Otoriter yönetim, kriz ve yaşam
Ankara24.com, T24 kaynağından alınan verilere dayanarak açıklama yapıyor.
Dr. Öğr. Üyesi Özlem Cihan
Otoriterleşmenin kurumsal ve yapısal çözümlemesi hem yerel hem de küresel bağlamda çok kritik bir mesele. Ancak bugün üzerinde durulması gereken asıl soru, demokrasinin evrenselliğinden otoriterleşmeye doğru yaşanan bu geçişin neden giderek nihilist bir karakter kazandığı. Muhalif eylem ve söylemlerin güvenlik aygıtlarıyla bastırıldığı, torba yasalı ve kararnameli Türkiye’de, demokratik çerçeveden bir tartışma yapmak artık ne kadar anlamlı ise otoriterliği de yalnızca araçlar ve yapılar üzerinden okumak o ölçüde yetersiz kalıyor.
Çünkü burada yalnızca siyasal rejimlerin dönüşümü değil, hayatın en gündelik ve en sıradan anlarına kadar sızan bir yönetim mantığının kurulmasını deneyimliyoruz. Bu mantık, hepimizi kimi zaman politik talepleri olan özneler, kimi zaman ise sadece yaşamın akışını sürdürmek isteyen sakinler olarak, yavaş yavaş bir pasif-agresif etkisizlik hâline sıkıştırıyor.
Tam da bu nedenle çevre yönetişimi, bugün otoriterleşmenin en kritik hatlarından birini oluşturuyor. Çevre, insanın üzerinde tasarruf kurduğu bir “kaynak”tan ziyade, insanı da içine alan çok katmanlı bir yaşam ağının kendisi. Yaşamsal olanın bütünü ve zemini.
Herhangi bir toplumsal ya da gündelik krizde giderek benzer yönetim anlayışları ve söylem biçimleriyle karşılaşmamız da bu anlamda tesadüfi değil. Çevrenin yaşamsal niteliği düşünüldüğünde, bu alanda işleyen yönetim mantığı krizler arasında geçişken, bütünlüklü bir yapı oluşturuyor. Otoriterleşme tam da bu noktada, yalnızca bir siyasal rejim meselesi olarak değil, yaşamı dönüştürme ve yeniden düzenleme gücü olarak da görünür. Çünkü, eğer çevre gibi yaşamın en temel, en maddi zemininde bu mantık bu kadar rahat işliyorsa, gündelik krizlerde, sıradan anlarda, görünmez alanlarda neler yapılabileceğini düşünmek zor değil.
Türkiye özelinde bu sorular çok farklı boyutlarda ve çeşitli patolojiler üreterek karşımıza çıkıyor. Ancak asıl mesele, bu yönetim mantığının krizlerin sıradanlaştığı bir zeminde şekillenmesi. Krizler artık istisnai anlar olmaktan çıkıp, gündelik hayatın olağan akışı içinde yaşamlarımıza nüfuz ederken, olağan ve sıradan olanın bu gücü, durumu yaşam adına daha da korkutucu kılıyor. Anti-demokratik uygulamalar, hiper-merkezi karar alma süreçleri ve güvenlikleştirme ile birlikte, neredeyse her şeyin mümkün hâle geldiği bir zeminde, korku artık istisnai bir tepki değil; olağan bir toplumsal duyguya dönüşüyor.
Bu noktada mesele, korkunun kendisinden çok, korkunun nasıl yönetildiği ve hangi araçlarla süreklileştirildiği. Krizler, afetler ve çevresel yıkımlar tam da bu nedenle yalnızca beklenmedik felaketler olarak değil; yönetim pratiklerinin yeniden örgütlendiği eşik anları olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönetim mantığı, krizleri önlemekten ziyade, oluşabilecek krizlerin sıradanlığı ve sonuçlarının yönetilebilir hale gelmesi üzerinde kurulmaya başladı. Bu rasyonalite, yalnızca kriz anlarında değil, kriz dışı dönemlerde de çevreye yönelik bütüncül ve otoriter bir müdahale rejimi üretiyor. Son yıllarda altın madenciliği etrafında yoğunlaşan tartışmalar bu durumun en görünür örneklerinden biri. Fakat, orman tahribatı, ekolojik ve kentsel mekânların yeniden tahsisi, inşaat ve enerji projeleri gibi farklı gerekçelerle meşrulaştırılan uygulamalarda, çevreyle kurulan yaşamsal ilişkilerin giderek aynı yönetim mantığı içinde ele alındığına tanık oluyoruz.
Öyle ki bu mantığın ulaştığı en kritik kesişim alanlarından biri, deprem sonrası yeniden yapılanma süreçlerinde ortaya çıktı. Hatay–Samandağ’da acele kamulaştırma yoluyla zeytinlik ve narenciye bahçelerinin tahsis edilmesi, çevresel olanla kentsel olanın, kamu yararı söylemi altında nasıl iç içe geçirilerek yeniden düzenlendiğini gösteren çarpıcı bir örnek. Gelinen noktada, mülk tahsisi ve mekânsal müdahale, çevresel ve yaşamsal olanın kesişiminde olağan bir yönetim pratiği hâline gelmiş durumda. Risk, güvenlik ve aciliyet söylemleri etrafında kurulan bu çerçeve, olağanüstü müdahaleleri meşrulaştırırken, karar alma süreçlerini de hızlandırıyor ve merkezîleştiriyor. Böylece kriz, geçici bir durum olmaktan çıkarak, gündelik hayatın kalıcı bir düzenleyici ilkesine dönüşüyor. Yaşamın korunması adına alınan kararlar, çoğu zaman yaşamın hangi biçimlerinin korunmaya değer olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.
Dolayısıyla çevre politikaları, bu dönemde otoriter iktidarın konsolidasyonunun temel araçlarından biri hâline gelmiş durumda. Müzakere bir yana anlaşmazlık zemininin dahi kurulamadığı bir rezerv alan olarak işletiliyor. İtirazların ihtiyaç, milli çıkar ya da kalkınma türünden refah söylemleriyle meşru zemin dışına itildiği, hukuki mekanizmaların hızlandırıldığı, çevresel etki raporları ve idari denetim araçlarının etkisizleştirildiği ya da uygulanmadığı örnekler ise giderek sıradanlaşıyor. Kural olan artık istisnai hâl.
Böylece çevre, korunması gereken bir yaşam alanı olmaktan ziyade, kriz anlarında yeniden düzenlenmesi ve tahsis edilmesi gereken bir kaynak haline geliyor.
Bu tablo bize yalnızca doğanın değil, o doğayla birlikte yaşayan insanların da nasıl konumlandırıldığını göstermesi bakımından kritik. Yerel topluluklar, köylüler ve çevre savunucuları, karar süreçlerinin öznesi olmaktan çıkarılarak, çoğu zaman yalnızca müdahalelerin sonuçlarına katlanması beklenen; direndiği takdirde de suçlulaştırılan unsurlar hâline geliyor. Çevresel krizlerin yönetimi, yaşamı koruma iddiasıyla yürütülürken, hangi yaşamların feda edilebilir olduğu sorusu ise sessizce cevapsız bırakılıyor.
Bu nedenle çevreye dair her müdahale, nasıl bir hayatın mümkün, hangilerinin ise vazgeçilebilir sayıldığına dair siyasal bir tercihi de içinde barındırıyor.
Çevrenin bu kadar merkezî bir mesele hâline gelmesi, aslında yaşamın kendisiyle kurduğumuz ilişkinin değişmesinden kaynaklı. Ormanlar, tarım alanları, su kaynakları ya da yaşam alanları yalnızca doğal varlıklar değil; insanların gündelik hayatlarını, geçimlerini ve geleceğe dair umutlarını kurdukları ilişkisel zeminler. Bugün ise bu alanlar, krizler ve aciliyet söylemleri içinde, kaybedilebilir ya da ertelenebilir unsurlar olarak pasif-agresif etkisizliğimizin en korkutucu ve can acıtıcı tezahürleri arasında. Yaşamı koruma iddiasıyla yürütülen bu yönetim biçimi, giderek yaşamın hangi hâllerinin sürdürülebilir, hangilerinin ise feda edilebilir olduğuna karar veren bir mantığa evriliyor. Belki de bu yüzden, içinde yaşadığımız dönemi tanımlayan duygu yalnızca korku değil; yaşamın bu kadar kolay yönetilebilir ve vazgeçilebilir hâle gelmesi karşısında hissedilen derin bir anlamsızlık hali.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:49
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 02 Şubat 2026 13:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















