Vicdanların derinliklerinde… Taha Kılınç
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi paylaşıyor.
I.
Saraybosna’nın üst mahallelerinden birinde, küçük bir Osmanlı camisinin kapısındayız. Akşam ezanı okunmak üzere. İçeri girmeden önce, kapıda ayaküstü selamlaştığımız yaşlıca bir Boşnak amca, İstanbul’dan geldiğimizi fark edince hızlı hızlı cümleler kurmaya başladı. Kendisi Türkçe veya İngilizce bilmediğinden, biz de Boşnakça anlayamadı-ğımızdan, iletişim kuramadık. En sonunda “Tüh sana!” der gibi bir el işaretiyle içeri girdi. Ezanı okudu, kameti getirdi. Namaz çıkışında, içerideki kadınlı-erkekli cemaat, kapının önünde koyu bir sohbete girişti. İçlerinde, Türkçeyi mükemmel surette konuşan Prizrenli bir teyze de vardı. Kendisine “Ne olur amcaya sorar mısınız, girişte bize ne demek istedi” ricasında bulundum. Adama döndü, söylediklerini dinledi, sonra bize tercüme etti: “Burası sizin ecdadınızın yaptırdığı cami. Madem İstanbul’dan geldiniz, burada şimdi ezanı okumak da size düşer!”
II.
Fas’ın Marâkeş şehrinde bir oteldeyiz. Resepsiyondaki çocuk benim tarihe ilgimin olduğunu keşfedince, harika bir jestte bulundu: “Kutubiye Camii’nin minaresine çıkmak ister misin?” İstemez miyim? Hem de nasıl! “O zaman, namaz vaktinde camiye git. İmamın tam arkasında, müezzin Şeyh Hasan’ı göreceksin. Namazdan sonra herkes dışarı çıktığında, kendisine minareye çıkmak istediğini söyle.” Bu kadar mıydı? Evet, bu kadar. Camiye gittim. Şeyh Hasan’ı buldum. Kendisine, resepsiyondaki çocuğun sözlerini tekrarladım. Gülümsedi. Birlikte herkesin dışarı çıkmasını bekledik. Sonra iç avludan minarenin olduğu kısma yürüdük. Kilidi açtı, “Buyur, yukarıda dilediğin kadar kalabilirsin. İnerken bana haber ver, tekrar kapıyı kilitleyeceğim” dedi. Minareden doyumsuz bir Marâkeş manzarası vardı. Bol bol fotoğraf ve video çektim. Bana bu sıra dışı ânı yaşatan şifre iki kelimeden ibaretti: “İstanbul’dan geliyorum!”
III.
Ürdün’ün başkenti Amman’da bir taksiye bindik. Vasatu’l-Beled’den otelimizin olduğu bölgeye doğru gideceğiz. Kelime kelime başlayan konuşma, Türkiye’den ve İstanbul’dan geldiğimiz anlaşıldığında bu defa gürül gürül bir muhabbete dönüşüyor. Taksici de İstanbul’a gitmiş ve elbette çok beğenmiş. Boğaziçi’ni ve tarihî eserleri anlatmakla bitiremedi. Öylesine heyecanla ve şevkle konuşuyordu ki, adeta yolculuğumuz bitmesin diye yolları uzatıyor, ara sokaklara girip çıkıyor gibiydi. Nihayet hedefimize ulaştık. İnerken kendisine uzattığımız parayı almadı.
Ne kadar uğraştıysak da kabul ettiremedik. Paramız, kalplerimizin arasındaki o heybetli köprüde geçer akçe değildi.
IV.
Kudüs’te, yatsı namazı için Mescid-i Aksâ’nın ana kapısından içeri giriyoruz. Kendisini hiç tanımadığım, beni de şahsen tanımayan yaşlıca bir Filistinli, yakama yapıştı. “Yahu kardeşim, şunu şunu neden yapıyorsunuz? Şunları şunları niçin yapmıyorsunuz?” şeklinde bir dizi eleştiri ve talep sıraladı. Söylediklerinin tamamı ya siyasetçileri ya da diplomatları ilgilendiren şeylerdi. Ama muhatabımın umurunda değildi kimi ilgilendirdiği. Ben Türkiye’den geliyordum ve Mescid-i Aksâ’daydım ya, işte artık muhatap bendim. Beni öylesine “mekânın sahibi” olarak görüyordu ki, kimliğim veya mesleğimden çok, Türkiye’den geliyor oluşum yeterliydi onun için.
V.
Buhara’da iç avlusunun genişliğiyle bizi şaşırtan büyük bir Özbek konağındayız. Ev sahiplerimizle kısa süre önce tanıştık. Ama bizi bırakmadılar, illa ağırlamak istediler. Gecenin bir vakti olmasına rağmen, önümüze mükellef bir sofra kuruldu. Öylesine ilgili ve cana yakınlar ki, adeta lokmaları ağzımıza kendi elleriyle sürecek, çiğnememize bile yardım edecekler. Nanlar, samsalar, pilavlar, salatalar, şirinlikler, gök çaylar… Hayatımda oturduğum en lezzetli sofralardan biriydi. İzzet u ikramın sebebi yine aynıydı: Türkiye’den geliyor olmak.
***
İslâm coğrafyasının neresine gidersem gideyim, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmanın haklı gururunu, şükrünü ve her türlü avantajını yaşıyorum. Muhataplarımın gözlerinin içinde hep aynı sevinci, coşkuyu ve mutluluğu okuyorum. Vicdanların derinliklerinde ve hafızaların en muhkem noktalarında, sarsılmaz bir yerimiz olduğunu görüyorum.
Ve her seferinde İstanbul’a dönerken, aynı duaları tekrarlarken buluyorum kendimi:
“Rabbim, bizim için sana açılan elleri ve kıpırdayan duaları geri çevirme. Bizi Müslüman kardeşlerimizin hüsnüzannına ve beklentilerine layık eyle. Daha çok ve azimle çalışabilmemiz için ufuklarımızı, gönüllerimizi ve ellerimizi genişlet.” Âmin.
Görüntülenme:69
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 05 Ocak 2026 04:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar



















