“Merkez” dağılırken Batı’yı yeniden düşünmek Düşünce Günlüğü Haberleri
Yenisafak sayfasından alınan verilere göre, Ankara24.com bilgi veriyor.
Dr. Yunus Şahbaz / Kırıkkale Üniversitesi
İlk etapta bir kara parçası, coğrafi bir yapı gibi düşünülse de uzun yıllar boyunca “Batı” yalnızca bir coğrafyayı değil; bir değerler bütününü, bir siyasi ufku ve hatta bir kurtuluş tahayyülünü temsil etti. Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve refah toplumu gibi kavramlar Batı ile özdeşleştirildi. Batı, modern dünyanın ve bu dünyanın temsil ettiği kuralların hem banisi hem de norm koyucu merkezi olarak kabul edildi. Türkiye özelinde ise, modernleşme sürecinden itibaren, özellikle muhalif çevreler için Batı, yalnızca bir dış referans değil, aynı zamanda bir meşruiyet kaynağıydı. Batı’ya yakınlık, ilericilikle; Batı’dan uzaklaşmak ise toplumsal tahayyülde gericilikle, siyasal düzlemde ise otoriterlikle eş tutuldu. Ne var ki bugün de hâlâ geçerli olan esas soru şudur: Batı, nedir ve neresidir?
Bu noktada hatırlatmak gerekir ki Batı’nın ne olduğu ve nereye gittiği tartışması yeni değildir. 20. yüzyılın başında Oswald Spengler, Batı’nın Çöküşü adlı klasikleşen ve bir dönem Türkiye’de de çok popüler olan çalışmasında Batı medeniyetini yükselişini tamamlamış, yaratıcılığını tüketmiş ve kaçınılmaz bir çözülme sürecine girmiş tarihsel bir form olarak ele alıyordu. Spengler’e göre Batı, evrensel bir ilerleme modeli değil; tıpkı diğer medeniyetler gibi doğan, gelişen ve çöken sınırlı bir uygarlıktı. Benzer biçimde Arnold Toynbee’den Paul Valéry’ye kadar pek çok Batılı düşünür, Batı’nın krizini geçici bir sapma değil, yapısal bir yorgunluk olarak yorumladı. Dolayısıyla bugün “Batı krizde mi?” sorusu sorulurken, aslında yüzyılı aşan bir entelektüel tartışmanın devamı içinde olduğumuz unutulmamalıdır.
Benzer şekilde, son yıllarda Batı düşüncesi ve siyaseti üzerine yapılan tartışmalar, bu kavramın artık yekpare bir anlam taşımadığını açık biçimde ortaya koyuyor. “Batı” denildiğinde neyin kastedildiği giderek belirsizleşiyor. Avrupa Birliği mi? Amerika Birleşik Devletleri mi? Liberal demokrasi mi, yoksa yalnızca güç ilişkileriyle şekillenen bir jeopolitik blok mu? Bu belirsizlik, aslında modern Batı algısının ciddi bir kriz içinde olduğunu gösteriyor. Bir zamanlar evrensel olduğu iddia edilen normlar, bugün yalnızca belirli çıkar alanlarında hatırlanıyor.
AVRUPA’NIN KRİZİ
Bugün Avrupa’ya baktığımızda, Batı’nın ahlaki ve siyasi merkez olma iddiasının bir hayli sorgulandığını görüyoruz. Ukrayna savaşı, Gazze krizi, göçmenler ve yükselen aşırı sağ Avrupa’nın evrensel değerler söylemi ile reel siyaseti arasındaki derin çelişkileri açığa çıkardı. İnsan hakları, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar artık evrensel ilkeler olarak değil, çoğu zaman seçici ve araçsal normlar olarak işletiliyor. Bu ilkelerin ne kadar tutarsızca savunulduğunun son örneğini İsrail’in Gazze’deki soykırımında tüm dünya müşahede etti. Hatta Ukrayna krizine yaklaşım ve göç meselesindeki farklılıkların da izhar ettiği gibi, Avrupa’nın değerler söylemi, artık çoğu zaman kendi sınırlarında bile tutarlılığını koruyamıyor.
Aynı Avrupa, bir yandan liberal değerlerin hamiliğine soyunurken, diğer yandan Müslümanlara ve göçmenlere karşı sertleşen politikalarla kendi içindeki çoğulculuğu daraltıyor. Aşırı sağ hareketlerin yükselişi, yalnızca siyasi bir dalgalanma değil Avrupa’nın uzun süredir bastırdığı kimlik krizinin dışavurumudur. Bu tablo, Batı’nın yalnızca bir “değerler topluluğu” değil, esasen tarihsel koşullarda üretilmiş ve güç dengeleriyle ayakta duran bir siyasal tahayyül olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Unutmamak gerekir ki, modern Batı fikri, Aydınlanma, sanayileşme ve sömürgecilik süreçleriyle birlikte inşa edildi. Bugün ise bu tarihsel zemin ciddi biçimde aşınmış durumda. Ekonomik durgunluk, demografik kriz ve siyasal parçalanma, Avrupa’yı norm koyucu bir merkez olmaktan uzaklaştırıyor. Avrupa artık dünyaya yol gösteren değil, kendi geleceğini tartışan bir kıta görünümünde.
BATI’DAN HİMMET BEKLEMEK
Bu dönüşümün Türkiye’de yeterince fark edilmediğini gösteren güncel örnekler de mevcut. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Brüksel’de Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ile görüşememesi üzerine dile getirdiği tepki, bu açıdan dikkat çekicidir. “Beş dakika bile görüşme imkânı bulamamamız kabul edilebilir değil” ifadesi, yalnızca diplomatik bir sitem değil; Batı’dan hâlâ bir tür siyasi ilgi, temas ve onay beklendiğini de ele vermektedir.
Oysa burada asıl sorulması gereken soru şudur: Avrupa bugün Türkiye’deki muhalefeti neden öncelemek zorunda olsun? Kendi iç krizleriyle boğuşan, jeopolitik önceliklerini sert güvenlik ekseninde yeniden belirleyen bir Avrupa’dan, Türkiye iç siyasetine dönük özel bir hassasiyet beklemek ne kadar gerçekçidir? Bu tür hayal kırıklıkları, Batı’nın değişen konumundan ziyade, Türkiye’de Batı algısının güncellenememiş olmasının sonucudur.
Ne var ki Türkiye’deki muhalif çevrelerin önemli bir kısmı bu dönüşümü hâlâ yeterince idrak edebilmiş değil. Batı’ya bakış, çoğu zaman güncel gerçeklikten ziyade 1990’ların ya da erken 2000’lerin hayali Batı tasavvuruna dayanıyor. Avrupa Birliği hâlâ “demokratikleşmenin motoru”, ABD hâlâ “özgür dünyanın lideri” olarak görülüyor. Türkiye’nin iç siyasi meselelerinde çözümün Batı’dan geleceğine dair örtük bir beklenti canlılığını koruyor.
Bu beklenti, yalnızca siyasi değil, zihinsel bir bağımlılığı da ele veriyor. Batı’dan “himmet” beklemek, Türkiye’nin kendi toplumsal ve siyasal dinamiklerini ikincilleştirmek anlamına geliyor. Oysa Batı bugün ne Türkiye’ye rehberlik edecek ahlaki bir üstünlüğe ne de kendi içinde tutarlı bir demokrasi modeline sahip.
MERKEZSİZ DÜNYA
Asıl sorun, Batı’nın değişmesi değil; Türkiye’de bazı çevrelerin Batı’nın değiştiğini kabul etmekte zorlanmasıdır. Bu gecikmiş fark ediş, muhalefetin siyasal diline de yansıyor. Türkiye’deki demokratik talepler, hâlâ Batı’nın onayına endeksli bir meşruiyet arayışıyla dile getiriliyor.
Batı idealinin çözülmesi ya da Avrupa’nın yaşadığı krizler, Türkiye için bir felaket değil. Tam tersine belki de Türkiye’nin zihnen ve siyaseten kendi rotasını belirlemesine ve Avrupa ile daha “medenî” ilişkiler geliştirmesine imkân verebilir. Bu durum, Türkiye’nin kendi modernleşme tecrübesini yeniden düşünmesi, kendi demokrasi dilini kurması ve siyaseti dış beklentilerden arındırması için de yeni bir döneme işaret etmektedir. Sonuç olarak, Batı ve özellikle Batı’nın temsil ettiği siyasî normlar miadını doldurmadı belki; ama eski anlamını çoktan yitirdi. Asıl mesele, Türkiye’de bu gerçeği görmeye ne kadar hazır olduğumuzdur. Batı’dan medet uman bir siyasal tahayyül yerine, kendi tarihine, toplumuna ve siyasal kapasitesine güvenen bir perspektif geliştirilmedikçe, birtakım çevreler için Türkiye, yalnızca Batı’nın değil, kendi geçmişinin de gölgesinde kalmaya devam edecektir.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:77
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 12 Ocak 2026 04:03 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















