Avrupa nın yeni gerçeği Dış Haberler
Haberturk sayfasından alınan bilgilere göre, Ankara24.com açıklama yapıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetimindeki Ankara ise tam bu kırılma anında Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi üzerinden sağladığı dengeyi, NATO içindeki stratejik konumunu, enerji koridorlarındaki merkezi rolünü ve göç yönetimindeki tampon ülke işlevini diplomatik avantaja dönüştürmeye çalışıyor.
Avrupa, siyasi atmosfer nedeniyle taraftan enerji arz güvenliği, Karadeniz istikrarı, Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu krizleri ve yeni göç dalgaları karşısında Türkiye olmadan sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi kurmanın giderek daha zor olduğunu görüyor. Ankara’nın aynı anda hem NATO ile hareket edebilmesi hem Moskova, Tahran ve bölgesel aktörlerle iletişim kanallarını açık tutabilmesi, Türkiye’yi Batı açısından “zor ama vazgeçilmez ortak” konumuna taşırken; Brüksel’de giderek güçlenen yeni yaklaşım, tüm siyasi anlaşmazlıklara rağmen Türkiye’yi dışlayan bir Avrupa denklemine artık jeopolitiğin izin vermediği yönünde şekilleniyor.
Brüksel’in Görmek Zorunda Kaldığı TürkiyeAvrupa kıtası, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurduğu güvenlik ve siyasi düzenin en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor. Rusya-Ukrayna savaşı yalnızca Avrupa’nın doğu sınırlarını değil, aynı zamanda NATO’nun geleceğini, enerji güvenliğini ve kıtanın savunma kapasitesini de yeniden tartışmaya açtı. Almanya’nın yıllardır sürdürdüğü düşük savunma harcaması politikası değişirken, Fransa “stratejik özerklik” söylemini daha yüksek sesle dile getiriyor, Polonya ve Baltık ülkeleri ise doğrudan Rus tehdidine karşı hızla silahlanıyor. Avrupa Birliği içinde artık temel gündem; yeni savunma sanayii yatırımları, ortak askerî kapasite oluşturulması, enerji koridorlarının güvenliği ve Washington’a olan bağımlılığın nasıl azaltılacağı soruları etrafında şekilleniyor. Ancak tam da bu süreçte Brüksel, uzun yıllar boyunca “sorunlu ortak” olarak gördüğü Türkiye’yi jeopolitik denklem dışında bırakmanın artık neredeyse imkânsız hâle geldiğini fark ediyor.
Çünkü Türkiye bugün yalnızca NATO’nun güney kanadındaki bir askerî güç değil; Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş kriz coğrafyasının merkezinde yer alan stratejik bir kavşak noktası konumunda bulunuyor. Rusya-Ukrayna savaşında Montrö Sözleşmesi üzerinden Karadeniz’de kritik dengeyi sağlayan Ankara, aynı zamanda enerji hatlarının geçiş merkezi, göç krizinin tampon ülkesi ve Batı ile İran-Rusya hattı arasında diplomatik temas kurabilen nadir aktörlerden biri hâline geldi. Avrupa başkentleri bir taraftan Ankara’nın dış politikasını eleştirirken, diğer taraftan Türkiye olmadan Karadeniz güvenliğinin sürdürülemeyeceğini, yeni enerji projelerinin tam anlamıyla hayata geçirilemeyeceğini ve yeni bir göç dalgasının kontrol altına alınamayacağını görüyor. Bu nedenle Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik yaklaşımında eleştirel ton devam etse de güvenlik merkezli yeni bir pragmatizm giderek daha görünür hâle geliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Avrupa’daki bu stratejik kırılmayı dikkatle okuyarak diplomatik avantaja dönüştürmeye çalışıyor. Kabine toplantısı sonrası yaptığı “Bugün Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı, Türkiye’nin Avrupa’ya ihtiyacından daha fazladır” açıklaması yalnızca siyasi bir çıkış değil; aynı zamanda Ankara’nın yeni jeopolitik özgüveninin açık bir ilanı niteliği taşıyor. Erdoğan, Türkiye’nin artık Avrupa Birliği kapısında bekleyen edilgen bir aday ülke değil; tersine enerji güvenliği, NATO savunması, Karadeniz dengesi, Orta Doğu krizleri ve göç yönetimi gibi başlıklarda Avrupa’nın görmezden gelemeyeceği merkezî bir güç olduğunu vurguluyor. Bu söylem aynı zamanda Brüksel’e verilmiş sert bir mesaj içeriyor: Avrupa, Türkiye’yi dışlamaya devam ettikçe kendi güvenlik mimarisini daha kırılgan hâle getirecek ve jeopolitiğin sert gerçekleri sonunda Ankara’yı yeniden masanın vazgeçilmez aktörlerinden biri yapacaktır.
Avrupa’nın Güvenlik Krizi ve Türkiye’nin Yükselen DeğeriAvrupa’da son dönemde yayımlanan İngilizce stratejik analiz raporları, Türkiye’nin yeniden kıtanın güvenlik mimarisinin merkezine doğru yükseldiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Özellikle Carnegie Europe, European Council on Foreign Relations (ECFR) ve Chatham House gibi kurumların yayımladığı değerlendirmelerde, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Avrupa’nın savunma kapasitesindeki kırılganlığın daha görünür hâle geldiği vurgulanıyor. Raporlarda; Avrupa ordularının mühimmat stoklarından hava savunma sistemlerine kadar birçok alanda ciddi eksikliklerle karşı karşıya olduğu, NATO’nun güney ve doğu kanadında ise Türkiye gibi yüksek askerî kapasiteye, gelişmiş savunma sanayiine ve geniş operasyonel tecrübeye sahip ülkelerin öneminin arttığı belirtiliyor. Özellikle Karadeniz güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve Orta Doğu kaynaklı krizlerin Avrupa’ya sıçramasının önlenmesi gibi başlıklarda Ankara’nın artık yalnızca “yardımcı bir müttefik” değil, doğrudan stratejik denge unsuru olduğu değerlendirmeleri dikkat çekiyor.
Arap ve Ortadoğu diplomasi mahallelerindeki analizler ise Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği çok yönlü dış politika modeline daha farklı bir perspektiften yaklaşıyor. Özellikle Al Jazeera Arabic, Asharq Al-Awsat ve Al Arabiya merkezli değerlendirmelerde Ankara’nın artık yalnızca NATO’nun doğu kanadında görev yapan klasik bir askerî aktör olmadığı; aynı zamanda Batı ile İran, Rusya, Körfez ülkeleri, Hamas ve Suriye dosyaları arasında aynı anda diplomatik temas kurabilen nadir ülkelerden biri hâline geldiği vurgulanıyor. Bu analizlerde Türkiye’nin özellikle son beş yılda “denge siyaseti” üzerinden yeni bir jeopolitik kimlik inşa ettiği belirtilirken, Ankara’nın Batı ittifakıyla bağlarını tamamen koparmadan Moskova ve Tahran gibi aktörlerle de iletişim kanallarını açık tutmasının onu bölgesel krizlerde vazgeçilmez bir arabulucuya dönüştürdüğü ifade ediliyor. Arap yorumculara göre Türkiye’nin en büyük avantajı, aynı anda hem NATO masasında oturabilmesi hem de Batı’nın doğrudan temas kurmakta zorlandığı aktörlerle konuşabilmesi.
Ortaya çıkan bu tablo ise Avrupa açısından ciddi bir stratejik çelişki yaratıyor. Çünkü Brüksel bir taraftan Ankara’yı sert biçimde eleştirmeyi sürdürüyor; diğer taraftan ise enerji güvenliği, göç yönetimi, Karadeniz dengesi ve NATO’nun savunma hattı açısından Türkiye’ye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Özellikle Rus gazına bağımlılığı azaltmaya çalışan Avrupa için Türkiye artık yalnızca bir transit ülke değil; Azerbaycan, Orta Asya, Irak ve Doğu Akdeniz enerji kaynaklarını Avrupa’ya taşıyabilecek stratejik bir enerji merkezi olarak görülüyor. Aynı şekilde milyonlarca sığınmacının Avrupa sınırlarına ulaşmasını engelleyen ana tampon ülke olması da Ankara’nın elini güçlendiriyor. Bu nedenle Avrupa başkentlerinde son dönemde giderek daha fazla dillendirilen görüş şu: Türkiye ile siyasi anlaşmazlıklar devam etse bile Ankara’nın jeopolitik ağırlığını görmezden gelmek artık Avrupa’nın kendi güvenlik çıkarlarına zarar verebilecek bir risk hâline dönüşmüş durumda.
Donmuş Üyelik Süreci ve Derin GüvensizlikTürkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler son yıllarda giderek derinleşen karşılıklı güvensizlik atmosferi içinde ilerliyor. Ankara resmî olarak hâlâ Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsünü korusa da üyelik müzakereleri fiilen donmuş durumda bulunuyor.
Özellikle Yunanistan ve Kıbrıs Güney Rum kesimi merkezli krizler, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı tartışmaları, enerji arama faaliyetleri ve çözülemeyen Kıbrıs meselesi ilişkilerin en kritik kırılma başlıkları arasında yer alıyor. Avrupa Birliği içerisinde özellikle Atina ve GKRY yönetimleri, Ankara ile tam kapsamlı yakınlaşma süreçlerine karşı en sert tutumu sergileyen aktörler olarak öne çıkıyor. Bunun yanında Türkiye’nin son yıllarda Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Suriye’den Kafkasya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada daha bağımsız ve agresif bir dış politika izlemesi de Brüksel’de “kontrol edilmesi zor stratejik ortak” algısını güçlendirmiş durumda. Bu nedenle Avrupa başkentlerinde Türkiye artık yalnızca aday ülke perspektifiyle değil; aynı zamanda kriz çözme kapasitesine sahip zorunlu bir aktör olarak değerlendiriliyor.
Türkiye’nin Rusya ile geliştirdiği yakın ekonomik ilişkiler, Moskova’ya yönelik yaptırımlara katılmaması ve Batı ile Rusya arasında izlediği denge politikası da bazı Avrupa çevrelerinde “güven sorunu” yaratıyor. Brüksel açısından Ankara bir taraftan NATO’nun önemli bir üyesi olarak görülürken diğer taraftan Batı ittifakının klasik çizgisinden uzaklaşan öngörülmesi zor bir ortak olarak değerlendiriliyor.
Bununla birlikte Avrupa’da son dönemde değişmeye başlayan temel gerçeklik, tüm bu siyasi ve ideolojik sorunlara rağmen Türkiye’nin jeopolitik ağırlığının artık görmezden gelinemeyecek seviyeye ulaşmış olmasıdır. Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Karadeniz güvenliği yeniden hayati önem kazanırken, enerji krizleri Avrupa’yı alternatif koridor arayışına itti ve düzensiz göç baskısı kıtanın iç siyasetini doğrudan etkilemeye başladı. Tüm bu başlıklarda Türkiye kilit ülke konumunda bulunuyor. Ankara, Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi üzerinden stratejik dengeyi korurken; enerji yolları, savunma sanayii kapasitesi ve göç yönetimiyle Avrupa’nın güvenlik hesaplarının merkezine yerleşmiş durumda. Bu nedenle Brüksel’de giderek daha fazla dile getirilen görüş şu: Türkiye ile siyasi anlaşmazlıklar devam etse bile Ankara’yı tamamen dışlayan bir Avrupa güvenlik mimarisi kurmak artık gerçekçi görünmüyor. Avrupa’nın Türkiye ile yaşadığı derin güvensizlik sürse de jeopolitiğin sert gerçekleri Brüksel’i Ankara ile yeniden pragmatik bir ilişki kurmaya zorluyor.
Türkiye’nin Çok Katmanlı Dış Politika StratejisiAnkara son yıllarda klasik Batı ittifakı çizgisinin dışına taşan, çok yönlü ve esnek bir dış politika modeli inşa etmeye çalışıyor. Bu modelin temelinde yalnızca NATO eksenli hareket etmek yerine aynı anda farklı güç merkezleriyle ilişki kurabilmek, krizler arasında manevra alanı oluşturabilmek ve Türkiye’yi bölgesel denklemlerde vazgeçilmez bir aktöre dönüştürmek yer alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, son dönemde Batı ile ilişkilerini tamamen koparmadan Rusya, İran, Körfez ülkeleri, Afrika ve Orta Asya ile paralel diplomatik hatlar kurmaya yöneldi. Bu yaklaşım özellikle Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze krizi, Suriye dosyası ve İran merkezli gerilimlerde daha görünür hâle geldi. Türkiye bugün aynı anda hem NATO üyesi hem Rusya ile enerji ortaklığı geliştiren, hem Batı ile güvenlik iş birliği yapan hem de İran ve Körfez ülkeleriyle doğrudan temas kurabilen nadir ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. Ankara bu strateji sayesinde yalnızca bölgesel değil, küresel güç rekabetinin merkezinde kendi alanını açmaya çalışan bağımsız bir aktör görüntüsü vermeye çalışıyor.
Türkiye’nin özellikle İran krizinde izlediği “kontrollü tarafsızlık” politikası bu yeni dış politika modelinin en dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. Ankara, ABD ve İsrail tarafından İran’a yönelik olası askerî operasyonların doğrudan parçası olmamaya özen gösterirken, NATO üyeliği çerçevesinde Batı ittifakıyla bağlarını da korumayı sürdürdü. İncirlik Üssü’nün stratejik önemini muhafaza etmesi, Türkiye’nin NATO içindeki konumunu canlı tutarken; aynı zamanda Ankara’nın Tahran ile Washington arasında açık iletişim kanallarını koruyan ülkelerden biri olması diplomatik ağırlığını artırdı. Türk diplomasisi özellikle son dönemde İran ile Batı arasında doğrudan iletişimin koptuğu kriz anlarında “arka kapı diplomasisi” yürütebilen önemli merkezlerden biri olarak öne çıkıyor. Bu durum Ankara’ya yalnızca diplomatik prestij kazandırmıyor; aynı zamanda Batı açısından Türkiye’yi tamamen dışlanamayacak stratejik bir ara aktöre dönüştürüyor.
Özellikle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT başkanı İbrahim Kalın döneminde Ankara’nın istihbarat ve diplomasi merkezli bölgesel yaklaşımı daha görünür hâle geldi. Türk dış politikası artık yalnızca klasik diplomatik görüşmeler üzerinden değil; istihbarat diplomasisi, güvenlik müzakereleri ve kriz yönetimi üzerinden de şekilleniyor. Gazze savaşından Suriye’deki denklemlere, Libya’dan Kafkasya’ya, Rusya-Ukrayna savaşından İran dosyasına kadar uzanan geniş bir coğrafyada Ankara’nın aynı anda birçok aktörle temas kurabilmesi dikkat çekiyor. Türkiye bir taraftan Moskova ile tahıl koridoru görüşmeleri yaparken diğer taraftan Kiev’e askerî destek sağlayabiliyor; Hamas ile temas kurarken NATO içinde aktif rol oynayabiliyor; Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirirken aynı anda İran’la güvenlik diplomasisini sürdürebiliyor. Batılı strateji çevrelerinde bu durum giderek daha fazla “zor ama vazgeçilmez ortak” tanımıyla ifade ediliyor. Çünkü Ankara ile yaşanan siyasi gerilimlere rağmen Avrupa ve ABD, Orta Doğu’dan Karadeniz’e kadar uzanan kriz alanlarında Türkiye olmadan kalıcı denge kurmanın giderek zorlaştığını görüyor.
Karadeniz’de Montrö GücüTürkiye’nin son yıllarda artan stratejik ağırlığının en önemli nedenlerinden biri, Karadeniz’de oluşan yeni güvenlik dengesi oldu. Özellikle Montreux Convention Regarding the Regime of the Straits sayesinde Ankara, Rusya-Ukrayna savaşı boyunca Karadeniz’e yönelik askerî geçişler üzerinde belirleyici bir kontrol mekanizması kurdu. Savaşın başlamasının ardından Türkiye’nin boğazları savaş gemilerine kapatma kararı, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte dikkatle takip edildi. Çünkü İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki kontrol, Karadeniz’in askerî dengesi açısından kritik önem taşıyor. Ankara’nın Montrö hükümlerini uygulama biçimi, NATO ile Rusya arasında doğrudan bir askerî gerilim ihtimalini sınırlayan önemli faktörlerden biri olarak değerlendirildi. Batılı güvenlik çevrelerinde yapılan birçok analizde, Türkiye’nin savaş boyunca boğazlar üzerindeki dengeleyici tutumunun Karadeniz’in tamamen kontrolsüz bir çatışma alanına dönüşmesini engellediği yorumları öne çıktı.
Avrupa açısından ortaya çıkan en önemli gerçek ise Karadeniz güvenliğinin Türkiye olmadan sürdürülebilir olmadığı gerçeği oldu. Çünkü Karadeniz artık yalnızca Rusya-Ukrayna savaşının yaşandığı bölgesel bir cephe değil; NATO’nun doğu hattı, enerji taşımacılığı, tahıl ticareti ve Avrupa’nın güvenlik mimarisi açısından doğrudan stratejik önem taşıyan bir alan hâline geldi. Türkiye’nin NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olması, boğazlar üzerindeki hukuki kontrolü elinde bulundurması ve aynı anda hem Batı hem Moskova ile iletişim kurabilmesi Ankara’nın elini güçlendirdi. Avrupa’da son dönemde yapılan birçok stratejik değerlendirmede, Türkiye’nin Karadeniz’deki dengeleyici rolünün zayıflaması durumunda bölgenin çok daha sert askerî krizlere sürüklenebileceği ifade ediliyor. Bu nedenle Brüksel ve NATO çevrelerinde giderek daha fazla kabul gören görüş şu: Türkiye ile siyasi anlaşmazlıklar devam etse bile Karadeniz’in güvenlik mimarisinde Ankara’yı dışlayan bir denklem kurmak artık gerçekçi görünmüyor.
Avrupa’nın Enerji ve Göç AçmazıTürkiye’nin Avrupa açısından taşıdığı stratejik önem artık yalnızca askerî güvenlik başlıklarıyla sınırlı değil. Son yıllarda yaşanan enerji krizleri ve düzensiz göç dalgaları, Ankara’yı Avrupa’nın istikrar hesaplarında merkezi aktörlerden biri hâline getirdi. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Avrupa’nın Rus doğal gazına olan bağımlılığını azaltma çabası, Türkiye’nin jeopolitik konumunu daha da değerli hâle taşıdı. Avrupa Birliği ülkeleri uzun yıllar boyunca enerji güvenliği konusunda Moskova’ya büyük ölçüde bağımlı bir yapı kurmuştu. Ancak savaşla birlikte bu bağımlılık stratejik kırılganlık olarak görülmeye başlandı. Bu nedenle Brüksel, enerji kaynaklarını çeşitlendirecek yeni güzergâhlara yönelirken Türkiye artık yalnızca bir transit ülke değil; enerji akışının merkezlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Azerbaycan gazını Avrupa’ya taşıyan TANAP ve TAP projeleri, Orta Asya enerji kaynaklarının Batı pazarlarına ulaştırılması, Irak petrolü ve Doğu Akdeniz’deki doğal gaz rezervlerinin Avrupa’ya taşınması gibi başlıklarda Ankara’nın rolü her geçen gün daha fazla öne çıkıyor.
Avrupa’daki birçok stratejik analizde Türkiye’nin “enerji köprüsü” rolünden çıkarak doğrudan “enerji merkezi” kimliğine yöneldiği vurgulanıyor. Çünkü Ankara yalnızca mevcut enerji hatlarının geçiş noktası değil; aynı zamanda gelecekte oluşabilecek yeni enerji koridorlarının da ana düğüm noktalarından biri olarak görülüyor. Özellikle Rus gazının Avrupa’daki etkisinin azaltılmak istenmesi, Hazar havzası ve Orta Doğu kaynaklarının önemini artırırken Türkiye’yi vazgeçilmez konuma taşıyor. Bunun yanında Karadeniz’de keşfedilen doğal gaz rezervleri ve Türkiye’nin LNG altyapısına yaptığı yatırımlar da Avrupa’nın dikkatini çekiyor. Avrupa açısından mesele artık yalnızca enerji temini değil; enerji arz güvenliğinin savaş, kriz veya jeopolitik baskılar karşısında sürdürülebilir şekilde korunabilmesi. Bu nedenle Ankara ile yaşanabilecek büyük bir siyasi gerilimin Avrupa’nın enerji güvenliği üzerinde doğrudan risk yaratabileceği yönünde değerlendirmeler giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor.
Göç meselesinde ise Avrupa’nın Türkiye’ye olan bağımlılığı çok daha net ve somut biçimde hissediliyor. Özellikle 2015 sonrası yaşanan büyük göç krizinin Avrupa siyasetinde yarattığı sarsıntı hâlâ unutulmuş değil. 2016 yılında imzalanan göç mutabakatından bu yana Türkiye, milyonlarca sığınmacıyı Avrupa sınırlarının dışında tutan ana tampon ülke işlevi görüyor. Başta Germany olmak üzere birçok Avrupa ülkesi, yeni bir düzensiz göç dalgasının kıta siyasetinde aşırı sağ hareketleri güçlendireceğinden ve iç siyasi dengeleri sarsacağından ciddi şekilde endişe ediyor. Bu nedenle Avrupa başkentleri zaman zaman Ankara’yı insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti konularında sert biçimde eleştirse de göç yönetimi konusunda Türkiye ile iş birliğini sürdürmek zorunda kalıyor. Çünkü Brüksel’de giderek daha fazla kabul edilen gerçek şu: Türkiye’nin göç konusunda oynadığı tampon rolünün zayıflaması, yalnızca sınır güvenliği değil, Avrupa’nın iç siyasi istikrarı açısından da büyük bir krizi tetikleyebilir.
Yeni Dönemin Şifresi: Türkiye’yi Dışlamak Mümkün Mü?Avrupa’nın önündeki temel soru artık yalnızca Türkiye ile ilişkilerin nasıl yönetileceği değil; Ankara’yı dışlayan bir güvenlik ve istikrar mimarisinin gerçekten kurulup kurulamayacağıdır. Son yıllarda Avrupa Birliği içerisinde Türkiye’ye yönelik yaklaşım çoğu zaman “sorunlu ortak”, “zor müttefik” ya da “demokratik standartlardan uzaklaşan aday ülke” tanımları üzerinden şekillendi. Ancak Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’nın güvenlik dengesi kökten değişirken, enerji arz krizleri, Karadeniz’deki askerî gerilim, Orta Doğu’daki çatışmalar ve düzensiz göç baskısı Ankara’nın stratejik ağırlığını yeniden ön plana çıkardı. Bugün Brüksel’de birçok karar alıcı açısından temel gerçek şu: Türkiye ile siyasi anlaşmazlıklar devam etse bile Avrupa’nın karşı karşıya olduğu kriz başlıklarının büyük bölümü doğrudan Ankara’nın bulunduğu jeopolitik hat üzerinde şekilleniyor. Bu nedenle Türkiye artık yalnızca üyelik müzakereleri üzerinden değerlendirilen bir aday ülke değil; Avrupa’nın güvenlik ve istikrar hesaplarında merkezi rol oynayan bölgesel güçlerden biri olarak görülüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise tam da bu jeopolitik kırılma anını dikkatle okuyarak diplomatik avantaja dönüştürmeye çalışıyor. Ankara son yıllarda Karadeniz’den Orta Doğu’ya, enerji koridorlarından göç yönetimine kadar uzanan geniş bir alanda kendisini vazgeçilmez aktör olarak konumlandırmayı başardı. Erdoğan’ın Avrupa’ya verdiği mesaj oldukça net: Türkiye artık Avrupa Birliği kapısında bekleyen edilgen bir aday ülke değil; aksine Avrupa’nın güvenlik mimarisi, enerji güvenliği, NATO dengesi ve bölgesel kriz yönetimi açısından göz ardı edilemeyecek stratejik bir merkez. Özellikle Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi üzerinden sağlanan denge, enerji hatlarının Türkiye üzerinden şekillenmesi ve milyonlarca sığınmacının Avrupa sınırları dışında tutulması Ankara’nın elini güçlendiriyor. Bu nedenle Erdoğan yönetimi, Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik eleştirel söylemlerinin sahadaki jeopolitik gerçeklerle çeliştiğini savunarak Brüksel’i daha pragmatik bir ilişki kurmaya zorlamaya çalışıyor.
Ve görünen o ki, Avrupa Türkiye’yi ne kadar dışarıda bırakmaya çalışırsa çalışsın jeopolitiğin sert gerçekleri Ankara’yı yeniden masanın merkezine taşıyor. Çünkü bugün Avrupa’nın enerji güvenliği Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Orta Asya hatlarına; göç güvenliği Türkiye’nin tampon rolüne; Karadeniz dengesi ise doğrudan Ankara’nın kontrol ettiği boğazlara bağlı durumda bulunuyor. Aynı şekilde Orta Doğu’daki krizlerde Batı ile Rusya, İran ve bölgesel aktörler arasında aynı anda temas kurabilen ülkelerin sayısı oldukça sınırlı ve Türkiye bu denklemde öne çıkan en önemli aktörlerden biri olarak görülüyor. Bu nedenle Brüksel’de son dönemde giderek daha fazla dillendirilen görüş şu: Türkiye ile yaşanan siyasi ve ideolojik anlaşmazlıklar devam etse bile Ankara’yı tamamen dışlayan bir Avrupa güvenlik mimarisi kurmak artık gerçekçi görünmüyor. Jeopolitik dengeler değiştikçe Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı da değişiyor ve Ankara, tüm tartışmalara rağmen yeniden Avrupa’nın vazgeçilmez güç merkezlerinden biri hâline geliyor.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:23
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 08 Mayıs 2026 14:20 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















