Görme: Işığın ve idrakin menzili Ömer Lekesiz
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak haber veriyor.
Önceki yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz…
İbn Arabî tefekkürünün görme esasındaki en belirgin özelliği, onda görmenin hayal ve tabirle ilişkilendirilmesidir. Dünya bir bakıma rüya, varlık bir hayal, görünen suretler ise tabire muhtaç işaretlerdir. Rüyadaki bir sûret nasıl tek anlamlı değilse, dünyadaki sûretler de tek katmanlı değildir. Bir sûretin hakiki anlamı, ancak nûr-ı marifetle, yani basiret ve tabir kudretiyle anlaşılır. Bu durumda sanatçı da yalnız tasvir eden değil, görünen suretten manaya geçen bir tabirci hâline gelir.
Bu noktada seyir yeniden optiğe döner; fakat artık ilk optiğe göre daha zengin bir optiktir. Takiyüddin er-Râsıd, İbnü’l-Heysem çizgisini devam ettirir ve görmeyi deneysel, anatomik ve geometrik şartlarıyla yeniden ele alır. Ona göre nesneden gelen ışık ve renk sûretleri göze ulaşır; gözün saydam tabakaları bu sûretleri kabul eder; onlar karniyeden, gözbebeğinden ve diğer tabakalardan geçerek celidiyeye ulaşır; böylece görme, ışıkla yüklü sûretin gözde oluşturduğu etkiyle meydana gelir.
Er-Râsıd, gözden ışık çıktığı görüşünü açıkça reddeder. Eğer gözden bir şey çıksaydı, göğe baktığımızda evrenin yarısını dolduracak bir maddenin gözden çıkması gerekirdi ki bu imkânsızdır. O, görmeyi nesneden gelen ışık ve renk suretlerinin gözde meydana getirdiği etkilenme olarak açıklar. Ayrıca kuvvetli ışığın gözde iz bırakması, gözün ışıktan etkilenmesi ve tek gözde oluşan sûretin diğer gözde oluşmaması gibi deneyleri delil olarak kullanır.
Bu son aşamada görme, optiğe dahil olur fakat artık yalnız fizik değildir. Çünkü er-Râsıd’ın optiği, ışık, renk, sûret, saydamlık, kırılma, mesafe, güzellik, çirkinlik, benzerlik ve farklılık gibi çok sayıda görsel manayı birlikte düşünür. Böylece optik, estetiğin eşiğine gelir: Görmek, yalnız nesneyi seçmek değil; ışıkla renk, mesafeyle şekil, güzellikle oran arasında hüküm vermektir.
Görüşlerine başvurduğumuz bu beş isim birlikte düşünüldüğünde İslam tasavvurunda görmenin seyri şöyle belirir:
-İbnü’l-Heysem’de görme, ışık ve renk sûretlerinin göze ulaşmasıdır.
-Gazzâlî’de dış gözün sınırları aşılır ve akıl/kalp gözü devreye girer.
-Sühreverdî’de görme, nefsin işrâkî huzuru ve nuranî yönelişidir.
-İbn Arabî’de görme, basiret, hayal, tecelli ve tabirle derinleşir.
-er-Râsıd’ta ise bütün bu birikim tekrar göz, ışık, renk, suret ve deney düzleminde tahkik edilir.
Böylece İslam düşüncesinde görme, düz bir çizgi değil, dairesel bir seyirdir: optikten başlar, manaya yükselir, hayale ve basirete açılır, sonra yeniden optikte tahkik edilir.
Sanat da bu dairenin içinde yer alır. Çünkü sanat, yalnız görüneni çoğaltmaz; görmenin kendisini terbiye eder. Hat, harfi görünür kılarken manaya açar. Tezhip, ışığı parıltıya değil, hürmete dönüştürür. Minyatür, nesneyi tek bakış noktasına mahkûm etmez; onu çok katmanlı bir anlam düzenine yerleştirir. Mimari ise ışığı duvar, kubbe, pencere ve boşluk içinde gezdirerek bakışı dıştan içe, yüzeyden manaya, şehadetten melekûta taşır.
Sonuçta İslam tasavvurunda görme, gözün fiili olmakla başlar; fakat gözde bitmez. Işık göze gelir, akıl onu tartar, kalp onu derinleştirir, hayal onu sûretlendirir, basiret onu tabir eder. En sonunda görme, yalnız
bakmak
değil, hakikate yönelmiş bir idrak terbiyesi hâline gelir.
Biz de buradan itibaren İslam tasavvurunda görme konusunu, İslam sanat anlayışıyla bağdaştırarak düşünebiliriz:
İslam sanat anlayışı, yalnız “güzel nesneler üretme” meselesi değildir. Onun asıl zemini, görmenin nasıl gerçekleştiği ve insanın varlığı nasıl idrak ettiği sorusudur. Bu nedenle İslam sanatını anlamak için önce İslam düşüncesindeki “görme” telakkisini anlamak gerekir. Çünkü burada sanat, gözün hoşlanacağı biçimler üretmekten çok, bakışı terbiye eden bir idrak düzeni kurar.
Bu düzenin ilk büyük eşiği İbnü’l-Heysem’dir. O, bakışı fizikî bir temele oturtur. Görmek için ışık gerekir, saydamlık gerekir, mesafe gerekir, nesnenin kendisini açığa çıkaracak bir görünürlük gerekir. Böylece görme, yalnız gözün iradesi değil, ışıkla kurulan bir ilişki hâline gelir.
Bu yaklaşım İslam sanatında şu önemli sonuçlara yol açar: Görüntü kendi başına yeterli değildir. Görünen şey, ışığın düzeni içinde görünür olur. Bu yüzden İslam mimarisinde ışık, yalnız mekânı aydınlatan fizikî unsur değildir;
görünürlüğü kuran esas ilke
dir. Kubbeler, revaklar, kemerler, mukarnaslar, kafesler, nişler ve pencereler… ışığı yalnız içeri almak için değil, onu terbiye ederek yaymak için
düzen
lenir. Işık bunlar vasıtasıyla doğrudan saldırmaz; süzülür, yumuşar, çoğalır, dağılır. Böylece bakış zorlanmaz; yönlendirilir.
Nasipse buradan devam edelim inşallah.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:44
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 21 Mayıs 2026 05:13 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















