Heykellerin dili ve hermenötiği Yasin Aktay
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan verilere dayanarak haber yayımlıyor.
1927 ve 1930 yılları arasında ülkenin belli başlı merkezlerine yurt dışından heykeltraşlara yaptırılan büyük anıt heykeller bir “tek adam” kültünün yaratılmasında önemli bir rol oynayacaktır. Bu kültün destansı ve mitolojik bir kahraman figürü olarak Mustafa Kemal’in işlenmesi önemli bir iletişim-propaganda işlevini yerine getirecektir. Aynı zamanda yine merkezinde kurtarıcı-kurucu liderin yer aldığı yeni ve İslam’a alternatif bir dinselliğin üretilmesinde bu heykeller kuşkusuz önemli bir rol oynayacaktır.
Heykeller sadece bir şehrin dekoratif bir boyutunu oluşturmayacak aynı zamanda giderek şekillenecek olan bir tören kültürünün de kıblesi ve en önemli bileşenini, hatta sebebini oluşturacaktır.
Bu heykel politikası kısa süre içinde ülkenin tüm il ve ilçelerinde hatta köy ilkokullarına kadar büst şeklinde yayılan yeni bir mitolojik anlayışın oturtulmasının etkili adımlarından biridir. Ülkenin yeni çıkmış olduğu Kurtuluş Savaşı’nı beraber verdiği silah arkadaşlarının hiçbirine hiçbir değininin hatta bir vefa duygusunun ifade edilmediği bu mitolojide ülkenin “tek kurtarıcısı”, “tek lideri”, bilahare çıkarılacak soyadı kanunuyla “tek atası” olacaktır. Bu Ata’ya mitolojilerde en büyük kahramanlara, olağanüstü güçlere verilecek yarı tanrısal bir güç ve anlam da atfedilecektir. Taha Parla Türkiye’de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları, Atatürk’ün Nutuk’u, isimli kitabında (İletişim Yayınları, 1991) bu tanrısal ve mitolojik figürün Nutuk’taki anlatımda öne çıkan öznenin somut bir tezahürü olduğunu zengin örneklerle ortaya koyar.
Batılı bir görüntü elde edelim, dinsellikle mücadele edelim derken tersinden çok daha güçlü ve tamamı hurafe olan yeni bir dinselliğin ikamesinden başka bir anlama gelmiyordu bu. Laiklikle bertaraf edilen dini sembollerin, itikadın ve ibadetlerin yerini şimdi Kurtuluş Savaşı etrafında oluşturulmuş yeni bir kuruluş, kurtarıcı ve kurucu mitolojileri alıyordu. Heykeller ve onları merkeze alan ritüellere bir süre sonra kutsallaştırmada birbiriyle yarışan bir edebiyat da katıldı.
Soyadı kanunu ile birlikte Türklerin Atası unvanını alan Mustafa Kemal’e dizilen övgüler herhangi bir din ulusuna dizilenleri bile aşıyordu. En azından İslam tarihinde hiçbir şeyh veya veliye peygamber yakıştırması yapılmamış “ekber” diye nitelenmemiştir. Ama dönemin şairlerinden Yusuf Ziya Ortaç, “Atatürk’e Ekber!” diyebiliyordu. CHP Milletvekillerinden Aka Gündüz ise Ulus Gazetesi’nin 4 Aralık 1934 tarihli sayısında şunları yazacaktır:
“Atatürk’ün tapkınıyız! […] Her şeyde Atatürk, Yerde O! Gökte O! Denizde O! var da O! yok da O! her şeyde O! Atatürk! […] Yerdedir, göktedir, sudadır, alandadır, diktedir, pusudadır. Görünmezi görür! Bilinmezi bilir! duyulmazı duyar! Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer! Her şeyde Atatürk! Elimizi yüzümüze, gönlümüzü özümüze kapıyoruz. Biz sana tapıyoruz! Biz sana tapıyoruz! […] Varsın, Teksin, Yaratansın! Sana bağlanmayanlar utansın!”
Bu kutsama ve yüceltme edebiyatı bugünden bakıldığında inanılması gerçekten çok zor bir hal almıştır. Yüceltme edebiyatı merkezinde bir peygamber hatta bir ilah olarak Atatürk’ün olduğu yeni bir din üretme noktasına kadar gitmiştir. Bu konuda yapılmış epey çalışmada epey ayrıntı bulunabilir, o yüzden burada daha fazla örnek vererek uzatmayalım. Sadece Kemalizm’in Türklerin İslam’a alternatif yeni bir din olarak tasarlandığı ve Atatürk’ün sağlığında bu tür lafların çok kolaylıkla telaffuz edildiği bir atmosferin oluşmuş olduğunu söyleyebiliriz.
Bunu bugünden birçok kişinin aklının alması zor olabilir ancak bu konuda Can Atalay’ın Türk’e Tapmak, Seküler Din ve İki Savaş Arası Kemalizm isimli kitabı (İletişim Yayınları, 2018) insan aklının alması zor olanın nasıl bir gerçek olarak yaşanmış olduğunu gösteriyor.
Tek parti, tek adam ve tek tarih teşebbüslerinin vardığı nokta Atatürk kültünün dinsel bir işlev kazanmasıdır. Onu ilah olarak niteleyenler gibi yarım ilah, peygamber veya mitolojik bir kurtarıcı, yaratıcı kahraman olarak niteleyen edebiyat neredeyse bir olağan edebiyat haline gelmiştir.
Böyle bir atmosferin insanların gönüllü katılımıyla gerçekleştiğini elbette söylemek mümkün değil. Başta istiklal mahkemeleriyle, takrir-i sükûn kanunuyla, idamlarla ve ağır yaptırımlarla bastırılan muhalefetin sonunda alkışlamaya, söyleme katılmaya zorlamanın ince teknikleri devreye girer ve herkes gönüllü veya gönülsüz alkışa ve tezahürata katılır. Böylece devletin bakış açısı ve dini halkın bakış açısı ve dini haline gelir.
Ama söyleme katılanların niteliğine bakıldığında bu dönemde sadece şehirli halkın, yani toplumun en fazla yüzde yirmisini oluşturan bir kesimi arasında kaldığını da tespit etmek mümkündür. Nitekim ilk ve ikinci çok partili denemelerde şok edici bir biçimde göze çarpan ihtimal, CHP’nin iktidardan halkın hür oylarıyla devrileceğidir.
Mustafa Kemal hakkındaki bu kültleştirme, ona tapınma derecesindeki bu yüceltme edebiyatının onun iradesi dışında yapıldığına dair savunmacı bir Kemalist edebiyat da vardır. İşin doğrusu heykellerin tarihine, bu yüceltme edebiyatını yapanların özelliklerine ve kendisine olan yakınlığına bakıldığında bu çok gereksiz ve temelsiz bir edebiyattır. Heykellerle oluşturulan kültleştirme bizzat kendisi tarafından daha Cumhuriyet’in kuruluşunun ilk yılından itibaren alabildiğine agresif bir biçimde ülkenin her tarafında uygulanmaya başlanır.
Üstelik bu, daha önce de dediğimiz gibi Türk toplumunun heykel-karşıtı gelenek ve inançlarına adeta meydan okurcasına yapılır. Toplum bir şahsı ne kadar benimserse benimsesin, kendisine ne kadar şükran duyarsa duysun, bu duygularını onun heykelini dikerek ifade etme geleneği bu topluma çok yabancıdır. Dolayısıyla Mustafa Kemal için heykelleri bu milletin dikmiş olduğuna dair bir savunmacı yaklaşımın hiçbir temeli yoktur.
Birçok şehirde heykeller kampanyalarla halktan toplanan paralarla yapılmıştır, ama bu kampanyalara yine resmi zevat öncülük etmiştir ve neticede Mustafa Kemal kendi heykellerinin bütün yurt sathında meydanlarda, okullarda, resmi dairelerde yaygınlaşmasını sağlamıştır. Zaten Nutuk’ta Millî Mücadele sürecinin neredeyse tek aktörü, tek yöneticisi ve tek kahramanı olarak takdim edilen kahramanın mitolojik imgesini heykeller tamamlayıcı anıtlaştırıcı bir etki de yapar. Bu anıtlar aynı zamanda periyodik olarak, günlük, haftalık veya özel günlerde yapılan törenlerin merkezine konularak her gün herkesin zihnine takdis ile kazınmış olur.
Beyan Yayınlarının Tarihin Gerçek Yüzü serisinden çıkan Cumhuriyetin ilk Yılları: Demokrasi mi Diktatörlük mü? kitabımızla Muharrem Coşkun’un Kemalizm Din mi İdeoloji mi? Başlıklı kitabında daha detaylı bilgiler mevcuttur.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:64
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 27 Haziran 2026 04:10 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















