Kızıl Kaftan: Türklerin kılıçla tanıştığı İslam ve Kerbela dan bugüne
Ankara24.com, Halktv kaynağından alınan verilere dayanarak açıklama yapıyor.
“Kerbela, benim için yalnızca tarihsel ya da teolojik bir kırılma değildir; ahlaki bir eşiktir.
Kerbela’dan sonra mesele 'kimin hangi milletten olduğu' olmaktan çıkar ve çok daha yalın bir soruya dönüşür: Zulmün neresindesin?”
“Romanın, okurun bugünkü inanç sistemiyle bir problemi yoktur. Ama buraya nasıl gelindiğinin bilinmesini ister. İnancın hangi tarihsel koşullarda, hangi bedeller ödenerek ve hangi değerler üzerinden şekillendiğini hatırlatmak ister. Okurun, atalarının yalnızca neye inandığını değil; nerede durduğunu, neye itiraz ettiğini ve hangi bedelleri göze aldığını da bilmesini amaçlar.”
Yazar Doç. Dr. Ömer Çağlar Yılmaz ile çok satanlar listesindeki Kızıl Kaftan romanını konuştuk.
Kızıl Kaftan kitabının yazarı Doç. Dr. Ömer Çağlar Yılmaz(solda), Şahin Aybek (sağda)KIZIL KAFTAN KISA SÜREDE ÇOK KONUŞULAN BİR ROMAN OLDU. BU KİTABI YAZMA İHTİYACI NEREDEN DOĞDU?
Kızıl Kaftan, ülkede hâkim olan resmî tarih anlatısıyla aramdaki mesafeden doğdu.
Türkiye’de Türklerin İslam’la tanışması ve İslamiyet’e geçişi çoğunlukla 751 Talas Savaşı ile başlatılır; tek tanrılı inançların benzerliği üzerinden, Çin’e karşı Abbasilere duyulan bir yakınlıkla İslam’ın “gönüllü” biçimde benimsendiği anlatılır.
Oysa biliyoruz ki bu karşılaşma Talas’tan yaklaşık 80 yıl önce başlar ve anlatılageldiğinden çok daha sert, sancılı ve çatışmalı bir süreçtir.
Ama sorun yalnızca tarihsel bir yanlışlık değil.
Sorun, tarihle ilgili anlatılarımızın büyük bölümünün ya kazananların diliyle kurulması ya da resmî aklın süzgecinden geçirilmesidir. Fetihleri, zaferleri, büyük isimleri biliyoruz; fakat bu kararların bedelini ödeyen insanları çoğu zaman ya görmüyoruz ya da bilinçli biçimde sessizliğe gömüyoruz.
Benim derdim tam olarak bu kör noktaydı.
Bu romanı yazarken şunu daha net fark ettim:
Tarih, yalnızca olmuş bitmiş olaylar bütünü değildir; bugünün zihniyetini kuran bir hafıza alanıdır. Ne anlattığımız, neyi sessiz bıraktığımız; bugün güce, devlete, itaate ve adalete nasıl baktığımızı da belirler. Kızıl Kaftan, işte bu sessiz bırakılan alanlara bakma ihtiyacından doğdu.
Bir de kişisel bir motivasyon vardı.
Tarihten söz ederken çok kolay taraf oluyoruz ama geçmişin bedellerini konuşmakta isteksiz davranıyoruz. Güç, düzen, fetih ve kutsallık gibi büyük kavramlar devreye girdiğinde, insan hayatının nasıl kolayca harcanabildiğini görmek istedim. Bunu sloganla ya da tezle değil; bir insanın hikâyesi üzerinden anlatmak istedim.
Kızıl Kaftan bu yüzden ortaya çıktı.
Bir haklılık iddiası kurmak için değil;
okuru şu soruyla baş başa bırakmak için:
“Bu hikâyenin neresindeyim ve hangi bedeli görmezden geliyorum?”
ROMANIN MERKEZİNDE GÜÇLÜ BİR KADIN KARAKTER VAR. KABAC HATUN NASIL BİR FİGÜR?
VE BU FİGÜRÜ, ROMANDA KARŞISINA YERLEŞTİRDİĞİNİZ KUTEYBE BİN MÜSLİM GİBİ TARİHSEL BİR GÜÇ ODAĞIYLA BİRLİKTE DÜŞÜNÜRSEK, NASIL BİR KARŞITLIK KURMAK İSTEDİNİZ?
Kabac Hatun, bugünün kavramlarıyla “idealize edilmiş” bir kadın figürü değil.
Boş hayaller kuran, slogan atan bir kahraman da değil; ama tam da bu yüzden güçlü.
Koşullarla kavga eden, hayatta kalmaya çalışan; onurunu, çocuklarını ve içinde yaşadığı düzeni aynı anda korumaya çabalayan bir insan.
Ne tam bir isyancı,
ne de teslim olmuş bir figür.
Aslında Kabac Hatun, tarihte adını bilmediğimiz binlerce kadının ortak sesi.
Tarihin büyük anlatılarında genellikle görünmeyen, ama bedeli her zaman en ağır ödeyen insanların temsilcisi. Bu yüzden roman bugünü de rahatsız ediyor. Çünkü hâlâ aynı soruyla yüz yüzeyiz:
“Güç mü haklıdır, insan mı?”
Kabac Hatun’u romanda Kuteybe bin Müslim gibi tarihsel bir güç odağının karşısına yerleştirmem bilinçli bir tercihti. Çünkü burada iki karakterden çok, iki zihniyet karşı karşıya geliyor.
Bu karşıtlığın önemli boyutlarından biri de şudur: O dönemin siyasal ikliminde, Türklerin başında temsili olarak bir kadın figürünün yer alması. Bu durum hem bir devlet anlayışını hem de kültürler arası farkı görünür kılar.
Kuteybe; düzen, fetih, görev ve itaat diliyle hareket eden bir iktidar pratiğini temsil ediyor.
Kendisini haklı gören, yaptıklarını büyük bir amaç adına meşrulaştıran bir güç anlayışı bu.
Kabac Hatun ise bu “büyük amaçların” altında kalan hayatı temsil ediyor.
Emir veren değil, emrin sonuçlarına katlanan;
zafer kazanan değil, zaferin bedelini ödeyen tarafta duruyor.
Ama aynı zamanda yalnızca mağdur bir figür de değil; devlet aklının, insani sınırlarla var olabileceği fikrini temsil ediyor.
Roman boyunca kurmak istediğim karşıtlık şuydu:
İktidar, kendini her zaman tarihsel bir zorunluluk diliyle anlatır.
Ama insan hayatının ödediği bedeller hiçbir zaman gerçekten “zorunlu” değildir.
Kabac Hatun ile Kuteybe’yi yan yana getirdiğinizde okur ister istemez şu soruyu sormaya başlar:
Bir düzen ne uğruna kuruluyor ve bedelini kimler, nasıl ödüyor?
Bu soru yalnızca geçmişe değil; bugüne de aittir.
KIZIL KAFTAN TARİHSEL BİR ZEMİNDE GEÇİYOR AMA BUGÜNE ÇOK TEMAS ETTİĞİ SÖYLENİYOR.
ROMANDA DEVLET, FETİH VE DİN DİLİ OLDUKÇA SERT BİÇİMDE SORGULANIYOR. BU BİLİNÇLİ BİR TERCİH Mİ?
Evet, son derece bilinçli bir tercih. Çünkü tarih dediğimiz şey geçmişte kalmış bir masal değil; bugünün zihniyetinin defalarca prova edilmiş hâlidir.
Biz çoğu zaman tarihi “oldu ve bitti” diye anlatırız. Oysa iktidar dili, fetih anlayışı ve kutsallıkla kurulan meşruiyet ilişkisi, biçim değiştirerek bugün de yaşamaya devam eder.
Kızıl Kaftan’da özellikle şu temaların altını çizmek istedim: korku, biat, düzen adına yapılan zulüm ve hayatta kalma refleksi. Bunların hiçbiri geçmişte kalmış kavramlar değil.
Bugün de güçlü olan, kendi hukukunu “doğal”, “kaçınılmaz” ya da “zorunlu” göstermeye eğilimlidir. Tarihte bunu kimi zaman dinle, kimi zaman ideolojiyle, kimi zaman da “devletin bekası” söylemiyle yaptı.
Roman tam olarak şu soruyu soruyor:
Zulüm ne zaman normalleşir?
Ve belki daha tehlikelisi:
İnsan buna ne zaman alışır?
Devlet, hukuk ve din dili romanda bu yüzden sorgulanıyor. Çünkü bu kavramlar kendi başlarına kötü değildir; fakat hesap vermez hâle geldiklerinde insan hayatını görünmez kılabilirler. Tarih boyunca en büyük yıkımların çoğu, hep “daha büyük bir iyilik” iddiasıyla meşrulaştırıldı.
Kızıl Kaftan’ın bugüne temas ettiği söyleniyorsa, bu bilinçli bir tercihin sonucudur.
Çünkü ben romanı yalnızca geçmişi anmak için değil;
bugünün dünyasını anlamak ve sorgulamak için de yazdım.
ROMANDA FETİH ANLATILARI KAHRAMANLIK ÜZERİNDEN DEĞİL, YIKIM ÜZERİNDEN İLERLİYOR.
KUTEYBE’NİN ASKERÎ PRATİĞİ İLE ARKA PLANDAKİ HACCAC BİN YUSUF FİGÜRÜ DÜŞÜNÜLDÜĞÜNDE, DİNİ REFERANSLARLA MEŞRULAŞTIRILAN ŞİDDETİ ANLATMAK SİZİN İÇİN BİLİNÇLİ BİR RİSK MİYDİ?
Evet, bu bilinçli bir riskti. Ama kaçınılması gereken bir risk değildi.
Çünkü tarih boyunca en ağır yıkımların önemli bir kısmı, dini bir dil ve ilahi bir amaç iddiası eşliğinde meşrulaştırıldı. Bu gerçeği görmezden gelerek ne tarihi anlayabiliriz ne de bugüne dair sahici bir söz söyleyebiliriz.
Romanda Kuteybe bin Müslim’in askerî pratiğini anlatırken, onu tek başına kişisel bir “kötülük” figürüne indirgemedim. Kuteybe, emir alan, görev yapan ve yaptıklarını daha büyük bir düzen fikri adına meşru gören bir iktidar pratiğini temsil ediyor.
Arka plandaki Haccac figürü ise bu pratiğin zihinsel ve siyasal kaynağını oluşturuyor: korku üreten, itaati kutsayan ve şiddeti “düzen” adına normalleştiren bir anlayış.
Bu noktada romanda özellikle görünür kılmak istediğim bir başka mesele de, o dönemin Türk toplulukları ile Arap iktidar pratiği arasındaki kültürel ve zihinsel farklardı.
Türk dünyasında töre, denge ve somut adalet anlayışı öne çıkarken;
Emevi pratiğinde hiyerarşi, mutlak itaat ve merkezi otorite belirleyici hâle geliyordu.
Bu fark, sadece askerî bir çatışma değil; iki ayrı dünya algısının karşılaşmasıydı.
Benim sorguladığım şey inanç değildir.
Sorguladığım şey, inancın iktidar tarafından bir meşruiyet aracına dönüştürülmesidir.
Dini referanslar devreye girdiğinde, yapılan eylem sorgulanamaz hâle gelir; itiraz edenler yalnızca düşman değil, aynı zamanda “meşruiyet dışı” ilan edilir. Bu da şiddetin en tehlikeli biçimini üretir.
Bu yüzden romanda fetih anlatısı bir kahramanlık diliyle değil, yıkımın ve bedelin diliyle ilerler. Çünkü bir şehir alındığında, geride kalanların ne yaşadığı çoğu zaman anlatılmaz.
Oysa gerçek tarih, zafer kadar o zaferin altında kalan hayatlarla da ilgilenmek zorundadır.
Bu riski göze aldım. Çünkü edebiyatın görevi güvenli alanlarda dolaşmak değil;
kutsal kabul edilen dillerin gölgesine bakabilmek ve zor soruları sorabilmektir.
ROMANDA KERBELA SONRASI ATMOSFER ÇOK BELİRGİN. TÜRKLERLE ARAPLARIN BİR KISMININ EMEVİLERE KARŞI AYNI HATTA BULUŞTUĞUNU, EHLİBEYT MERKEZLİ BİR VİCDAN ÇİZGİSİNİN ÖNE ÇIKTIĞINI GÖRÜYORUZ.
BU TARİHSEL VURGU İLE KIZIL KAFTAN BUGÜNÜN DÜNYA’SINA NE SÖYLÜYOR?
Kerbela, benim için yalnızca tarihsel ya da teolojik bir kırılma değildir; ahlaki bir eşiktir.
Kerbela’dan sonra mesele “kimin hangi milletten olduğu” olmaktan çıkar ve çok daha yalın bir soruya dönüşür:
“Zulmün neresindesin?”
Romanda Türklerle Arapların bir kısmını aynı hatta buluşturan şey etnik bir yakınlık değil; adalet talebidir. Emevi iktidar pratiği karşısında oluşan bu vicdan çizgisi, tarihte çoğu zaman görünmez kılınmıştır. Oysa Türk–Arap ilişkisi yalnızca fetih, çatışma ya da tahakküm üzerinden değil; ortak bir itiraz ve ahlaki duruş üzerinden de kurulmuştur.
Ehlibeyt merkezli bakış, romanda tam olarak bu nedenle önemlidir. Çünkü burada söz konusu olan yalnızca bir inanç meselesi değil; iktidar karşısında nerede durduğunuzla ilgilidir. Gücü kutsayan bir din anlayışıyla, zulme mesafe alan bir inanç tavrı arasındaki fark, Kerbela’dan sonra çok net biçimde görünür hâle gelir.
Kızıl Kaftan bu hattı özellikle görünür kılar. Çünkü bugünün dünyasında da benzer bir soruyla karşı karşıyayız:
Düzen mi her şeyin üzerindedir, yoksa insan mı?
İtaat mi esastır, yoksa adalet mi?
Roman bugüne şunu söylüyor:
Güç, her çağda kendini haklı gösterecek bir dil bulur.
Ama vicdan, her çağda yalnızdır.
Bu yüzden Kızıl Kaftan bir kimlik anlatısı değil;
ahlaki bir konum alma çağrısıdır.
Geçmişi anlatırken bugünü işaret etmesi de tam olarak bundan kaynaklanır.
Romanın, okurun bugünkü inanç sistemiyle bir problemi yoktur.
Ama buraya nasıl gelindiğinin bilinmesini ister.
İnancın hangi tarihsel koşullarda, hangi bedeller ödenerek ve hangi değerler üzerinden şekillendiğini hatırlatmak ister.
Okurun, atalarının yalnızca neye inandığını değil; nerede durduğunu, neye itiraz ettiğini ve hangi bedelleri göze aldığını da bilmesini amaçlar.
Kızıl Kaftan tam olarak bu hafızaya seslenir.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:94
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 16 Ocak 2026 05:01 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















