Eğitim Bir Sen’den, ‘Güvenli Okul ve Akran Zorbalığı’ araştırması
Dha sayfasından alınan verilere göre, Ankara24.com bilgi veriyor.
Eğitim-Bir-Sen Genel Sekreteri Talat Yavuz, Memur-Sen Genel Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında araştırmanın sonuçlarına ilişkin açıklamalarda bulundu. Ortaokul ve lise öğrencilerini kapsayan araştırmaya toplam 7 bin 793 kişinin katıldığını söyleyen Yavuz, “Araştırmamıza toplam 7 bin 793 kişi katıldı. Bunların 3 bin 198’i öğretmen, 2 bin 315’i öğrenci, 2 bin 280’i velidir. Öğretmenlerimizden 81 ilin tamamından, velilerimizden 75 ilden, öğrencilerimizden ise 61 ilden veri topladık. Dolayısıyla bugün önümüzde yalnızca öğrencinin anlattığı, yalnızca öğretmenin gözlemlediği veya yalnızca velinin dışarıdan değerlendirdiği bir tablo bulunmuyor. Araştırmamızda okul güvenliğinden öğretmen otoritesine, disiplin sisteminden öğrencilerin yaşadığı zorbalık biçimlerine, siber zorbalıktan ailelerin tutumlarına ve okulun müdahale kapasitesine kadar geniş bir alanı inceledik. Bu araştırmanın sonucu ‘Türkiye'de okullar güvensizdir’ diyemeyiz, sonucumuz bu değildir. Aynı şekilde, ‘çocuklar arasında bunlar olur, büyüyünce geçer’ diyerek meseleyi küçümsemek de araştırmanın ortaya koyduğu gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Önümüzde çözülmesi gereken bir mesele vardır” dedi.
Yavuz, araştırmadaki ilk dikkat çekici sonuçlardan birinin okul güvenliği algısında olduğunu belirterek, “Beş üzerinden değerlendirildiğinde okul güvenliği algısı öğretmenlerde 3,48, velilerde 3,38, öğrencilerde ise 3,24. Yani okulun içinde yaşayan çocuklarımız, okul güvenliğini yetişkinlere kıyasla daha düşük değerlendiriyor. Bu fark bize önemli bir şey söylüyor. Bir okulun güvenli olup olmadığını yalnızca yetişkinlerin gözünden değerlendiremeyiz. Çocuğa da sormak zorundayız. Çocuk teneffüste ne yaşıyor? Sınıfta kendisini ne kadar güvende hissediyor? Dışlandığında kime başvuruyor? Alay edildiğinde bunu anlatabiliyor mu? Anlattığında bir şeylerin değişeceğine inanıyor mu? Güvenli okul politikası, tam da bu sorulara cevap verebilmelidir. Araştırmamızın en çarpıcı sonuçlarından biri öğretmenin konumuna ilişkindir. Öğretmenlerimizin yüzde 90,7’si, mesleğe başladıkları dönemle kıyaslandığında öğretmen otoritesinin zayıfladığını düşünüyor. Fakat burada dikkate değer başka bir sonuç daha var. Öğrencilerin yüzde 71,8’i, velilerin ise yüzde 86’sı, öğretmenin sınıfta disiplinli bir tutum sergilemesini gerekli görüyor. Demek ki, mesele öğrencinin veya velinin öğretmeni reddetmesi değildir. Mesele, öğretmenin meşru mesleki otoritesinin sistem tarafından ne kadar desteklendiği ile ilgilidir. Bizim öğretmen otoritesinden kastımız baskı değildir. Keyfilik değildir. Çocuğu korkutmak hiç değildir. Biz adalete, tutarlılığa, mesleki yeterliğe ve kurumsal desteğe dayanan bir öğretmen otoritesinden söz ediyoruz. Çünkü öğretmenin sınır koyamadığı, müdahale ettiğinde kendisini yalnız hissettiği bir okulda öğrenciyi korumak da zorlaşır. Disiplin sistemine ilişkin sonuçlar da bu bilgiyi teyit ediyor. Öğretmenlerin mevcut disiplin düzenlemelerine ilişkin genel değerlendirmesi 5 üzerinden yalnızca 2,53, sistemin caydırıcılığına ilişkin değerlendirme ise 1,98 düzeyinde. Bu tablo bize açıkça şunu söylüyor. Öğretmene ‘zorbalığa müdahale et’ demek yetmez; öğretmenin arkasında işleyen bir sistem olmak zorundadır” diye konuştu.
‘ZORBALIK SADECE VURMAK DEĞİLDİR’
Yavuz, araştırma sonuçlarından birinin zorbalığın biçimi olduğunu ifade ederek, “Çocuklarımızın en fazla karşılaştığı davranışların başında fiziksel saldırıdan önce hakaret, alay, dedikodu ve sosyal dışlama geliyor. Öğrencilerin yüzde 18,1’i ayda 1-2 kez, yüzde 10,5’i haftada 1-2 kez, yüzde 10,2’si ise hemen hemen her gün hakaret veya alaya maruz kaldığını ifade ediyor. Bu veriyi özellikle önemsiyoruz. Çünkü zorbalığı sadece kavga, vurma veya fiziksel saldırı olarak görürsek çocuklarımızın yaşadığı çok geniş bir alanı görünmez hâle getiririz. Bir çocuğu sürekli küçük düşürmek de lakap takmak da sınıftan dışlamak da arkadaş grubundan sistematik biçimde uzaklaştırmak da dijital ortamda hedef göstermek de çocuğun okul hayatını derinden etkileyebilir. Bu nedenle diyoruz ki, bir çocuğun canının yanması için mutlaka bedeninin yaralanması gerekmez. Araştırmanın belki de üzerinde en çok düşünülmesi gereken sonuçlarından biri şudur. Zorbalığın sıklığı arttıkça öğrencinin yalnızca kendisini kötü hissetmesi söz konusu olmuyor, okula ve yetişkinlerin kendisini koruyabileceğine duyduğu güven de azalıyor. Araştırmada öğrencilerin yüzde 35,4'ü yaşadığı zorbalık deneyimlerinden en az orta düzeyde etkilendiğini ifade ederken, toplam öğrenci grubunun yüzde 18,3'ü etkilenme düzeyini çok veya çok ciddi olarak değerlendiriyor. Bu nedenle zorbalığı ‘çocukların kendi arasındaki mesele’ olarak görmemek zorundayız. Çünkü çocuk bir süre sonra yalnızca arkadaşına değil, okula da güvenini kaybedebiliyor. Akran destek sistemlerini güçlendirmeli, çocuklarımıza güvenli biçimde nasıl yardım isteyeceklerini ve arkadaşlarını nasıl destekleyebileceklerini öğretmeliyiz” dedi.
Yavuz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Araştırmamıza göre katılan öğrencilerin yüzde 69,9’unun akıllı telefonu, yüzde 58,8’inin kendisine ait sosyal medya hesabı var. Öğrencilerin yüzde 7,2’si son 6 ay içerisinde çevrim içi ortamda hedef alındığını söylüyor. Günlük ekran süresi dört saatin üzerine çıktığında bu oran yüzde 14,9’a kadar yükseliyor. Daha dikkat çekici başka bir sonuç ise velilerle ilgili velilerin yüzde 88’i, çocuğunun siber zorbalığa maruz kalıp kalmadığını bilmediğini ifade ediyor. Bu bize şunu söylüyor, artık okul güvenliğini okulun duvarlarıyla sınırlandıramayız. Sınıfta başlayan bir ilişki akşam telefon ekranında devam ediyor. Dolayısıyla dijital güvenlik, güvenli okul politikasının ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Araştırmada bizi özellikle düşündüren alanlardan biri de bildirim mekanizmalarıdır. Öğrencilerin yalnızca yüzde 24,8’i son bir yıl içerisinde kendisi veya bir başkası için zorbalıkla ilgili okula bildirim yaptığını söylüyor. Yüzde 21,1’i ise bildirim yapmayı düşündüğü hâlde yapmamış. Öne çıkan iki cevap var. ‘Okul bir şey yapmaz’ ve ‘söylersem olay daha kötü olur.’ İşte burada bütün yetişkinlere düşen büyük bir sorumluluk var. Çocuğa yalnızca ‘başına bir şey gelirse söyle’ diyemeyiz. Çocuğun asıl bilmek istediği şudur. ‘Söylersem ne olacak?’ Bildirimi kim alacak? Beni kim koruyacak? Karşı taraf bunu öğrenecek mi? Sorun gerçekten takip edilecek mi? Yarın aynı sınıfa girdiğimde yalnız mı kalacağım? Güvenilir bir sistem kurmadığımız müddetçe yalnızca çocuklarımızı konuşmaya çağırmak yeterli değildir.”
POLİTİKA ÖNERİLERİNİ SIRALADI
Yavuz, politika önerilerinde, akran zorbalığının tek tek öğrenciler veya münferit olaylar üzerinden değil, güvenli okul ekosistemi çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
“Türkiye genelinde ortak standartları olan bir ‘Ulusal Güvenli Okul ve Akran Zorbalığını Önleme Çerçevesi’ oluşturulmalıdır. Araştırmamızda öğretmenlerin yüzde 90,7’sinin mesleğe başladıkları döneme kıyasla öğretmen otoritesinin zayıfladığını düşündüğünü gördük. Sorun öğretmenin otoritesinin istenmemesi değildir; sorun, öğretmenin bu otoriteyi kullanırken yeterince desteklenmemesidir. Araştırmada öğretmenlerin mevcut disiplin düzenlemelerine ilişkin değerlendirmelerinin düşük düzeyde kalması tesadüf değildir. Öğretmen, müdahale ettiğinde sürecin devam edip etmeyeceğini bilmiyorsa, yaptırım uygulanıp uygulanmayacağından emin değilse ve benzer olaylarda farklı sonuçlarla karşılaşıyorsa sistemin caydırıcılığı zayıflar. Disiplin sistemi yalnızca ceza vermeye dayalı olmamalıdır. Önleyici, eğitici ve gerektiğinde onarıcı yöntemleri de içermelidir. Her okulda güvenilir, görünür ve izlenebilir bir bildirim sistemi kurulmalıdır. Her okulda yüz yüze, yazılı veya uygun dijital kanallar üzerinden işleyen, öğrencinin güven duyduğu ve sonucunu takip edebildiği bir bildirim sistemi bulunmalıdır. Sözel, ilişkisel ve siber zorbalık daha görünür hâle getirilmelidir. Kırılgan öğrenciler için erken fark etme ve güçlendirilmiş koruma mekanizmaları kurulmalıdır. Öğretmen, rehberlik servisi, aile ve gerektiğinde diğer uzmanların birlikte hareket ettiği erken müdahale mekanizmaları kurulmalıdır. Akranların koruyucu gücünden daha fazla yararlanılmalıdır. Akran destek programları geliştirilmeli, öğrencilere zorbalık karşısında güvenli biçimde nasıl davranacakları öğretilmelidir. Aile-okul iş birliği güçlendirilmelidir. Aile ile okul arasındaki ilişki yalnızca sorun çıktığında kurulan bir ilişki olmaktan çıkarılmalıdır. Güvenli okul politikası eğitim öğretim yılının başından itibaren aileyle paylaşılmalı, ailenin rolü açık biçimde tanımlanmalıdır. Dijital güvenlik okul güvenliğinin ayrılmaz bir parçası hâline getirilmelidir. Türkiye’de okul sosyal hizmeti sistemi kurulmalıdır. Rehberlik ve psikososyal destek sistemi daha güçlü hâle getirilmelidir. Bizim ortaya koyduğumuz yaklaşımın özü şudur. Daha fazla ceza değil, daha güçlü bir sistem. Daha fazla etiketleme değil, daha erken fark etme. Sorumluluğu tek başına öğretmene yüklemek değil, bütün paydaşları ortak sorumlulukta buluşturmak. Olay olduktan sonra tepki vermek değil, olay ortaya çıkmadan önce riski görebilen bir okul sistemi kurmak. Bizim hedefimiz zorbalık olaylarına yalnızca daha sert karşılık veren okullar değil, zorbalığın ortaya çıkmasını zorlaştıran, ortaya çıktığında erken fark eden, mağdur öğrenciyi koruyan ve davranışı değiştirebilen güvenli okullar inşa etmektir. Eğitim-Bir-Sen olarak bilimsel bilgi üretmeye, sahayı dinlemeye, sorunları görünür kılmaya ve uygulanabilir çözüm önerilerini karar vericilerle paylaşmaya devam edeceğiz.”
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:102
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 27 Ekim 2026 14:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















