İsrail cephesinde Türkiye odaklılık neden bu kadar somutlaştı? Düşünce Günlüğü Haberleri
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi paylaşıyor.
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan / Kırıkkale Üniversitesi
Bugün küresel sistem, derin ve kırılgan bir krizin eşiğinde bulunmaktadır. Küresel dengelerin bir anlamda Hürmüz’de şekillenmeye başladığı, karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin son derece hassas bir noktaya ulaştığı bu süreçte, İsrail’in Türkiye’yi Orta Doğu’da sınırlama eğilimi yalnızca güncel siyasi gerilimlerle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu yaklaşım, bölgesel güç mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıkan yapısal bir kaygının yansımasıdır.
Bu kapsamda akıllar gelmesi gereken ilk sahne 2024 yılında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada iki kritik harita üzerinden bölgeye dair stratejik vizyonunu ortaya koymasıdır. Bunlardan ilki, Hindistan’dan Orta Doğu ve İsrail üzerinden geçecek lojistik bir hattı öngören “bereket” yazan; diğeri ise İran, Irak ve Suriye’yi siyah renkle göstererek “lanetli” olarak tanımladığı haritadır. Bu iki harita birlikte okunduğunda, İsrail’in bölgeyi hem ekonomik koridorlar hem de güvenlik eksenli ayrışmalar üzerinden yeniden kurgulama arayışı açıkça görülmektedir. Bu tarihten itibaren gelişen süreçte, Orta Doğu’da Türkiye’nin istikrar odağında daha güçlü ve görünür adımlar attığı dikkat çekmektedir. Peki ama İsrail cephesinde Türkiye odaklılık neden kendini bu kadar somutlaştırdı?
İSRAİL’İN ALT METİNLERİNİ OKUMAK
İlk olarak, 2025 yılında İsrail’de Nagel Komitesi’nin savunma bütçesi ve güvenlik stratejisine ilişkin yayımladığı son raporda, İsrail’in Türkiye ile doğrudan bir çatışma ihtimaline karşı hazırlıklı olması gerektiği yönünde ifadelerin yer alması dikkat çekicidir. Bu tespit, İsrail’in orta ve uzun vadeli güvenlik planlamasında bölgesel istikrarsızlaştırma politikası karsısında Türkiye’yi odağa aldığı stratejik bir değişken olarak konumlandığını göstermektedir.
İkinci olarak, Yunanistan–GKRY hattı üzerinden kurulan iş birlikleri ve Doğu Akdeniz merkezli ittifak arayışları yalnızca enerji politikalarıyla sınırlı değildir. Bu girişimler aynı zamanda Türkiye’nin artan jeopolitik etkisini dengelemeye yönelik daha geniş ölçekli bir stratejinin parçası olarak okunmalıdır. İsrail’in bu eksende geliştirdiği yaklaşım, klasik bir ittifak kurma refleksinden öte, Türkiye’nin “merkez ülke” olma potansiyelini sınırlamaya yönelik bir çevreleme pratiğine işaret etmektedir. Üçüncü olarak ise Haaretz’te yer alan analizlerde Türkiye, artık klasik bir bölgesel aktör olarak değil, özellikle Suriye sahasında oyun kurucu ve belirleyici güç olarak konumlandırılmakta analizi dikkatle okunmalıdır.
TÜRKİYE MERKEZLİ GÜVENLİK İNŞASI
Esasında Türkiye bu tabloya karşı farklı bir dış politika okuması geliştirmektedir. Türkiye’nin dış politikadaki proaktif arabulucu yaklaşımı, siyasal kültürü, tarihsel derinliği ve sahayı doğru okuma kapasitesini birleştiren bir stratejik yaklaşımı söz konusudur. Böylesine karmaşık ve çok katmanlı bir jeopolitik ortamda Türkiye’nin temel hedefi, savaşları derinleştirmek değil; aksine istikrarı derinleştirmektir. Bu açıdan, sınırları belirlenmiş, yönetilebilir ve istikrara açık bir düzenin inşası Orta Doğu için elzemdir. Bu çerçevede Türkiye’nin proaktif arabuluculuk yaklaşımı dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım içerisinde, İsrail’in istikrarsızlaştırıcı politikalarına karşı alternatif bir denge alanı oluşturulmak istenirken, daha ilk aşamada ABD–İran–İsrail Savaşı önlenmeye çalışılmıştır. Hatta İstanbul’da bir müzakere zemininin kurulması için çok taraflı ve çok katmanlı diplomatik çağrılar yapılmıştır. Nitekim bu çabanın temel amacı yalnızca bölgesel istikrarı sağlamak değil; aynı zamanda yaklaşık 8 milyar insanı doğrudan etkileyebilecek küresel bir krizin önüne geçmekti.
Bununla bağlantılı olarak, son dönemde Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında mart ayı sonunda gerçekleştirilen arabuluculuk görüşmeleri son derece dikkat çekicidir. Bu temaslar, yalnızca diplomatik bir girişim değil; aynı zamanda bölgesel ölçekte yeni bir güvenlik ve istikrar mimarisinin şekillenmekte olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi de bu süreci destekleyen temel unsurlardan biridir. 2016–2020 dönemine kıyasla 2021–2025 döneminde yaklaşık yüzde 100’ün üzerinde artış kaydedilmiştir.
MÜHİM OLAN SİSTEM DEĞİL İSTİKRAR KURMAK
Bugün Türkiye, Libya’dan Ukrayna’ya, Somali’den Azerbaycan’a kadar geniş bir coğrafyada savunma sanayii iş birlikleri geliştirmiş; aynı zamanda Avrupalı aktörlerle dahi ortaklıklarını derinleştirmiştir. Bu tablo, Türkiye’nin yalnızca askeri kapasitesini değil; aynı zamanda diplomatik etkinliğini de artıran bir caydırıcılık–istikrar dengesi yarattığını göstermektedir. Son olarak, İran–ABD–İsrail savaşı ekseninde Orta Doğu’da ortaya çıkan tablo, ABD’nin ne dostlarını ne de müttefiklerini tam anlamıyla koruyamadığının görünür olduğudur. Özellikle İran tarafından bir F-15’in hedef alınarak düşürülmesi, ABD’nin uzun süredir “dokunulmaz” olarak kabul edilen havadaki askerî üstünlük algısının da sorgulanmasına neden olmuştur. 2003 Irak müdahalesinden bu yana geçen yaklaşık 23 yılın ardından yaşanan bu gelişme, bölgesel güç dengelerinde önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Orta Doğu’da yeni bir düzen ve yeni bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkmakta olduğu görülmektedir. Bu yeni süreç, bölge ülkelerinin güvenliklerini dış aktörlere bağımlı olmadan, kendi öz kaynakları ve iş birliği mekanizmaları üzerinden inşa etme ihtiyacını da beraberinde getirmektedir.
Ancak burada asıl kritik mesele, sistem belirleyiciliğinden ziyade istikrar belirleyiciliğidir. İran–ABD savaşında görünmezlik kazanmaya çalışan İsrail’in, Gazze ve Lübnan’da sürdürdüğü sivil odaklı saldırılar, istikrarsızlaştırıcı politikaları Suriye sahasına taşıma eğilimi, yayımlanan haritalar ve söylemler üzerinden açıkça kendini göstermektedir. Sonuç olarak Türkiye, değişen uluslararası sistemde yalnızca güç üreten değil; bu gücü istikrar, denge ve düzen inşası için kullanan bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle Türkiye, Orta Doğu’da yeni dönemin sistem kurucusundan çok istikrar kurucusu olma iddiasını güçlendirmektedir. Çünkü sistemler değişir; ancak istikrar, her sistemin merkezinde yer alır.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:36
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 08 Nisan 2026 04:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















