Dokunmatik gassal Fatma Barbarosoğlu
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi paylaşıyor.
Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz bize sürekli sorar “Hiç düşünmez misiniz? Akl etmez misiniz?”
Kafamızı kurcalayan şeyler vardır. Ama kafamızı kurcalayan gündelik telaş, düşünce değildir. O halde 20. yüzyılda düşünme üzerine fikrini en çok yoran Heidegger’den ödünç alalım düşünmenin tarifini.
Heidegger (1889-1976) düşünmeyi ikiye ayırır: Hesaplayıcı düşünme ve sükunetle düşünen düşünme. Çağdaş insanın düşünmeden firarda olduğunu söylerken Heidegger’in kastettiği sükûnetle düşünen düşünmedir. Sükunetle düşünen düşünce kendiliğinden gerçekleşir.
Heidegger, kullanılan teknolojinin insanları yersiz yurtsuz yaptığını, köklülüğünü tehlikeye attığını, insanın yer ile gök arasında yaşayamadığını ileri sürer. Gök ile yer arasında yaşamak insanın fıtrî tarafına yapılan vurgudur.
Toprağı bol olasıca Heidegger günümüzün dijital teknolojilerine görseydi insanın makineler tarafından tamamen ele geçirilerek düşünemez duruma getirildiğini söylerdi muhakkak.
Makine aşkı, insanın düşünmesini nasıl kilitliyor bahsi için Tabii’de yayınlanan Gassal dizisinin üç sezonundan bir sahne üzerinde durmak istiyorum.
Dizinin şarkılı türkülü kısımları meşrebime pek uygun değil. Benim seyrime bir şey katmıyor lakin ahali en çok bu şarkılar, türküler üzerinden ses veriyor, o başka.
Üçüncü sezonu seyretmeye pek niyetli değildim esasında. Sosyal medyada karşıma çıkan bir kare, sezonun tamamını seyretmeme vesile oldu.
Karşıma çıkan sahneyi seyrettikten sonra, üç vakte kadar ekran hocalarına sorulacak soru belli oldu diye düşündüm. Ölüleri el değmeden yıkamak caiz midir?
El değmeden yıkanan çamaşır ve bulaşıkların yanına yeni bir hizmet olarak, makineler yoluyla el değmeden yıkanan mevta bahsi dahil olur mu? Dokunmatik hayat hızla ilerlerken, bildiğimiz hayat her sahnesi ve ritüeliyle yok olup gidecek mi?
Gassal dizisi ölümün sekülerleşmesi bahsine eşlik eden ölünün sekülerleşmesi/ metalaştırılması meselesini düşünmemize vesile oluyor. Dizinin senaristi Sümeyye Karaaslan, gassal Baki aracılığı ile gündelik hayatın aksayan, akmayan, çamur tutan dibini çok iyi gözler önüne seriyor.
Dizinin ana karakteri erkek gassal Baki, hayat ile bağını sanki Heidegger’in istediği gibi kurmuş bir fani. Var olmayı gidenlerden öğrenmiş olan Baki, gassal olmayı da arkadaşının babası İbrahim Hoca’dan öğrenmiştir. İmam İbrahim Hoca, gassal olmayı Allah’ın rızasını kazanmak için gönüllü olarak yapmaktadır. Maaşını hocalıktan kazanmaktadır, gassallik ise onun ölülere hizmet ederek hayatını anlamlandırdığı, varlık ile yokluk arasında kurduğu bağdır/dengedir. Sonra bu denge sarsılacak, boynuzun kulağı geçtiğini gördüğü anda, kendi halini görmüş olmanın yükünü taşıyamayarak emekliliğini isteyecektir. Usta çırak ilişkisini anlatan çok güzel bir sahne, ustanın parçalanmış ölüyü yıkayamayıp da çırağının yıkadığı sahne.
Baki birkaç haftalık meslek edindirme kurslarından altığı sertifika ile adım atmamıştır mesleğe. Önce çırak olmuş, ardından sertifikasını almıştır. Kurslarda mesleklerin teknik tarafları öğretilebilir kuşkusuz ama mesleğin bir sanat olarak icra edilebilmesi için usta-çırak ilişkisi şarttır.
Goethe, “Elleriyle çalışan işçidir, elleri ve kafasıyla çalışan ustadır. Elleri, kafası ve yüreği ile çalışan sanatkârdır” der.
Gassal Baki tam da Goethe’nin tanımına uygun bir zanaatkârdır. Elleri ve kafası ile çalışmayı, yani mesleğin sırrını İbrahim Hoca’dan öğrenir. En önemli sır, gelen kim olursa olsun ihtimam ve itina ile yıkanıp uğurlanmasıdır. İtina bahsine dair ilk şüpheyi, gasilhaneye şofbenin takıldığı gün görürüz. Timuçin Esen’in oyunculuğu ile İbrahim Hoca, suyun öyle ısıtılmasından tedirgin olur. Yunus Emre mısralarını hatırlama vaktidir o halde. “Bir garip öldü diyeler/ Üç günden sonra duyalar/ Soğuk suyla yuyalar/ Şöyle garip bencileyin.”
Ölüler soğuk su değil, sıcak su ile kolayca yıkanabilsin diye takılan şofben, İbrahim Hoca’yı niye tedirgin etmiştir?
Suyun el değmeden hazırlanması, rikkatin ve dikkatin bir arada olan salınımına zarar veriyormuş gibi gelir İbrahim Hoca’ya.
Bu sahneleri Baki, ölü yıkayacak cihaz gasilhaneye getirildiğinde, Belediye Başkanı cihazın özelliklerini tutku ile sayarken hatırlamaktadır:
Belediye Başkanı: İşte buyurun değerli arkadaşlar. Konya Belediyesi pandemi zamanında özel olarak yaptırıyor bunu. Çok da kullanmamışlar niyeyse. Mis gibi de makine yani. Direkt bize hediye ettiler. Yekten hibe ettiler, sağ olsunlar. Belediye Başkanı da benimle arayı hoş tutmaya çalışıyor. Biz de kıramadık. Olur dedik napalım.
Baki: Ne iş yapıyor bu makine?
Belediye Başkanı: Yahu Baki! Meslektaşsınız. Bu şey de senin gibi ölü yıkıyor işte.
Nihan: Nasıl?
Belediye Başkanı: Yav nası nasıl! Fişe takıyorsun, yıkıyor işte. Uçak uçuyor, ona takılmıyorsunuz. Buna mı takılıyorsunuz? Ki şahsen telefon çok daha şaşılası bir icat. Şimdi ben burdan arıyorum. Arada tel yok, kablo yok. Sen ta Alamanya’dan açıyorsun. Birbirimizi duyduğumuz yetmiyor. Bir de görüntülü konuşuyoruz. Şaşılası. İbretlik verici. Ya, şimdi bu da fena değil aslında. Baktığında, bu da fena değil. Yani ölüyü koyuyorsun, yıkıyor, kefenliyor. Çıkarıyor.
Baki’nin çırağı: Düğümü nasıl atıyor?
Belediye Başkanı: Buna mı şaşırdın? Allah aşkına evladım, sen buna mı şaşırdın ya? Yani içerde bedeni nasıl çeviriyor da beline kumaşı nasıl doluyor de, tartışayım. De ki, ölünün ağzına burnuna suyu nasıl vuruyor, tartışayım. Bunu her seferinde nasıl denk getirecek de, oturup tartışayım. Ama sen buna mı şaşırdın ya?
Yeni aldığı oyuncağı herkese göstermek isteyen çocuk heyecanı tarafından ele geçirilmiş olan Belediye Başkanı “taze ölüyü bekleyen mezar” misali “Yok mu ölen birisi?” diye şevkle sorar. Trafik kazasından umutludur, hay Allah onlar da aksi gibi kazayı ufak çiziklerle atlatmışlardır. Sabah biri ölmüştür, ama o da çoktan yıkanmıştır. Belediye Başkanı “manuel yıkanıp giden ölü” için üzülür. Beklemekten başka çare yoktur. Beklerler.
Vali ile açılışa katılacak olan Belediye Başkanı bekledikçe dellenir. Kırk yılda bir ölü bekler, o da gelmez. Beklemekten sıkılan Belediye Başkanı ölen olmayınca gassallerin ne yaptığını merak eder. “Ne yapıyorsunuz siz bütün gün burada? Tavla mı atıyorsunuz?”
“Acaba içimizden birini mi yıkasak. Yani temsili olarak diyorum. Sesli düşünüyorum.”
“Aslında olabilir Başkanım. Çok mantıklı.”
“Deneme amaçlı.”
“Deneyelim.”
Kiminle denenecektir. Belediye Başkanı kendi yardımcılarına kıyamaz. Statüsü daha düşük birisi olsun. Ölüler için yapılmış makineye diri birinin konulmaması gerektiğini düşünen gassaller Baki ile Nihan, deneme fikrine karşı çıkar.
Belediye Başkanı biri ölür ölmez kendisine ve medyaya haber verilmesini emreder maiyetindekilere.
Giderken gassallerin mesleğini küçümser: “Ayda yılda biri ölecek de yıkayacaklar diye maaş ödüyoruz. Yok böyle bir şey.”
Dokunmatik gassalin ilk ölüsü Belediye Başkanının ablası olacaktır. İşte o zaman “İnsanın hiç ablası ölür mü?” diye ağlayan Belediye Başkanı, denemek için sabırsızlandığı “dokunmatik gassal”a ablasını emanet edemez. “Elin ölüsü ele uyur gelir” atasözünün karşılığıdır, Belediye Başkanı’nın gözyaşları. Ölü de olsa insanın makineye değil, ancak insana teslim edilebileceğini Belediye Başkanı nihayet idrak etmiştir.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:117
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 12 Mayıs 2026 04:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















