Mevlânâ kimdir, kim değildir? (2) Batı’nın Rûmî’si Bizim Mevlânâ’mız Değildir Mahmut Ay
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan verilere dayanarak haber yayımlıyor.
Mevlânâ, yaklaşık iki asırdır Batı’da “Rûmî” olarak tanınmaktadır. Ancak Rûmî olarak tanınan/tanıtılan hayâlî şahıs, gerçek Mevlânâ’dan çok farklıdır; onun İslam’dan olabildiğince soyutlanmış, filtrelenmiş ve çarpıtılmış hâlidir. Batı’da “Rûmî” olarak tanıtılan şairin Batı dillerine çevrilen şiirleri o ülkelerde en çok satılan şiir kitapları arasında yer almaktadır. Ancak o Rûmî bizim Mevlânâ’mıza pek benzememektedir. Batılılar, âdeta Mevlânâ’dan, Batılılaştırılmış bir Rûmî üretmişlerdir. Onların ürettiği Rûmî ile tarihte yaşayan Mevlânâ arasındaki fark hayal ile gerçek arasındaki fark gibidir. Mevlânâ, büyük bir İslam âlimi, mütefekkiri ve mutasavvıfıyken; Rûmî aşk ve hayata dair coşkulu şiirler yazmış olan bir Doğulu mistiktir. Mevlânâ, kendisini “Kur’an’ın kölesi, Muhammed Mustafa’nın ayağının bastığı yolun tozu” olarak nitelerken Rûmî’de ne Kur’an vardır ne de Muhammed Mustafa. Rûmî, bugün Batı’da çeşitli meditasyon âyinlerinde, kafe toplantılarında ya da düğünlerde aşka, hayata ve mutlu olmaya dair şiirleri okunan, dinî düşüncesi umursanmayan, İslamlığı hiç gündeme getirilmeyen neredeyse tüm inançları ve düşünceleri eşit şekilde gören bir mistik düşünür-şair olarak tanınmaktadır. Gerçek Mesnevî’deki ilâhî aşkın yerini muhayyel Mesnevî’de erotik aşk, marifet şarabının yerini ise içki almıştır. Bu sebeple günümüz Batı’sında sevgililerin birbirlerine hediye ettikleri bir kitaba dönüşmüştür. Hâsılı; 20. asırda Batı’da bazı entelektüellerin hayal âleminden doğan Rûmî, 13. asırda Belh’te Mümine Hatun’dan doğan Mevlânâ Muhammed’e benzememektedir.
Mevlânâ’yı ilk keşfeden Batılılar, 19. yüzyılda İstanbul’daki diplomatlar olmuştur. 19. asırdan itibaren başta Mesnevî olmak üzere onun eserleri pek çok Batı diline çevrilmiş, onun hakkında pek çok kitap yazılmıştır. Hegel’den Jung’a, Camphell’den Fromm’a pek çok entelektüel Mevlânâ’dan övgüyle söz etmiş ve onun şiirlerinden alıntılar yapmışlardır. Ancak onu kendi kavramlarıyla tanımlamaya çalışmışlardır daima. Onlara göre Mevlânâ ya panteisttir ya manişeist; ya dinler üstü mistik bir şairdir ya da hümanist bir düşünür (Detaylı bilgi için bk. F. Lewis, Mevlânâ, s. 565-82). Fakat bir türlü “Müslüman bir bilge” olarak nitele(ye)memişlerdir onu. Sanki böyle büyük bir dehâya, böyle engin bir ufka Müslümanlığı yakıştıramamış gibidirler. Mevlânâ’yı gayet iyi bilen ve onun hakkında yazdığı eserlerde Batı’daki Mevlânâ algısının yanlışlığına dikkat çeken A. Schimmel’in ifade gibi Batı’da Rûmî’nin kendisiyle özdeşleşen şiirlerinden biri şudur: “What shall I do, O ye Muslims, for I do not know myself anymore; I am neither Christian, nor Jew, nor Zoroastrian, nor Muslim (Ey Müslümanlar! Ne yapayım; ben kendimi bilmiyorum artık/Ben ne Hristiyanım ne Yahudiyim ne Zerdüştüm ne de Müslümanım).” İlginç olan şudur ki kendisiyle neredeyse özdeşleşen bu şiir Mevlânâ’ya ait değildir (Bk. A. Schimmel, The Triumphal Sun, s. 311).
Mevlânâ’yı Batı’da herkes olumlu karşılamamıştır. Bazı Hristiyan din adamları onun Batı’da tanınması ve kabul görmesinden rahatsız olmuş; onun ve diğer sûfîlerin vahdet-i vücûd anlayışını Hristiyanlık açısından zararlı görmüş ve “Hristiyan Mistisizmi” adıyla kitaplar yazarak “Mistisizm arıyorsanız, onu başka yerde değil Hristiyanlıkta arayın!” demek istemişlerdir. (Detaylı bilgi için bk. F. Lewis, age, s. 566-7).
İngilizce’ye Redhouse, Nicholson ve Arberry tarafından Farsça aslından çevrilmiş olan Mesnevî, 1980’lerde çok farklı bir çeviriye maruz kalmıştır. Farsça tek kelime dahi bilmeyen, İngiliz Edebiyatı alanında öğretim üyeliği yapan ve bazı şiir kitapları olan Coleman Barks, Mesnevî’nin mevcut İngilizce çevirilerinden faydalanarak yepyeni bir Mesnevî çevirisi üretmiştir. Bu çeviride âyetler, hadisler ve İslâmî kavramlar tamamen filtrelenmiş ya da modern Batılı insanın kavramlarıyla çevrilmiştir. Gazeteci Rozina Ali, Barks ile yaptığı görüşmede kendisine neden böyle bir çeviri yöntemi kullandığını sormuş, Barks ise bunu kasıtlı olarak yapmadığını, sadece modern okuyucunun kolay anlayabileceği, herkese hitap eden ve şiirsel yönü baskın bir çevirinin ortaya çıkmasını istediğini söylemiştir. (Bk. https://www.newyorker.com/books/page-turner/the-erasure-of-islam-from-the-poetry-of-rumi). Bu çevirinin en bariz vasfı, New Age Movement (Yeni Çağ Hareketi) ideolojisinin Mesnevî’ye tatbik edilmesidir. Bir diğer önemli sorun da ilâhî aşkın beşerî/erotik aşka indirgenerek çevrilmesi ve böylece metnin bağlamının tamamen değişmesidir. Bu konuda sanırım şu örnek kâfi gelecektir: “Eğer Sevgili’yi bulamamışsan niçin O’nu aramıyorsun? Eğer O’nu bulmuşsan niçin neşelenmiyorsun?” şeklinde çevrilmesi gereken şiirin Barks tarafından yapılan çevirisinin Türkçe karşılığı şudur: “Eğer seninle yaşayan bir kadına sahip değilsen niçin aramıyorsun? Eğer bir kadına sahipsen niçin tatmin olmuyorsun?” (Barks’ın bu ve benzeri tuhaf çevirileri için bk. https://www.dar-al-masnavi.org/corrections_popular.html#11.)
Batı’da Mevlânâ’yı Rûmî versiyonuyla tanıyan avam tabaka, belki masum olabilir. Ama onu bu şekilde tanıtan entelektüeller pek masum değildir. Onların, Mevlânâ’yı ve onun düşüncelerini İslam’dan bağımsız görmeye ve göstermeye çalışmalarının üç temel sebebi olabilir: 1. Tamamen ideolojik bir bakış açısının ve klasik bir oryantalist okumanın sonucunda İslam’ın evrensel değerler, düşünceler ve eserler üretemeyeceğini varsayarak, onun gibi evrensel düşünceler üretebilen bir dehânın İslam’ın mahsulü olamayacağını vehmeden kültürel kibir, entelektüel bağnazlık ve akademik körlük. Zira Batılılara göre Mevlânâ, “İslam’ın mahsulü” olan bir mistik değil, “İslam’a rağmen” kendine mahsus bir mistik düşünce oluşturmuş özgün, muhalif ve sıra dışı bir düşünür-şairdir. 2. Manevî bir boşluk ve bunalım içindeki modern Batı insanının manevî/spiritüel ihtiyaçlarına cevap verecek bir mistik figür üretmek ve bu üretimden maddî olarak yararlanmak (Barks’ın Rûmî çevirileri yüz binlerce adet satılmıştır ve mütercimin kendisinin de Rûmî hakkında yaptığı konuşmalardan ciddi kazanç elde ettiği anlaşılmaktadır. (Bk. F. Lewis, age, s. 667). 3. Batı’da Hristiyanlığın gittikçe zayıfladığını gören bazı “mistik görünümlü kurnaz” tiplerin, durumdan faydalanmaya çalışarak insanlara “yepyeni” ve “sımsıcak”, insana yalnızca sevgi ve barış şarkıları söyleten, tanımadığı insanlarla el ele neşeli danslar ettiren, insana “anlık mutluluk” yaşatan, bir çeşit grup terapisi sunan, kurumsal hiçbir dinle bağlantısı olmayan, tamamen kendine özgü bir Yeni Çağ Spiritüalizmi üretme heveslerine Mevlânâ’yı da âlet etmeleri. “Tanrı’sız bir din, imansız bir ahlâk” önerisiyle ortaya çıkan “kendini iyi hissetme” dini diye isimlendirebileceğimiz bu Yeni Çağ spiritüel akımlarının neredeyse tamamı Rûmî’ye saygı duyar, ona atıflar yaparlar. Hatta kendisini kısmen Hinduizm’e kısmen de tasavvufa nispet eden bazıları Mevlevî semâının tahrif edilmiş hâli diyebileceğimiz “evrensel barış dansları” adıyla oldukça eğlenceli görülen bazı ritüeller icat etmişlerdir.
Batı’da Mevlânâ’nın Rûmî’leştirilmesinin sebebi ne olursa olsun sonucu aynıdır: Spiritüel sömürgecilik. Batı, tıpkı dünyadaki yeraltı kaynaklarını sömürdüğü gibi, İslam dünyasındaki büyük bir manevî hazineyi de tamamen pragmatist bir anlayışla Batılı insanın işine yarayacağı şekilde sömürmek ve tüketmek istemektedir.
Meseleye bir de şu cihetten bakalım: Mevlânâ dini, kültürü, ırkı, cinsiyeti ve mizacı ne olursa olsun insandaki evrensel boyutu son derece derinden kavramış bir âriftir. İşte bu yönü dolayısıyla dünyanın dört bir yanında her milletten ve dinden insan, onun şiirlerinde kendisine ait bir şeyler bulabilmektedir. Nicholson’un da dediği gibi “herkes onda kendi damak tadına uyacak bir şeyler bulur” (F. Lewis, age, s. 597). Dolayısıyla Müslüman olmasa da Batı insanının Mevlânâ gibi âriflerin sözlerine ve düşüncelerine ihtiyacı elbette vardır. Peki, Batı insanının Mevlânâ’yı, muhayyel Rûmî üzerinden tanımasının hiçbir faydası yok mudur? Barks’ın çevirileri sonrasında Amerika ve Avrupa’da ciddi bir Rûmî hayranlığı oluştuğu muhakkaktır ve bu hâliyle dahi Batı insanının, hayata ve insana dair ondan çok şey öğrendiği söylenebilir. Ancak Mevlânâ’nın Rûmî’leştirilmesi, bir tahriftir ve her tahrif hakikatin çarpıtılmasıdır. Hakikate ihanetten fayda beklenemez. Yalnız burada istisna kabilinden bazı güzel örneklerin de olduğunu kaydedelim. Şöyle ki, Batı’da Rûmî circle (halka)lar yaygındır. İnsanlar okuma grupları oluşturarak periyodik olarak Rûmî’den şiir okumaları yaparlar. Bu okumalar dolayısıyla onun aslında Müslüman bir bilge olduğunun farkına varan ve onun vesilesiyle İslam ile müşerref olan insanlar da çıkmaktadır. Fakir, bu şekilde ihtida etmiş insanlar tanıdım. Yani Mevlânâ, Rûmî hâliyle dahi hidayete vesile olabilmektedir.
Maalesef memleketimizde bazılarının, Anadolu’nun evlâdı olan Mevlânâ’mızı Batı’nın Rûmî’si üzerinden öğrendiğini görüyoruz. Mevlânâ’nın filtrelenip Rûmî’leştirilmesi Batılıların bakış açısından uygun bir tercih olabilir ama bizim insanımızın, Mevlânâ’mızı onların Rûmî’si üzerinden öğrenmesi büyük bir talihsizliktir. Bu ya kültürel aşağılık kompleksinin ya da seküler bir Mevlânâ üretmeye çalışmanın ürünüdür.
Üzücü olan şudur ki Hz. Mevlânâ, bu toprakların insanıdır. Onu en iyi bilen ve tanıyanların da bu toprakların insanları olmaları gerekir. Dolayısıyla Batılıların ürettiği Rûmî’nin Mevlânâ’ya benzemediğini, onun İslam’ın ana sınırlarının dışına çıkarılmaması gerektiğini en güçlü bir şekilde bu toprakların insanlarının dile getirmesi beklenirdi. Bu gerçeği dile getirenler var elbette ancak yeterli olduğu pek söylenemez.
Yazının ana konusu gereği Batı’nın Mevlânâ’yı tahrif etmesine ağırlık verdik. Fakat büyük bir memnuniyetle şunu ifade edelim ki aynı Batı’dan, Mevlânâ’yı bizden çok daha iyi bilen ve anlayan, onun fikirlerinin ışığıyla İslam’ı bulan ve yaşayan çok kıymetli ilim adamları da çıkmıştır. Onlar, Mevlânâ’nın kim olduğunun pekâlâ farkındadırlar. Mesela bunlardan biri olan Amerikalı mühtedi W. Chittick, Mevlânâ’nın dünya tasavvuru ve düşünce ufkunun, Kur’an, sünnet ve tasavvuf tarafından inşa edildiğini şöyle ifade eder: “Tıpkı Dante’nin düşünce evreninin İsa, İncil ve Kilise tarafından kurulmuş olması gibi Rûmî’nin dünya tasavvurunu da Kur’an ve Müslüman veliler inşa etmiştir.” (W. Chittick, Sufi’nin Aşk Yolculuğu, s. 22).
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:53
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 09 Ocak 2026 04:03 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















