Zamanın ve vicdanın duvarları arasında: Silivri’de bir hümanist
Ankara24.com, T24 kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Mustafa Yeneroğlu*
Silivri, İstanbul’un Batı Marmara kıyısında, esen rüzgârın sertliğiyle ve yoğurduyla tanınan şirin bir ilçesi olmaktan çıkalı çok oldu. Artık orası, Türkiye’nin hukuk tarihinde maalesef kapanmak bilmeyen, irinleşmiş bir yarayı akıllara getiriyor. O soğuk beton blokların arasında, gökyüzünün sadece küçük bir karesine hapsedilmiş, zamanın donduğu o gri boşlukta dokuz yıldır bir adam yaşıyor: Osman Kavala.
68 yaşında... Bir ömrü sivil topluma, barışa, kültürel diyaloğa, Anadolu’nun rengarenk çiçekleri solmasın diye çabalamaya ve bu toprakların kadim halklarının birbirini anlamasına adamış bir "filantrop". Ancak bugün, devletin "beka" söyleminin gölgesinde inşa ettiği devasa bir hukuksuzluk kulesinin en alt katında, ağırlaştırılmış müebbet hapsin o ağır yükünü omuzluyor.
Onu cezaevinde ziyaret ettiğinizde, iktidar medyasının çizdiği o karanlık portreyi; toplumdan ilelebet uzak tutulması gereken o tehlikeli "suçlu"yu değil, bir derviş sabrıyla sizi karşılayan bir İstanbul beyefendisini buluyorsunuz. Evet, fiziksel olarak yıpranmadığını söylemek zor; dokuz yılın, dile kolay o binlerce günün ağırlığı omuzlarına binmiş adeta. O narin bedeni, sanki bu dünyaya ait tüm maddi hırslardan, bedensel ağırlıklardan sıyrılmış, dünyevi olandan kopmuş bir "zühd" haline bürünmüş. Ancak bu zayıflıkta bir acziyet değil, tam tersine sarsıcı bir manevi kuvvet saklı. Gözlerindeki o dingin, o mütebessim ifade; ona "casus" diyenlerin telaşından, ona "terörist" yaftası yapıştıranların öfkesinden çok daha güçlü, çok daha sahici.
Osman Kavala davası, Türkiye’de hukukun bittiği ve anlaşılması güç bir siyasi intikamın başladığı o gri alanın en kristalize, en somut örneği. Bu yazı; Kafkavari bir kabusun ortasında, "düşmanlaştırıcı" bir hukukun dişlileri arasında ezilmek istenirken, nezaketinden ve vicdanından taviz vermeyen bir entelektüelin, hepimize tuttuğu aynanın hikayesidir.
Bir kukla tiyatrosu: Döner kapı adaletiOsman Kavala’nın 2017’den beri süregelen tutukluluğu, hukuk fakültelerinde "Hukuk Devleti" derslerinde değil, ancak "Otoriter Rejimlerde Yargının Araçsallaştırılması" veya "Hukuk Yoluyla Otoriterleşme" başlığı altında örnek olarak okutulabilecek bir vakadır. Süreç, adil bir yargılamadan ziyade, sonu baştan yazılmış, ancak senaryosu süreç içinde sürekli değiştirilmek zorunda kalınan kötü kurgulu bir tiyatroyu andırmaktadır.
Kavala’nın yargılanma serüveni, modern hukuk tarihine "Döner Kapı" taktiği olarak geçecek bir utanç vesikasıdır.
Kavala 1 Kasım 2017’de, Gezi Parkı eylemlerini finanse ve organize etmek ve 15 Temmuz Darbe Girişimi iddiasıyla, TCK’nın 312. maddesi (Hükümeti devirmeye teşebbüs) ve 309. maddesi (Anayasayı ihlal) uyarınca tutuklandı.
11 Ekim 2019’da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vereceği kararın hemen öncesinde, Kavala’nın TCK 309’dan tahliyesine karar verildi. Nitekim 10 Aralık 2019’da AİHM, Kavala’nın tutukluluğunun hak ihlali olduğuna ve tutuklamanın siyasi saiklerle yetkinin kötüye kullanılması niteliği taşıdığına hükmetti.
Buna rağmen Kavala, Gezi davası kapsamında tutuklu kalmaya devam etti. Bu davada binlerce sayfalık tapelerin, hiçbir suç unsuru içermeyen telefon görüşmelerinin havada uçuştuğu yargılama neticesinde; 18 Şubat 2020 tarihinde oy birliğiyle beraat kararı verildi. Mahkeme açıkça, "suçun unsurlarının oluşmadığına" ve "delil bulunmadığına" hükmetti. Nitekim tahliye müzekkeresi yazıldı. Kavala eşyalarını topladı, cezaevi aracıyla çıkış kapısına doğru yöneldi. Ancak hukuk mantığı değil, "rehin alma" mantığı işletildiği için Kavala henüz cezaevi nizamiyesinden çıkmadan, savcılık eski soruşturma dosyasını tekrar devreye soktu: 15 Temmuz Darbe Girişimi (TCK 309).
Buradaki kurnazlık şuydu: Kavala daha önce 15 Temmuz soruşturmasından zaten tahliye edilmişti. Ancak savcılık, aynı dosyayı yeniden canlandırarak onu cezaevi kapısında tekrar gözaltına aldırdı ve tutuklattı. Yani bir kapıdan tahliye edilirken, diğer kapıdan üstelik aynı fiiller gerekçe gösterilerek tekrar içeri alındı.
Ancak skandal burada bitmedi. 9 Mart 2020’de Kavala bu sefer, TCK 328 (Siyasal veya askeri casusluk) suçlamasından emniyete ya da adliyeye dahi götürülmeden tutuklandı. Birkaç gün sonra da TCK 309. maddeden ikinci kez tahliyesine karar verildi.
Dikkatinizi çekerim: Ortada yeni bir delil, yeni bir fiil, yeni bir olay yoktu. Savcılar, "Gezi olmadı, darbe diyelim; o zaten tutmamıştı, o zaman casusluk diyelim" mantığıyla, Kavala’nın tutukluluk halini sürdürecek bir "etiket" arayışındaydılar.
"Casusluk" suçlaması, bu absürt tiyatronun zirvesidir. Bir insanın casusluktan yargılanabilmesi ve ceza alabilmesi için, devletin gizli kalması gereken çok hayati bilgilerini temin etmesi ve bunları düşman bir devlete veya organizasyona servis etmesi gerekir. Bu suçun maddi unsuru "devlet sırrı" ve "servis etme" eylemidir.
Oysa Kavala’nın dosyasında ne bir gizli belge, ne bu belgenin kime verildiğine dair bir kanıt, ne de bir "muhatap devlet" vardır. Sivil toplum faaliyetleri, "casusluk" kılıfına sokuldu. Sonuçta, casusluktan da delil bulunamayınca, mahkeme hukuku bir kez daha katlederek, daha önce beraat ettiği Gezi davasını (TCK 312) yeniden canlandırarak "ağırlaştırılmış müebbet" cezasını bu madde üzerinden verdi. Yani dönüp dolaşıp, beraat ettiği davadan mahkûm edildi.
Bu korkunç tabloda hukuk, maddi gerçeği arama çabası olmaktan çıkarılmış, bir insanı toplumsal hayattan tecrit ederek 'yok etme' mekanizmasına dönüştürülmüştür.
Düşman ceza hukuku ve "tehlikeli" vatandaşBu yargılama pratiği, modern ceza hukukunun "kusur ilkesi" ile açıklanamaz. Burada karşımıza çıkan tablo, modern hukuk devletinin reddettiği ama otoriter rejimlerin can simidi olan "Düşman Ceza Hukuku" kavramıdır.
Normal bir hukuk düzeninde devlet, bireyi hakları ve ödevleri olan bir "vatandaş" (person) olarak görür. Yargılama, kişinin geçmişte işlediği iddia edilen somut bir fiile dayanır. Ancak Düşman Ceza Hukuku anlayışında, devlet karşısındakini bir vatandaş olarak değil, kurulu düzeni tehdit eden, etkisiz hale getirilmesi gereken bir "tehlike kaynağı", bir "düşman" (unperson) olarak kodlar.
Kavala vakasında işleyen mekanizma tam olarak budur:
Suçun ne olduğundan ziyade, failin kim olduğu önemlidir. Önce Osman Kavala "suçlu" ve "tehlikeli" ilan edilmiş, ardından ona uygun bir suç (önce Gezi, sonra Darbe, sonra Casusluk) aranmıştır. Hukuk, Kavala'nın fiillerine değil, varlığına ceza kesmektedir.
Beraat etmesi gereken yerde tutuklanması, tahliye olması gereken yerde yeni bir soruşturmayla karşılaşması; "kanunilik" ilkesinin yerini "keyfilik" ilkesinin aldığını gösterir.
Silivri'deki Josef K. ve devletin bir "bildiği"Franz Kafka’nın Dava (Der Prozess) romanı, bireyin devasa ve anlaşılmaz bir bürokrasi karşısındaki çaresizliğini anlatır. Ancak Osman Kavala’nın yaşadıkları, Josef K.’nın kabuslarını bile gölgede bırakacak kadar karanlık bir gerçekliğe sahiptir.
Josef K., neyle suçlandığını bilmeden bir labirentte kaybolur. Mahkeme heyeti yüzsüzdür, suç belirsizdir. Kavala ise neyle suçlandığını kağıt üzerinde bilir; ancak bu suçlamaların gerçeklikle, akılla ve mantıkla hiçbir bağı olmadığını da bilir. Daha da acısı, onu yargılayanlar da, o iddianameleri yazanlar da, o kararların altına imza atanlar da gerçeği çok iyi bilmektedir. Burada Kafkavari bir "bilinmezlik" değil, bile isteye kurgulanmış bir "kötülük" vardır.
Bu hukuksuzluğu meşrulaştırmak için öne sürülen "Soros" retoriği, "küresel komplolar", "İspat edilemiyor ama Gezi’yi o organize etti" veya "Delil yok ama ajan" söylemi de, aslında derin bir hakikat krizini perdeleyen ince bir tül gibidir. Onlar, Osman Kavala’nın suçlu olduğuna dair bir delil olmadığını gayet iyi biliyorlar. Ancak şunu da biliyorlar: Kavala "suçlu" ve "içeride" olmalıdır. Çünkü herşeyin üzerinde olan "İrade"nin tecelli ettiği andan itibaren, delilin, yasanın veya vicdanın bir hükmü yoktur. Artık tek kalan sadakatin tescilidir. "Delil yoksa, demek ki delil bırakmayacak kadar profesyonel bir ajandır" şeklindeki o kibirli yargının, takdir edilene uygun bir "hakikat inşa etme" performansıdır.
Ancak unutuluyor ki bir insanın yıllarını, somut bir delile dayandırmadan, izahattan münezzeh bir takdire kurban etmek; sadece bir hukuk cinayeti değil, karakterlerin ve vicdanların askıya alındığı büyük bir ahlaki çöküştür.
Demir parmaklıklar ardındaki bilgePeki, bu korkunç hukuksuzluk, bu ağır tecrit ve "casusluk" gibi onur kırıcı bir yafta karşısında Osman Kavala ne yapıyor?
İşte beni en çok etkileyen kısım burası. Osman Kavala, kendisine yapılan bunca kötülüğe rağmen, inanılmaz bir zarafetle direniyor. İçeride öfke nöbetleri geçiren, lanetler okuyan, intikam yeminleri eden bir adam yok. Tam tersine; anlamaya çalışan, kendisine bu kötülüğü yapanların motivasyonunu bile sosyolojik olarak çözümlemeye gayret eden, "mahcup" bir adam var. Evet, mahcup... Sanki kendisine yapılan hukuksuzluktan dolayı, onu yargılayanlar adına, ülkesi adına yaşanan bir mahcubiyet.
Her görüşmemizde fiziksel olarak biraz daha eridiğini görmek yüreğimi burkuyor. O narin bedeni, sanki maruz kaldığı bu haksızlığa, bu kabalığa karşı sessiz bir protesto gibi inceliyor. Ancak o zayıf bedenin içinde, gürül gürül akan bir entelektüel nehir var. Kendi dramını konuşmayı zul sayıyor. "Ben ne olacağım?" sorusunu sormuyor.
Oysa çok büyük bir acısı var. Ölüm döşeğindeki annesini yıllardır görememenin, ona bir kez olsun sarılamamanın, helalleşememenin verdiği o derin, o yakıcı sızı... Achille Mbembe’nin "Nekropolitika" (Ölüm Siyaseti) dediği şey tam da bu değil mi? İktidar sadece bedeni hapsetmekle yetinmiyor; kişinin en insani bağlarını, yas tutma hakkını, veda etme hakkını da elinden alarak, ona duygusal bir ölüm yaşatmak istiyor. Ancak Kavala ıstırabını bir 'mağduriyet anlatısına' dönüştürmeyi reddeden o vakur duruşundan da en ufak bir taviz vermiyor.
Hücresini, bir hapishane koğuşundan çok, bir akademi odasına, bir tefekkürhaneye çevirmiş. Ziyaretlerimizde sohbetimiz, demir kapıların ardındaki o kasvetli havadan hızla sıyrılıp; çağımızın sancılarına, İslam tarihinin derinliklerine, Montesquieu’nün "Kanunların Ruhu"na, öfke çağına, demokrasilerin savrulmasına, Cumhuriyet’in tedavi edilmemiş travmalarına uzanıyor.
Bu entelektüel derinlik, teorik bir uğraşın ötesinde evrensel bir vicdanın yansımasıdır. Kavala, tam bir hümanist olarak, bugün Gazze’de yaşanan vahşeti, İsrail’in uyguladığı o korkunç şiddeti iliklerine kadar hissediyor. Editörlüğünü yaptığı Filistin: Yüz Yıllık Savaş kitabıyla, Filistin halkının yaşadığı dramı, maruz kaldığı işgali ve adalet arayışını ağırlaştırılmış müebbet haline önceleyen bir adam. Kendi derdini unutup, insanlığın kanayan yarasıyla dertlenen bir "ajan"! İftiracıların "kökü dışarıda" dediği bu adamın kalbi, Gazze’den Saraybosna’ya, Anadolu’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyanın sızısını taşıyor.
Osman Kavala kutuplaşmanın ve öfkenin hüküm sürdüğü bir çağda aklıselimi, diyaloğu ve barışı savunan bir bilge. Türkiye’nin içine düştüğü o keskin kutuplaşma ortamında, "köprüler kurmaya" çalıştı. Türkler ve Kürtler arasında, dindarlar ve sekülerler arasında, Türkiye ve dünya arasında.
Utanç aynasındaki suretimizOsman Kavala davası, Türkiye için bir turnusol kağıdıdır. Bu dava, sadece bir hukuk krizi değil, aynı zamanda bir vicdan krizidir.
Kavala, o zayıflamış bedeni ve mahcup tebessümüyle, aslında bize, toplumun tamamına devasa bir ayna tutuyor. O aynada gördüğümüz şey, eriyen sadece onun bedeni değil; bizim adalet duygumuz, bizim merhametimiz, bizim insanlığımızdır.
"Vardır devletin bir bildiği" diyerek konfor alanından çıkmayanlar, onun "liberalliğini" veya "zenginliğini" bahane edip, uğradığı zulme sessiz kalanlar, hukuksuzluğu görüp de "şimdi sırası değil" diyenler...
Hepimiz o aynada kendi suretimizle yüzleşmek zorundayız. Dokuz yıl... Bir ömrün en verimli çağının, somut hiçbir delil olmadan heba edilmesi. Ama o, içeride hala ümitvar. Hala Türkiye’nin demokratikleşeceği, hukukun geri döneceği, insanların birbirini "düşman" değil "komşu" olarak göreceği günlerin hayalini kuruyor. Belki de bizi asıl utandırması gereken de bu: Biz dışarıda bazen ümitsizliğe düşmüş savrulurken; içerideki ağırlaştırılmış müebbetlik adamın o tükenmez inancı ve ülkesine olan sevgisi.
Bu sebeple eminim ki tarih, Osman Kavala’yı "casus" olarak yazmayacak. Bu toprakların kültürüne ve insanına aşık bir sivil toplum insanı olarak yazacak, sadece işini yapmaya çalışan, iyi bir insan. Ve belki de en büyük suçu, kötülüğün bu kadar sıradanlaştığı bir dönemde "iyi" kalmakta ısrar etmesi.
Artık bu teatral davaların perdelerini indirip, gerçeğin soğuk yüzüyle yüzleşme vaktidir. Osman Kavala özgürlüğüne kavuşmalıdır. Sadece onun hakkı olduğu için değil; bu topraklarda "adalet" kavramının hala nefes alabildiğini, vicdanın tamamen çürümediğini kanıtlamak için. Zira adalet, Kavala’nın hücresinde can çekişirken, dışarıda hiçbirimiz, hiçbirimiz özgür değiliz.
*Bağımsız İstanbul Milletvekili
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:24
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 02 Ocak 2026 16:46 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















