Yağmurdan mı, kurdan mı, yoksa aşktan mı? Özgür Bayram Soylu
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi paylaşıyor.
Türkiye ekonomisinde bir süredir her şeyin bir “sudan sebebi” var. Gıda pahalıysa yağmur, kur yükseldiyse yabancı, faiz arttıysa enflasyon… Enflasyon varsa zaten enflasyon var. Kimse sorumlu değil ama herkes açıklama yapıyor. Ekonomi haberleri neredeyse meteoroloji bültenine bağlanmış durumda.
Ve biz her krizde aynı soruyu fısıldıyoruz: Yağmurdan mı, kurdan mı, yoksa aşktan mı? Sanki kırılan kalbimizin sebebini bulmaya çalışan bir âşık gibi… Suçu bazen gökyüzüne, bazen dövize, bazen de talihin cilvesine yüklüyoruz. Oysa mesele ne yağmur ne rüzgâr; mesele yıllardır “biraz sık, biraz gevşet” diye idare edilen yapısal zemin. Sonuç ise yüksek faiz, yapışkan enflasyon, zayıflayan üretim ve baskı altındaki bir Türk lirası olarak ortada.
Bu sazan sarmalı, geçici ve yüzeysel önlemlerle yönetilemeyecek kadar yapısal bir krize işaret ediyor. Özellikle yüksek enflasyonla mücadelede kalıcı sonuç üretecek, kapsamlı ve cesur bir reform programı artık bir tercih değil, zorunluluk hâline getiriyor. Yeni Şafak’ın manşete taşıdığı kurtuluş reçetesi, TL’yi güçlendiren, enflasyonu kalıcı biçimde düşüren ve üretimi yeniden ayağa kaldırmayı hedefleyen bütüncül bir reçete olarak bir kez daha öne çıkıyor.
DÜNYA MERSİNE BİZ TERSİNE
Gelişmiş ekonomilerin büyük bölümü, bireysel döviz kazançlarını yatırım geliri olarak kabul ediyor ve vergilendiriyor. Döviz bulundurma alışkanlığı bizdeki gibi olmasa da spekülatif kazançlar ABD ve Birleşik Krallık’ta sermaye kazancı sayılarak vergiye tabi tutuluyor. Almanya ve Fransa’da bu kazançlar, hisse senedi ve tahvil gelirleriyle aynı kategoride değerlendirilerek ve ortalama yüzde 25–30 oranında vergilendiriliyor. Kanada ve Avustralya ise daha esnek bir model uygulanarak; küçük tasarrufçuyu koruyan yüksek kazançları vergi kapsamına alan uygulamalar dikkat çekiyor. Şili gibi yüksek enflasyon yaşamış ülkelerde ise enflasyondan arındırılmış reel kazanç üzerinden vergi alınıyor.
Dünya bu konuda aynı istikamete yürürken, biz kavşağa geldiğimizde sürekli ters yöne sinyal veriyoruz. Dünya Mersin’e giderken biz tersine gitmeyi alışkanlık hâline getiriyoruz. Küresel sistem bireysel spekülatif kazancı vergilendirerek finansal disiplini güçlendirirken, biz vergisiz alanlar açarak kısa vadeli kazancı teşvik ediyoruz. Sonra da kur istikrarsızlığını piyasa hassasiyeti diye izliyoruz. Dünya finansal işlemleri kayıt içine alarak şeffaflığı artırırken, biz işlemi kayıt dışına iten boşluklar bırakıyoruz. Bir bakıma dünya istikrarı kurumsallaştırırken, biz oynaklığı normalleştiriyoruz.
ÖLÜME GİDELİM DEDİN DE MAZOT MU YOK DEDİK!
Enflasyonla mücadelede en büyük engellerden biri, akaryakıt fiyatlarının yol açtığı yüksek lojistik maliyetlerdir. Türkiye’nin büyük ölçüde ithalata bağımlı olduğu akaryakıtta uygulanan yüksek ÖTV ve KDV oranları, ulaştırmadan perakendeye kadar pek çok sektörde maliyetleri artırmakta ve hizmet enflasyonunu kalıcı hâle getirmekte. Para politikası tek başına bu baskıyı dengeleyemediğinde göre faturayı doğrudan vatandaş ödemektedir.
Bugün pompa fiyatının yaklaşık yüzde 40–45’i vergiden oluşuyor. Nakliye maliyetlerindeki her artış, başta gıda olmak üzere raf fiyatlarına hızla yansımakta; sanayi üretim maliyetleri de aynı ölçüde yükselmekte. Taşımacılıktan gıdaya, üretimden perakendeye kadar zincirleme bir maliyet etkisi oluşmakta. Akaryakıt üzerindeki vergi yükünün azaltılması lojistik giderleri düşürecek, üreticinin maliyet baskısını hafifletecek ve fiyatlar üzerindeki yukarı yönlü baskıyı zayıflatacaktır. Küresel petrol fiyatları ve kur dengesi dikkate alındığında yapılacak bir vergi düzenlemesi, pompa fiyatlarında belirgin bir gerileme sağlayabilir. Bugün 60 liralık mazotun 35–40 lira bandına çekilmesi, “Ölüme Gidelim Dedin De Mazot Mu Yok Dedik!” yazan bir kamyon arkasını bile lüks olmaktan çıkararak; şoförü de aşkı ile mazot fiyatı arasındaki o kararsızlık cehenneminden kurtarabilir. Malum direksiyondaki adamın kalbi bir yana, deposu bir yana yanıyor.
YANLIŞ YOLDAYIM AMA YOL NASIL GÜZEL
Bugün ekonomi, arkasında şu yazı olan bir kamyona benziyor:
“Yanlış yoldayım ama yol nasıl güzel.”
Biz de uzun süredir o kamyonun arkasında ilerliyoruz. Manzara etkileyici, tabelalar umut verici, gösterge panelleri ışıl ışıl.
Faiz artıyor; “istikrar” diyoruz.
Kur zorlanıyor; “küresel koşullar” diyoruz.
Enflasyon inatçı; “geçiş dönemi” diyoruz.
Görüntü düzgün, anlatı güçlü. Sunumlar pürüzsüz, grafikler yukarıdan bakıldığında tatmin edici.
Fakat tüm bunlar, istikametin doğru olduğu anlamına geliyor mu?... Gelmiyor. En azından görmek isteyen için.
Mazot yükselirse taşıma pahalanıyor mu?
Taşıma pahalanırsa etiket değişiyor mu?
Etiket değişirse fiyat istikrarı hayal oluyor mu?
Peki döviz kazancı vergisiz kaldığında spekülasyon artmıyor mu?
Spekülasyon artarsa kur oynaklığı büyümüyor mu?
Kur oynaklığı büyürse maliyet hesabı daha da zorlaşmıyor mu?
Zincir aslında bu kadar net. Üstelik kulaktan kulağa bir oyun başlatsak, her kulakta başka bir sorunla bu halkayı daha da büyütebiliriz. Titan zinciri kuramayız belki ama soru işaretlerinden örülmüş uzun bir belirsizlik halkasını rahatlıkla inşa ederiz.
Peki esas mesele zinciri uzatmak mı kırmak mı? Günün sonunda bu halkayı yağmura bağlamak, rüzgâra havale etmek, mevsimsel deyip geçmek sorumluluğu gökyüzüne devretmek aslında. Ekonomi yönetimi vakitsiz bir hırsa, bahara ya da aşka değil, doğrudan kendi tercihlerine bakmadığı sürece bu zincir kırılmaz.
Bizde aşk çekenin, yol gidenin.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:62
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 25 Şubat 2026 04:03 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















