Trump’tan İran’a Amerikan klasiği: Petrolü kes, parayı dondur, sonucu bekle Dış Haberler
Haberturk sayfasından alınan verilere göre, Ankara24.com bilgi veriyor.
Trump’ın mesajlarında en dikkat çekici unsur ise yaptırımların yalnızca İran’ı hedef almayacak olması. ABD Başkanı, İran’a yardım eden, Amerikan yaptırımlarını aşmasına katkıda bulunan ya da Tahran’ın ekonomik nefes kanallarını açık tutmaya çalışan ülke, şirket ve kuruluşların da ağır yaptırımlarla karşılaşacağını söyledi. Böylece Washington, İran’a yönelik ekonomik baskıyı klasik ikili yaptırımların ötesine taşıyarak üçüncü ülkeleri de “İran ile ticaret yapmak ya da Amerikan finans sistemine erişimi korumak” arasında tercihe zorlamayı amaçlıyor.
Trump yönetiminin bu yaklaşımı sıfırdan ortaya çıkmış bir Amerikan stratejisi değil. Washington, geçen yüzyıl boyunca siyasi veya askeri rakiplerini ekonomik baskıyla geri adım atmaya zorlamak amacıyla benzer yöntemlere defalarca başvurdu. Irak, Libya ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalinden sonra Moskova’ya uygulanan yaptırımların yanı sıra Japonya, Çin, Kuzey Kore ve Küba örnekleri, Amerikan dış politikasında ekonomik kuşatmanın ne kadar eski bir araç olduğunu gösteriyor.
Japonya’ya petrol vanası kapatıldı, ardından Pearl Harbor geldiABD’nin ekonomik yaptırım tarihindeki en çarpıcı örneklerden biri İkinci Dünya Savaşı öncesinde Japonya’ya uygulanan baskıydı. Washington ve Londra deniz silahlanmasını sınırlandırmayı amaçlayan anlaşmaları imzaladıktan sonra Japonya ile ABD arasındaki ilişkiler giderek bozuldu. Japonya’da askerî çevrelerin güç kazanması ve Tokyo’nun yayılmacı politikaya yönelmesi, 1930’lu yıllarda iki ülke arasındaki diplomatik gerilimi ciddi biçimde artırdı.
Japonya 1931’de Çin’e müdahale ederek Mançurya’yı ele geçirdi. Tokyo yönetimi 1937’de İkinci Çin-Japon Savaşı kapsamında Çin’deki askerî operasyonlarını daha da genişletti. Japonya’nın Asya’daki nüfuz alanını büyütmeye yönelik politikası Washington tarafından giderek daha ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmeye başlandı.
İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Japonya, Eylül 1940’ta Fransız Hindiçini’ne askerî müdahalede bulundu. Tokyo’nun hedeflerinden biri bölgenin doğal kaynaklarını kontrol etmek, bir diğeri ise Çin’e uzanan ikmal hatlarını kesmekti.
Japonya’nın yayılmacı politikası Washington’ın sert tepkisini çekti. ABD yönetimi, doğrudan askerî müdahaleden önce ekonomik silahını devreye sokarak Japonya’ya hammadde ve yakıt ihracatını durdurmaya yöneldi. Bu karar Japon ekonomisini son derece hassas bir noktadan vurdu.
Ada ülkesi olması nedeniyle Japonya doğal kaynaklar bakımından önemli ölçüde dışa bağımlıydı ve ihtiyaçlarının ciddi bölümünü ABD’den karşılıyordu. Dolayısıyla Washington’ın hammadde ve özellikle enerji kaynaklarına erişimi sınırlandırması Tokyo açısından yalnızca ticari değil, stratejik bir kriz anlamına geliyordu.
Japonya’nın Hindiçini’ndeki askerî faaliyetlerini genişletmesi üzerine Washington baskıyı bir adım daha ileri taşıdı ve ABD’deki Japon varlıklarını dondurdu. Böylece Tokyo’nun Amerikan finans sistemi üzerinden dünya piyasalarından mal satın alma imkânı da büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
ABD ile Japonya arasındaki müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından ise ekonomik savaş yerini doğrudan askerî savaşa bıraktı. Japonya, 7 Aralık 1941’de ABD’nin Pearl Harbor üssüne sürpriz saldırı düzenledi. Saldırı ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na doğrudan girmesine yol açarken savaşın Pasifik cephesi de çok daha geniş bir boyuta taşındı.
Çin’e komünizm faturasıWashington’ın ekonomik kuşatma politikasının bir başka önemli örneği Çin oldu. Mao Zedong liderliğindeki güçlerin zafer kazanmasının ve 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından ABD, yeni komünist yönetimi tanımayı reddetti.
Çin’in Kore Savaşı’na katılmasıyla Washington’ın tavrı daha da sertleşti. ABD, Çin’in Amerikan topraklarındaki varlıklarını dondururken Pekin’e karşı ağır ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladı. 1950-1951 döneminde ABD ve müttefikleri Çin’e çok sayıda ürünün ihracatını yasakladı. Yasak kapsamına yakıt, hammadde, teknoloji ve makinelerin yanı sıra askerî sektörde kullanılabilecek ürünler de dahil edildi.
Çin’e uygulanan bu yaptırımlar 1970’li yıllara kadar büyük ölçüde yürürlükte kaldı. Ancak Başkan Richard Nixon döneminde Washington ile Pekin arasında başlayan yakınlaşma, Amerikan politikasında tarihi bir değişikliğe yol açtı ve yaptırımlar aşamalı olarak kaldırılmaya başlandı.
Kuzey Kore: Yaptırımın en uzun soluklu adreslerinden biriAynı coğrafyada Kuzey Kore de Kore Savaşı döneminden itibaren ABD ve müttefiklerinin ekonomik kuşatmasının hedeflerinden biri haline geldi. Pyongyang’a uygulanan yaptırımlar silah ve mühimmatın yanı sıra hammaddeleri, ulaşım araçlarını, yedek parçaları ve silah üretiminde kullanılabilecek malzemeleri kapsadı. Kuzey Kore’nin nükleer programını geliştirmesiyle birlikte yaptırımlar sonraki yıllarda çok daha kapsamlı hale getirildi. Ülkenin dış ekonomik bağlantıları giderek sınırlandırılırken Pyongyang ekonomisi ağır bir izolasyonla karşı karşıya kaldı.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Kuzey Kore’nin en önemli ekonomik destek kaynaklarından birini kaybetmesi ise krizi daha da ağırlaştırdı. Ülke 1990’lı yıllarda büyük ekonomik sıkıntılar ve ağır bir kıtlıkla karşı karşıya kaldı. Böylece Kuzey Kore, yaptırımların bir yönetimi mutlaka siyasi teslimiyete götürmediğini ancak ekonomik ve toplumsal maliyetinin onlarca yıl devam edebileceğini gösteren örneklerden biri oldu.
Küba’ya şekerden başlayan 60 yılı aşan hesapABD’nin en uzun süreli ekonomik yaptırım dosyalarından biri ise Küba oldu. Fidel Castro’nun 1959’da iktidarı ele geçirmesinin ardından Washington-Havana ilişkileri hızla kötüleşti. İki ülke arasındaki siyasi gerilim 1961 yılında diplomatik ilişkilerin tamamen kesilmesine kadar ilerledi.
Washington, 1960 yılından itibaren Küba’ya ekonomik yaptırımlar uygulamaya başladı. İlk önemli adımlardan biri Küba şekerinin ABD tarafından ithalatının sınırlandırılmasıydı. Bir yıl sonra Washington Küba’ya ihracatını da durdurdu ve yalnızca insani nitelikteki ürünleri istisna kapsamında tuttu.
Şubat 1962’de Başkan John F. Kennedy yönetimi ekonomik kuşatmayı daha ileri taşıdı. ABD, Küba’ya yönelik ihracatı tamamen durdururken Havana ile finansal işlemleri de askıya aldı ve ABD’de bulunan Küba varlıklarını dondurdu.
Sonuç, iki ülke arasındaki ticaretin neredeyse tamamen çökmesi oldu. 1958 yılında ABD’nin Küba’ya ihracatı yaklaşık 590 milyon dolar seviyesindeyken bu rakam 1963’te 30 milyon doların altına geriledi. Aynı dönemde Küba’nın ABD’ye yaklaşık yarım milyar dolar olan ihracatı da 1963 yılında 1 milyon doların altına düştü.
Washington’ın İran planı: Bombaların yanına ekonomik savaşTrump’ın bugün İran için gündeme getirdiği politika, işte bu tarihsel Amerikan yaptırım geleneğinin çok daha kapsamlı bir versiyonunu çağrıştırıyor. Ancak Washington’daki güncel değerlendirmeler, İran dosyasını geçmiş örneklerden ayıran önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Ekonomik baskı bu kez tek başına değil, aylar süren askerî operasyonlar, deniz ablukası ve İran’ın enerji altyapısına yönelik baskıyla birlikte uygulanıyor.
Beyaz Saray’ın 2026 yılı içinde İran’a ilişkin yayımladığı başkanlık kararları da ekonomik ve finansal baskının yönetimin stratejisindeki ağırlığını ortaya koyuyor. Washington yönetimi İran kaynaklı tehditlere karşı Uluslararası Acil Ekonomik Yetkiler Yasası dahil olmak üzere başkanlığa geniş ekonomik yetkiler sağlayan hukuki araçları devreye sokmuş durumda.
Amerikan basınında yayımlanan son analizler ise Trump’ın ekonomik baskıya dönüşünü savaşın gidişatıyla ilişkilendiriyor. Associated Press’in Washington Postta yayımlanan analizine göre yönetim, aylardır devam eden bombardımanın İran ekonomisini kırılma noktasına yaklaştırdığını ve yeni finansal baskının Tahran’ı nükleer program konusunda geri adım atmaya ve Hürmüz Boğazı’nı petrol ile doğalgaz tankerlerine tamamen açmaya zorlayabileceğini düşünüyor. Ancak yaptırımların askerî operasyonlar kadar hızlı sonuç vermeyen, esas olarak orta ve uzun vadede etkisini gösteren bir araç olduğu da vurgulanıyor.
“Ekonomik Öfke Operasyonu”Washington’ın ekonomik cephesinin yönetim içinde “Operation Economic Fury” adıyla anıldığı belirtiliyor. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent bu yaklaşımı askerî bombardımanın “finansal eşdeğeri” olarak değerlendirirken stratejinin önemli ayaklarından birini İran petrolünü satın alan veya İran’la finansal işlemler gerçekleştiren üçüncü ülkelerin yaptırım tehdidi altında tutulması oluşturuyor.
Ancak Amerikan uzman çevrelerinde bu politikanın ne kadar hızlı sonuç verebileceği tartışmalı. Obama yönetimi döneminde İran yaptırım stratejisinde görev alan Richard Nephew, ekonomik baskının tek başına yeterli olmayabileceğine dikkat çekerken, George W. Bush döneminde ulusal güvenlik yönetiminde görev yapan Juan Zarate ise Washington’ın üçüncü ülkeleri yaptırımlarla tehdit etmesinin ciddi bir ekonomik kaldıraç sağladığını, fakat bunun sonuçlarının ortaya çıkmasının zaman alacağını belirtiyor.
Amerikan basınındaki bir diğer dikkat çekici değerlendirme ise savaşın İran ekonomisi üzerindeki etkisinin son haftalarda daha görünür hale geldiği yönünde. Washington Post, İran’da elektrik kesintileri, su ve yakıt sıkıntıları ile ticaretteki yavaşlamanın ekonomik üretimi aşağı çektiğini; altyapıya yönelik saldırıların yaptırımlardan daha hızlı hissedilen sonuçlar yaratabildiğini aktarıyor. Buna karşılık uzmanlar, İran devletinin onlarca yıllık yaptırım tecrübesi sayesinde ekonomik baskıya uyum sağlama konusunda önemli bir kapasite geliştirdiğine de dikkat çekiyor.
İran sıkışırken Amerika da faturadan kaçamıyorWashington açısından hesap yalnızca İran ekonomisinin ne kadar dayanabileceği değil. Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji ticaretindeki ağırlığı nedeniyle Tahran üzerindeki baskının artırılması petrol fiyatlarını yükselterek ABD ve dünya ekonomisine geri dönebilecek bir maliyet yaratıyor. Amerikan basınındaki değerlendirmelerde, İran savaşı ve Körfez’deki gerilimin enerji fiyatları ile Amerikan borçlanma maliyetlerini yukarı çekmesinin Trump yönetimi açısından iç politik risk yarattığına dikkat çekiliyor.
Dolayısıyla Trump’ın yeni İran stratejisinin temel denklemi, ekonomik savaşların tarih boyunca taşıdığı aynı soruya dayanıyor: Önce kimin ekonomisi dayanamayacak? Washington, İran’ın petrol gelirlerini, finans kanallarını ve üçüncü ülkelerle ticaretini sıkıştırarak Tahran’ın dayanma süresini kısaltmaya çalışıyor. İran ise Hürmüz Boğazı ve enerji piyasaları üzerinden ekonomik maliyetin bir bölümünü Washington’a ve küresel ekonomiye geri yansıtma kapasitesini elinde tutuyor.
Japonya örneğinde ekonomik kuşatma Pearl Harbor’ın önünü kesemedi; Çin’de yaptırımlar onlarca yıl sonra siyasi yakınlaşmayla gevşedi; Kuzey Kore ağır ekonomik bedellere rağmen ayakta kaldı; Küba ise altmış yılı aşan Amerikan baskısına rağmen yönetim değişikliğine gitmedi. Şimdi Washington aynı eski silahın çok daha güçlü bir versiyonunu İran üzerinde deniyor. Trump’ın hesabı açık: Bombaların yapamadığını dolar, petrol ambargosu ve finans sistemi tamamlasın. Tarihin verdiği cevap ise çok daha karmaşık: Ekonomik kuşatma ülkeleri fakirleştirebiliyor, fakat siyasi teslimiyetin garantisini hâlâ veremiyor.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:106
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 23 Ağustos 2026 09:36 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















