Ankara24.com
close
up
Vahdet i vücûd meselesi (7) Ömer Türker

Vahdet i vücûd meselesi (7) Ömer Türker

Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com haber yayımlıyor.

Vahdet-i vücûda yönelik Teftâzânî’nin yönelttiği eleştirilerden biri, Allah’ın vücûd (varlık) diye bir adının naslarda geçmediği, bir kimsenin kendi zannından hareketle Allah’a vücûd ismini veremeyeceği şeklindedir. Bu eleştiri, İslam’ın özellikle erken döneminde canlı olan bir tartışmanın, kulların Allah’a bir isim verme ehliyetinin bulunup bulunmadığı tartışmasının, bir devamıdır. Özellikle Mutezile ile Ehl-i sünnet âlimleri arasında yoğun tartışmalara konu olan bu meselede Ehl-i sünnet cenahındaki

Vahdet-i vücûda yönelik Teftâzânî’nin yönelttiği eleştirilerden biri, Allah’ın vücûd (varlık) diye bir adının naslarda geçmediği, bir kimsenin kendi zannından hareketle Allah’a vücûd ismini veremeyeceği şeklindedir. Bu eleştiri, İslam’ın özellikle erken döneminde canlı olan bir tartışmanın, kulların Allah’a bir isim verme ehliyetinin bulunup bulunmadığı tartışmasının, bir devamıdır. Özellikle Mutezile ile Ehl-i sünnet âlimleri arasında yoğun tartışmalara konu olan bu meselede Ehl-i sünnet cenahındaki hâkim tavrın, Allah’ın isimlerinin ancak Allah tarafından verilebileceği görüşüdür. Fakat İbnü’l-Arabî söz konusu olduğunda tartışmanın ekseni farklılaşmaktadır. Zira Varlık’ın Hak olduğunu söylemek, gerçekte Allah’a yeni bir isim atfetmek değil, insanların apaçıklıkla bildiği ve vücûd veya varlık adını verdiği şeyin Hakk’ın kendisi olduğunu ifade etmek demektir. Gerçi İbnü’l-Arabî’ye göre zaten bütün isimler Hakk’a aittir ve tartışma bu açıdan ele alındığında derinleşmekte ve tekrar varlık olmak bakımından varlığın Hak olmasının ne anlama geldiğine dönmektedir. Lakin münhasıran vücûd isminin Hakk’a izafesinin bu şekilde daha kolay bir açıklamasını yapmak mümkündür. Nitekim buna benzer bir durum, özellikle İbn Sînâ felsefesinden sonra felsefe, kelam ve tasavvuf metinlerinde kullanılan Vâcibü’l-vücûd (Zorunlu Varlık) ifadesinin Tanrı için kullanılması da bu kabildendir.

Bilhassa İmâm Rabbânî tarafından dile getirilen önemli eleştirilerden biri, ayân-ı sâbitenin ezelî oluşudur. Daha önceki yazılarda belirtildiği üzere ayân-ı sâbite, şeylerin Hakk’ın ezelî ilmindeki hakikatlerine tekabül eder. İbnü’l-Arabî’nin ayân-ı sâbite hususundaki görüşleri, bir nesnenin özdeşliğini koruyarak muhtelif seviyelerde nasıl tahakkuk edeceğini ve bütün bu tahakkukların insan bilgisine hangi şartlarda konu olacağını açıklayan derin bir teoriyi barındırır. Ona göre ayân-ı sâbite, zaten Allah’ın ilminin muhtevasını ve var oluşun muhtelif seviyelerinde mevcudiyet kazanan şeylerin suretlerini (formlarını) oluşturur. Allah’ın ilmi sonradan var olmayacağına göre ayân-ı sâbitenin de ezeli olması gerekir. Burada eleştirmenlerin belki dikkate almakta zorlandığı belki de girmekten imtina ettiği oldukça ince bir nokta vardır: Allah’ın söz gelişi şu anda var olan Ali şahsına dair bilgisi, sonradan oluşmuş değildir, Allah ezelî ve ebedî olduğuna göre O’nun ilmindeki Ali bilgisi de ezelî ve ebedî olmak zorundadır. Pekâlâ, Allah’ın ezelde bildiği Ali sureti ile şu anda var olan Ali arasındaki irtibatı sağlayan nedir? Bir insan ferdi olarak Ali var oluşun bir yığın haline konu olmaktadır. Bu haller, bir bilgide suret olarak bulunan Ali anlamında bulunmaz. Ayrıca Ali, insan türünün bir üyesi olduğundan Allah’ın insana dair bilgisi Ali’yi, canlıya dair bilgisi insan ve Ali’yi, cisme dair bilgisi canlı, insan ve Ali’yi kapsar. Var oluşun ve bilginin muhtelif seviyelerinde Ali’nin bunca farklı durumlarda tahakkuk etmesine rağmen özdeşliğini koruyan nedir? İşte İbnü’l-Arabî’nin ayân-ı sâbitesi birinci aşamada bu sorunu çözer. Eğer bu görüşten dolayı İbnü’l-Arabî tekfir edilecekse bundan daha keskin bir görüş olan ve neredeyse Fahreddin er-Râzî sonrasında bütün kelamcı ve filozoflarca kabul edilen nefsü’l-emr teorisini benimseyenlerin toptan tekfir edilmesi gerekir. Nefsü’l-emr teorisinin ayrıntısına girmeyeceğim ama ayân-ı sâbite görüşünden dolayı İbnü’l-Arabî’nin dehşet verici bir hataya düştüğünü söyleyeceksek bir yığın Ehl-i sünnet kelam âliminin benzer hataya düştüğünü de söylememiz gerekir. Tabii ki bu yargılar, bir tür dinî sapkınlık kapsamında görülen hatalar için geçerlidir. Aksi halde nazarî bir mesele olarak konuyu tartışıp İbnü’l-Arabî veya başka bir âlim ve düşünürle aynı kanaate varmayabiliriz ve buna hakkımız da vardır.

Ayân-ı sâbite teorisinin ikinci aşamada çözdüğü sorun, mevcutların çeşitlenmesi problemidir. Çok kısaca bu sorun şöyle ifade edilebilir: Hak varlıktan ibaret olduğuna ve mevcutlar da Hakk’ın nispetleri olduğuna göre mevcutların çeşitlenmesini ve birbirinden farklı sayısız mevcudun var olmasını mümkün kılan şey, Hakk’ın ezelî ilmindeki sâbit aynlardır. Ayân-ı sâbite, muhtelif mertebelerde o mertebelerin gereğine uygun olarak tahakkuk ederek Hakk’ın nispetlerinin farklılaşmasını sağlar. Aslında bu şekilde görüldüğünde bunda eleştirilecek ne var diyebilirsiniz. Kelam geleneğinin duyarlılıklarıyla yaklaşıldığında bu görüşün eleştirilmesi gereken tarafı, ilâhî kudretin hem yönünü hem etki etme derecesini hem de etkinin muhtevasını ilâhî iradeden bağımsızlaştırarak Hakk’ın ilminde olduğunu bile söylesek ezelî bir surete bağlamaktır. Kelamcı yaklaşımı, böylesi bir tasarrufu bir yandan ilâhî iradeyi etkisizleştirmek diğer yandan da hiçbir form ve sınırlama kabul etmeyen ilâhî kudreti sınırlamak olarak değerlendirir.

Oldukça özetle ifade ettiğim bu teoride kanaatimce İbnü’l-Arabî’nin yaklaşımı ile kelamcıların yaklaşımlarının -biri diğerinin altına yerleştirilmedikçe- uzlaştırılma imkânı yoktur. Nitekim İbnü’l-Arabî sonrasında kelamcıların yaklaşımı ile vahdet-i vücûdu uzlaştıran düşünürlerin benim bildiğim kadarıyla neredeyse tamamı, kelam ve felsefenin izahını nazarî aklın ulaşabileceği son seviye kabul edip vahdet-i vücûdu insan ruhunun mücahede yöntemiyle ulaşabileceği en üst idrak kabul etmiştir. Pek az âlim, vahdet-i vücûdu bilhassa kelama yaklaştırarak kabul edebilmiştir. Buradaki yaklaşım farkının sebebi şudur: İrade, kelamcıların iddia ettiği gibi var oluşun en üst seviyesinde yani Tanrı’da bulunan bir sıfat veya özellik midir yoksa filozofların iddia ettiği gibi ruh veya nefs sahibi cisimlerin bulunduğu varlık seviyesinde ortaya çıkan bir özellik midir? Aslında Helenistik dönem de dâhil bütün metafizik tarihinde gördüğümüz büyük ayrışmaları bu soruya verilen cevaba bağlayabiliriz. İster Yahudi ister Hıristiyan ister Müslüman olsun kelam gelenekleri, ilâhî zâtın bizim bildiğimiz anlamda iradesi olduğunu ısrarla savunmuşlardır. Modern Batı felsefesinin filozof tipini değiştirdiği döneme kadar filozoflar da bütün görüş ayrılıklarına rağmen bu hususta tutarlı bir tavır sergilemiştir. Hatta Derscartes ile başlayan modern Batı felsefesinde bu tavrın aksine görüşlerin ortaya çıkmasının sebebi, Batı’da bilhassa Kıta Avrupa’ında yetişen Descartes, Spinoza ve Leibniz gibi filozofların Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Bâcce ve İbn Rüşd tipinde saf filozof değil, Fahreddin er-Râzî ve takipçileri tipinde mütekellim-filozof olmalarından kaynaklanır. Bu sebeple Descartes sonrasında Hegel’e kadar Avrupa’da yetişen filozofların kahir ekseriyeti, meşrep farklılıklarına bağlı olarak bizim Tûsî, Kâtibî, Teftâzânî, Cürcânî ve Fenârî gibi müteahhirûn dönemi düşünürlerimize benzerler.

Özetle vahdet-i vücûd iradeyi, zorunluluğun aşağı varlık mertebesindeki bir uzantısı kabul ederken kelamcılar, iradeyi yegâne ilke kabul edip var oluşun hiçbir seviyesinde kelimenin hakiki anlamıyla zorunluluk bulunmadığını, zorunluluğun bir alışkanlık olduğunu düşünür. Açıkçası bu, nazarî seviyede bir görüş ayrılığıdır, dinî akideleri saptırmakla ilgisi yoktur. Kanaatimce bu, düşünce tarihi duyarlılıklarıyla bakıldığında nazarî bir tartışma iken dinî nasların tevilindeki duyarlılıklar açısından bakıldığında bir yorum farkından ibarettir. İster kelamcıların ve İmâm Rabbânî’nin düşündüğü gibi ilâhî irade ve kudretin, muhtevasını bilemediğimiz ilimle sınırlanmasını uygun bulmayın ister Said Nursî’nin edebî ifadesiyle bunun “tevhidde istiğrak” (boğulma) olduğunu düşünün isterse vahdet-i vücûdcu sûfîlerin düşündüğü gibi Hakk’ın tevhidinin tam böyle olmasını gerektiğini düşünün mesele tevhidi anlama çabasında toplanır. Hz. Peygamber’in (sav) bir hadisinde buyurduğu gibi “Herkes ne için yaratılmışsa ona ulaştırılır”.

Önemli haberleri ve güncellemeleri kaçırmamak için Ankara24.com'ı takip edin.
seeGörüntülenme:281
embedKaynak:https://www.yenisafak.com
archiveBu haber kaynaktan arşivlenmiştir 22 Aralık 2025 04:05 kaynağından arşivlendi
0 Yorum
Giriş yapın, yorum yapmak için...
Yayına ilk cevap veren siz olun...
topEn çok okunanlar
Şu anda en çok tartışılan olaylar

Binlercesi nehir boyunca ilerlemeye başladı: Sürü nereye giderse yasak da oraya gidiyor Sözcü Gazetesi

21 Eylül 2026 01:03see179

Resmî Gazete Kararları 21 Eylül 2026 Pdf İndirme Ekranı: İşte Bugün Alınan Kararlar ve Yeni Yönetmelikler

21 Eylül 2026 01:21see176

Trump: Çok da uzak olmayan bir gelecekte çok büyük şeyler olacak

20 Eylül 2026 17:39see165

Kişi kendinden bilir işi Sözcü Gazetesi

22 Eylül 2026 00:06see163

Fenerbahçe de Oğuz Çetin den hakem tepkisi!

20 Eylül 2026 20:54see162

A Milli Futbol Takımı nda Fransa ve İtalya maçı mesaisi

22 Eylül 2026 00:42see158

Aleksey Batrakov: Şampiyonlar Ligi hayalim gerçek oldu

22 Eylül 2026 00:14see156

Porto: 3 Benfica: 1 MAÇ SONUCU (Portekiz Premier Ligi)

21 Eylül 2026 00:41see155

Olay yaratacak iddia! Sane, Okan Buruk u şikayet etti

20 Eylül 2026 17:50see152

Dağların tepesinde bir annelik hikâyesi

21 Eylül 2026 07:07see150

Tottenham, Icardi için kararını verdi

22 Eylül 2026 00:04see149

DUMRUL, REPMUS 2026 da uluslararası arenaya çıktı

22 Eylül 2026 00:26see148

Fon tasfiyelerinde süre uzatıldı Sözcü Gazetesi

21 Eylül 2026 00:16see147

Malatya’da korkutan çatı yangını

20 Eylül 2026 13:39see147

Dünyanın en iyi hava yolları belli oldu: Türkiye bakın kaçıncı sırada Sözcü Gazetesi

20 Eylül 2026 12:24see146

Fenerbahçe de İsmail Kartal: Bu kadar farkı tahmin etmiyorduk!

20 Eylül 2026 20:31see145

Oto galeri süsü verilen tefecilik ağına baskın! 7 kişi tutuklandı

20 Eylül 2026 21:48see145

Ali Rıza Demircan: Çıplaklık ahlakımızı çökertirken cinselliğimiz de köreltiyor

20 Eylül 2026 14:42see145

Emine Erdoğan, New York İklim Haftası açılışında konuştu

21 Eylül 2026 20:52see145

Tera Portföy den fon ödemeleri açıklaması: 300 milyar TL lik talep

21 Eylül 2026 01:07see143
newsSon haberler
Günün en taze ve güncel olayları