Kıbrıs’ı adımlarken… Taha Kılınç
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Bayram tatilinde ailecek Umman’a gidelim diye planlamıştık. Körfez’in bu tabiatı bozulmamış, kültürel açıdan otantik ve geleneklerine sımsıkı bağlı ülkesini çocuklarımın görmesini çok istiyordum. Hatta bir geceyi de çölde geçirip, klasik Arap ve bâdiye kültürünü yaşayacaktık. Ancak İsrail-İran arasındaki mevcut gerilim sebebiyle biletlerimizi mecburen iptal ettik, rotamızı Kıbrıs’a çevirdik. Ramazan’ın son iki orucunu Kıbrıs’ta tuttuk, bayramı da orada karşıladık.
Ara ara yolum Kıbrıs’a düştüğü için, Ada’nın zaman içinde geçirdiği dönüşümleri yerinde gözlemleme imkânım oluyor. Ramazan iklimi de Kıbrıs’ın manevî tarafına yakından bakmak için bir fırsata dönüştü haliyle. Bazı gözlem ve notlarımı aktarmak istiyorum:
Bizim herhangi bir Akdeniz veya Ege sahil manzaramız gibi, Lefkoşa ve Girne sokaklarında da oruç görünür halde değildi. Gündüz alkollü mekânlar, restoran ve kafeler doluydu. Aynı doluluğun oteller için de geçerli olduğu tahmin edilebilir. Dışarıda iftar yapabileceğimiz açık alkolsüz restoran bulmak için epey araştırma yapmamız ve tavsiyeler almamız gerekti. Bu durum içimizi acıttı, ama -eşim de ben de Akdeniz çocuğu olduğumuzdan dolayı- garipsemedik.
Ramazan’ın son teravihini, Girne’de 1589 tarihli Ağa Câfer Paşa Camii’nde eda ettik. İmam efendi “dört rekât” halinde, “Türk usulü” kıldırdı namazı. Cemaatin çok ciddi bir bölümünü İslâm coğrafyasının farklı ülkelerinden turistler, gezginler, misafirler, çalışanlar ve işçiler oluşturuyordu. Kıbrıs’ın bütün şehirlerinde olduğu gibi Girne’de de “yerli cemaat” bulmak adeta imkânsız gibiydi. Aynı durumu, bayram namazını kıldığımız Lefkoşa Selimiye Camii’nde de müşahede ettik. Cami doluydu, ancak cemaatin belki dörtte üçünden fazlası “yabancı” Müslümanlardan oluşuyordu: Araplar, Bangladeşliler, Pakistanlılar, Hindistanlılar ve diğerleri… “Türk cemaat”in ekserisi ise Kıbrıs’ın yerlilerinden çok, farklı vesilelerle Türkiye’den gelip Kıbrıs’ta yaşayanlardı.
Sultan II. Selim döneminde bir Osmanlı adasına dönüştürülen Kıbrıs’ın kalbinde böyle buruk bir bayram namazı kılarken, bir kulağım da denizin karşı kıyısında, Filistin’deydi. İsrail işgal polisi Müslümanları Mescid-i Aksâ’ya sokmamış, Kudüs’ün karış karış bildiğim sokakları yine kurşun ve göz yaşartıcı bomba sesleriyle dolmuştu. Kudüs’ten gelen haberler burukluğumuzu daha da derinleştirdi: Bir yanda camileri bomboş, gerçek sahipleri ortalıkta görünmeyen bir Ada… Diğer yanda kapısına zincir vurulmuş, mahzun ve işgal altındaki mescitler…
Bayram namazından sonra, Ada’nın batısına Güzelyurt ve Lefke taraflarına geçtik. Güzelyurt’un merkezinde 1982’de Suudi Arabistan Kralı Hâlid bin Abdülaziz adına inşa edilmiş camiyi gördük, ardından Gemikonağı-Bademliköy üzerinden Yeşilırmak köyüne kadar uzandık. Dönüşte Lefke’de Şeyh Nâzım Kıbrısî’nin dergâhına uğradık. 1814 tarihli Mahkemeler Camii’nin hemen yanı başındaki bir sokağın içinde bulunan dergâh, yine her zamanki gibi kalabalıktı. Asyalı, İngiliz, Türk, Alman… Her milletten Müslüman, Şeyh Nâzım’la ünlenen mekânı doldurmuştu. Dergâhı ailecek gezerken, merhum Şeyh Efendi’yle 2008’de yine buradaki tanışmamızı, sohbetimizi, dergâhın kapısına kadar beraberce yürüyüşümüzü tebessüm ederek hatırladım. Şeyh Nâzım’ın 1990’larda Güzelyurt’ta irat ettiği bir hutbede söylediği -ve benim her kelimesini yıllardır ezberimde tuttuğum- şu sözler de zihnimde çınladı durdu: “Burası Omorfo. Biz Güzelyurt yaptık. Urum gitti, Türk geldi. Lakin Türk’ün dini nedir? Kiliseye mi gider, havraya mı gider? Camiler kimin içindir? Lakin ne başımızdakılar secde eder, ne amirleri secde eder, ne memurları secde eder! Amma bu saltanatları devam etmez. Çünkü görüyor Cenâb-ı Hak. Kahvehanelerde lakırdı ediyorlar; “Gittik, bittik, topraklarımız elden gitti” diyorlar. Sen sahiplik yapsaydın buraya, bütününü verecekti sana. Sahiplik yapmayınca, kaldın bir mandıranın içerisinde! Ona da şükretmediğin vakıt, onu da alacak elinden. Alır!”
Kıbrıs seyahatimiz “İslâm ve Türklük” başlığı altında çok sayıda meseleyi uzun uzun tefekkür ettiğimiz bir zaman dilimiydi velhasıl. Uluslararası siyasete açıkça “dinî” söylemlerin yön verdiği günümüzün dünyasında, İslâm’sız Türklüğün yolunun aslında sadece kimliksizliğe, dolayısıyla bir çıkmaz sokağa vardığını düşünürken bulduk kendimizi.
Görüntülenme:41
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 25 Mart 2026 04:01 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar


















