verimlilik ve yeni fikirlerdir.
Paul Romer’a göre fikirler, tükenmez. Bir kurabiyeyi aynı anda yalnızca bir kişi yiyebilir; ama o kurabiyenin tarifini, milyonlarca kişi aynı anda kullanabilir. Tek bir antibiyotik hapı yalnızca bir hastayı iyileştirir; ama o antibiyotiğin formülü, sayısız üretim bandında kullanılabilir. Kullanıldıkça eksilmez, tersine daha çok insanın eline geçtikçe değeri artar. Kanguru Anne Bakımı da bu yüzden kıymetli. Hindistan Sağlık Bakanlığı bu yöntemi rehberlerine yazdığında, Dünya Sağlık Örgütü web sitesine koyduğunda ya da bir Amerikan hastanesi kendi internet sitesinde yeni annelere adım adım anlattığında, kimse kimsenin elinden bir şey almıyor. Aynı bilgi, dünyanın dört bir yanında, aynı anda işe yarıyor. Yani gelişmeler, fikirlerin birikmesi sayesinde gerçekleşiyor ve bu fikirleri insanlar buluyor. Doktorlar, hemşireler, teknisyenler, öğretmenler, mühendisler, araştırma görevlileri… bunlar bazen büyük keşifler yapıyorlar, bazen sadece küçük adımlar ve hepsi ilerleme sağlıyor.
Fikirler kendi kendine ortaya çıkmıyor; daha az insan, daha az bilim insanı, daha az mühendis, daha az öğretmen, daha az kütüphaneci, daha az hemşire, daha az veri toplayan, deney yapan, tartışan, yazan insan demek değil mi? Bu da daha az fikir, daha az keşif ve daha az ilerlemek demek oluyor. İlerlemek, birikimle anlam bulan bir süreç. Yeni fikirler, eski fikirlerin üzerinde yükselir. Mesela aydınlatmayı ele alsak: İnsanlık, binlerce yıl boyunca yağ lambaları, mumlar gibi temel ışık kaynaklarıyla yetinmiş. Susam yağından balina yağlı kandillere, gaz lambalarından akkor telli ampullere, oradan da LED’lere uzanan yol çok uzun sürede katedilmiş. İşin ekonomik boyutunu incelersek; bir saatlik emekle satın alınan aydınlanma ışığı miktarı, geçmişe kıyasla yüz binlerce kat artmış halde. Bu ışığın yaygınlaşması demek; geceleri okuyabilme, çalışabilme, tedaviyi sürdürebilmek velhasıl zihinsel ve ekonomik faaliyeti gece boyunca da sürdürebilmek yani ilerlemek demek.
Bundan sonraki kuşakların neyi normal, elde bir kabul edileceği hem nüfusumuzun seyrine hem de bu nüfusun bilgisine, merakına ve sorumluluğu ne derece üstlenebileceğine bağlıdır.
Kalabalık bir nüfusta yaşamak, payımıza düşeni azaltmıyor. Daha az insan demek, bizimle benzer şeyleri seven ve talep eden daha az insan demektir. O zaman pazarda müşteri sayısı daha az olur. Nadir görülen bir hastalığı tedavi, masraflı olduğu için imkansız olabilir. Yeni model bir aracı düşük talep olduğunda nasıl üreteceksiniz? Böyle düşününce, kalabalık nüfusun payımızı azaltan rakipler olmadığını fark ediyoruz. Aslında ilerlemeyi mümkün kılanlar, çevremizdeki insanlar. Yine benzer bir düşünce tarzı ölçek ekonomisi için de geçerli!
Mesela insanlar daha çok şehirlerde yaşamak istiyor, çünkü nüfus yoğunluğu daha çok iş, daha çok uzmanlık, daha çok kültürel seçenek sunuyor. Yazarlar, 1960’lardan bu yana dünya genelinde kentleşme oranının artışıyla kişi başına gelirdeki artışın, çocuk ölümlerindeki azalış ve eğitimdeki iyileşmeyle birlikte seyrettiğinin altını çiziyor. Tabii nedensellik ilişkisini tek bir parametre ile açıklamak mümkün olmasa da, insanların fırsat bulduğunda daha yoğun yerlere doğru hareket ettiğini, birbirine yakınlaştığını görüyoruz. Şehirler pahalı ama insanlar bu bedeli ödemeye razı. Nüfus büyüklüğü aynı zamanda daha çok iş alanı ve daha karmaşık bir iş birliği ağı yani network demek.
Pandemi döneminde geliştirilen mRNA aşıları, bu ağın nasıl çalıştığını gösteren iyi bir örnek. Covid’den önce bu teknoloji hayatımızda neredeyse hiç yoktu. Sonra çok kısa sürede, milyonlarca insanın hayatını etkileyen bir tıbbi atılım oldu. Laboratuvarda yapılan küçük kimyasal değişiklikler, lipid nanoparçacıkların geliştirilmesi, klinik deneylerin planlanması, istatistik yazılımları, verileri saklayan sunucular, bu araştırmaları fonlayan kurumlar, bu kurumlara proje yazmayı öğrenen genç araştırmacılar… liste uzayıp gidiyor. Bu zincirin her halkasında başka insanlar var ve çoğunun adını bilmiyoruz. Eğer dünya nüfusu bugünkünden hatırı sayılır derecede az olsaydı, bu kadar farklı uzmanlığı bir araya getirebilecek bir altyapı, iş birliği ağı kurulabilir miydi?
Evet, pandemiyi atlattık. Yazarlar, konuyu bir de ortadan kaldırılması şart olan ama nadir yaşanan bir riski göz önüne alarak düşünmemizi istiyorlar. Dünyaya çarpması halinde insanlığı yok edebilecek büyüklükte bir asteroit hayal edelim. Bunu engellemek için gereken küresel yatırımın günümüzün parasıyla yaklaşık 10 trilyon dolar civarında olduğunu varsayalım. Aynı gelir seviyesinde, 10 milyar insanın yaşadığı bir dünyada bu tutar, kişi başına görece küçük bir meblağ. Bir de nüfusun 1 milyar civarına düştüğü bir senaryoda ise bu mali yük altından kalkılamayacak bir hale bürünüyor.
Aynı mantık, iklim krizi için de geçerli. Depopülasyon, iklim krizinin kendisini küçültmüyor; sadece onu çözmek için elimizde bulunacak insan sayısını ve ekonomik kapasiteyi azaltıyor. Çok fazla nüfus, aynı zamanda daha zengin bir insanlık; geçmişin karbon borcunu temizlemeyi daha küçük bir nüfusa kıyasla çok daha hızlı ve daha az fedakarlıkla yapabilir.
Halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İslam düşüncesi nüfus patlaması konusunda bir endişeye yer vermiyor; insanın aile kurarak üremesini teşvik ediyor. Yaradan herkesin rızkını tekeffül ediyor, yani nüfus planlaması yok, artışı değil adil paylaşımı düzenleyen kurallar var.
Bir sonraki yazıda başka bir açıdan bakacağız. İyi bir hayat yaşamış olmak, ne kadar değerli? Eğer öyleyse, dünyaya getirmediğimiz ve mahrum bıraktığımız milyarlarca hayat için neler hissetmeliyiz?
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:46
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 08 Mart 2026 13:43 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















