Müslüman devletler arasındaki siyasi parçalanma: Hegemonun sultasından kurtulmak Düşünce Günlüğü Haberleri
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Dr. Mustafa Öztop / Uluslararası İlişkiler Uzmanı
Mevcut uluslararası sistemin kurucuları sistemi, çevre ülkelerin gelişmemesi üzerine kurmuş ve bu sistemi vazgeçilemez olarak tanımlamışlardır. Bu tanımlama, sistemde farklı bir eğilimin mümkün olmadığını, merkez aktörlere bağımlı olmadan bir çevre ülkenin varlık gösteremeyeceğini dayatmaktadır. Sistemi bozma eğilimi olan ülkeler zorla tekrar sisteme entegre edilmeye çalışılmaktadır.
Örneğin çatışma bölgesinde hegemon güç, çatışmasızlığı ancak çeşitli ekonomik ve askeri anlaşmalarla çıkar sağlaması karşılığında destekliyor aksi durumda ise çatışmanın sürmesinden çıkar sağlamaya çalışıyor. Bunun son örneklerinden biri, ABD Başkanı Trump’ın ABD’nin Ukrayna’ya sağlamış olduğu desteğe karşılık değerli madenleri konusunda Ukrayna’yı anlaşmaya zorlamasıdır. Diğer bir örnek, ABD’nin Venezuela’ya haydutça gerçekleştirdiği müdahaledir. ABD, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu tutukladıktan sonra yeni yönetimle anlaşarak Venezuela petrollerini satın almaya başladı. İran konusunda ise Trump, İran’ın kaynaklarına ulaşmalarını sağlayacak bir liderle çalışmak için girişimlerde bulunsa da henüz bunda başarılı olamadı.
Müslüman devletler mevcut sistemde her zaman çeperde yani “öteki” konumunda yer aldı. Bu düzende Müslüman devletler, hegemon güçlerin çıkarlarıyla kendi çıkarlarını özdeşleştirmek durumunda ve iki Müslüman devlet arasındaki sorunun çözümü, merkez hegemonyasının çıkarlarına göre şekillenmektedir. Eğer Müslüman devletler arasındaki anlaşmazlıklar, hegemon güçlerin çıkarlarına hizmet ediyorsa bu güçler çözümsüzlüğü desteklediği gibi, bu çözümsüzlüğü bazen “çözüm” diye sunmaktadır. Dolayısıyla, bir İslam ülkesinde ya da Müslüman devletler arasında yaşanan anlaşmazlıklarda hegemon güçler hegemonya sınırlarını genişletmekte. Suriye’de 2011’de başlayan iç savaş bu tablonun örneklerinden biridir. “Merkez hegemonyası” Suriye’de yaşanan savaş suçlarına ve toplu katliamlara göz yummuştur.
SINIFSAL İKTİDAR MÜCADELESİ
Müslüman devletler arasında bazı temel anlaşmazlıklar yaşanmakta. Bunların başında sınıfsal iktidar mücadelesi geliyor. Bugün Müslüman devletlerin birçoğunda otoriter rejimler hakim. Bunlardan bazıları iktidarlarını sürdürmek için kriz, çatışma ve iç savaş ortamı üretebilmektedir. Bu durum da Müslüman devletlerde sınıfsal iktidar mücadelesine neden olmaktadır. Arap Baharı sürecinde Arap monarşileri ve Müslüman Kardeşler arasında yaşananlar bunun somut göstergesi olmuştur. Bölgesel istikrarsızlıklar yerel ve doğal güç merkezlerinin ortaya çıkmasını engellediği gibi krizlere dışarıdan müdahale kapılarını açmış ve hegemon güçlerin nüfuzunu artırması için bir kaldıraç haline gelmiştir. Ayrıca bu yönetimler varlıklarını sürdürmek için hegemon aktörlerle yakın ilişkiler kurabilmektedir.
Ancak bu durum, her otoriter rejim için geçerli olmayabilir. Libya’da Kaddafi’nin 42 yıllık yönetimi hegemon aktörlerle sorunlar yaşamışken; Mısır örneğinde Mübarek’in 30 yıllık iktidarında ABD ile yakın ilişkiler kurması dikkat çekicidir. Benzer şekilde ABD Başkanı Trump’ın bir konuşmasında Suudi Kralı Selman’a yönelik ‘Sizi biz koruyoruz. Biz olmadan orada iki hafta bile kalamazsın. Bundan dolayı ordun için ödeme yapmalısın’ şeklinde ifadeler kullanması, bu bağlamdaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Suriye’de bir azınlık yönetimi olan Baas rejimini temsilen Nusayri Esed ailesi, İran ve Rusya ile ilişkileri sayesinde uzun yıllar iktidarda kalabilmiştir. Bu örnekte ise hegemon güçlerin desteğiyle sürdürülen sınıfsal iktidar mücadelesi içinde olan Esed ailesinin, hemegon güçlerin çıkarlarını ve yönlendirmelerini devletin çıkarları ve ihtiyaçlarının önüne geçirdiği açıktır. Beşar Esed’in, ülkeyi Rusya’nın belirlediği çerçeve içinde terk etmesi bu durumu açıkça gözler önüne sermektedir.
Müslüman devletler mevcut sistemde hegemon güçlerden bazılarına veya tamamına özel yakınlık göstermiş ya da göstermek durumunda kalmıştır. İki kutuplu dünyada, ABD veya SSCB’den birisine yakın durmak ve dış politika kararlarında, genellikle bu ülkelerin çıkarlarına uyum sağlamışlardır. Bunun sonucunda Müslüman devletlerin dış politikalarında kendi iç dinamikleri ve inançları çerçevesinde bir yaklaşımdan daha çok hegemonla kurulan özel yakınlık ilişkileri belirleyici olmaktadır.
ETNİK TEMELLİ SORUNLAR
Irka dayalı milliyetçilik; 18. yüzyıl ve sonrası dünyada hızlı şekilde yayılmış ve birçok ulus devletin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Zamanla bu yaklaşım daha katı bir hal almış ve ırkçılık boyutunda yansımalar meydana getirmiştir. Artık bazı milliyetçilik taraftarları, sadece kendi milliyetini öncelemek ve yüceltmekle yetinmemiş diğer ırklara sahip milletleri küçümseme ve hor görme yaklaşımını benimsemiştir. Bu da devletler arasında yaşanan ırka dayalı anlaşmazlıkları etnik bir ayrımcılığa dönüştürmüş ve etnik temelli sorunları derinleştirmiştir. Müslüman devletler arasında çeşitli dönemlerde etnik temelli yaklaşımlar ayrışma ve anlaşmazlıklara neden olmuştur ve halen de bu yaklaşımlar fırsat kollamaktadır.
MEZHEPÇİLİK
İslâm tarihinde mezheplerin ortaya çıkış ve yayılışı, önemli anlaşmazlık ve çatışmalar meydana getirmiştir. Bu anlaşmazlıklar tarihte olduğu gibi bugün de devletlere ve toplumlara zarar veriyor. Özellikle İran ve Suudi Arabistan mezhep temelli rekabet içindedir. Bu nedenle, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan gibi ülkeler, tüm enerjilerini mezhep çatışmalarıyla harcarken kaynakları da hegemon güçler tarafından tüketilmektedir. Orta Doğu ve Afrika’da mezhep temelli çatışma veya çatışma potansiyeline sahip çok sayıda ülke var. Bu durum, Müslümanların kendi aralarında kanlarını dökmeleri ve yeni sorunlar oluşturmalarının yanında bir başka gücün bu durumdan çıkar sağlamasını beraberinde getirmektedir. İç veya bölgesel çatışmalar ile zafiyete uğrayan ülkelerin kaynakları, bölge dışı aktörlerin rekabet alanına dönüşmektedir. Ayrıca bu ülkeler silah ticareti açısından büyük bir pazara dönüşmektedir.
SINIR SORUNLARI
İmparatorlukların dağılması ve ulus-devletlerin oluşması sürecinde hâkim güçler, çekildikleri bölgelerde yapay sınırlar çizmiş ve bu sınırları hegemonyalarını sürdürmek için araçsallaştırmışlardır. Bölgenin ekonomik, kültürel ve demografik özellikleri göz ardı edilerek çizilen yapay sınırlar; çatışmaların ve krizlerin en önemli sebeplerinden biri olmuştur.
Suudi Arabistan, Umman ve Abu Dabi Emirliği arasındaki Bureymi Krizi’nin ortaya çıkışı da çözüme kavuşturulması da küresel aktörlerin bölgedeki hegemonik varlıklarıyla ilişkilidir. İran-Irak Savaşı’nda Şattülarap su yolu anlaşmazlığı savaşın tetikleyicilerinden biri olmuştur. İngiltere’nin, 1970’lerde Basra Körfezi’nden çekilirken bıraktığı sınır sorunlarından biri de İran ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki Abu Musa ve Tunb Adaları sorunlarıdır. Savaşın hemen öncesinde, İngiltere kontrolünde olan Sarawak ve Sabah eyaletleri nedeniyle Endonezya ile Malezya arasında savaş vuku bulmuştur. Mısır ve Sudan arasındaki Halâyib Üçgeni sorunu İngiltere’nin bölge politikalarının bir sonucudur. İngiliz Hindistanı Hükümeti’nin talepleri doğrultusunda imzalanan Durand Hattı Antlaşması da Pakistan ile Afganistan arasında anlaşmazlık konusu olmuştur.
HEGEMON TAHAKKÜMÜ VE SORUMSUZLUĞU
Günümüzde Müslüman devletlerin çoğu, yukarıda sözünü ettiğimiz örneklerdeki anlaşmazlıklarla karşı karşıyadır. Bu sorunların ortaya çıkmasında bölge dışı hegemon güçlerin dahli olduğu kadar, sürmesinde de Müslüman devletlerin kendi yanlış tutumları etkilidir. Bazı Müslüman devletler, hegemon güçlerin nüfuzundan etkilenip bu ülkelerle ciddi farklılıkları olsa da bir uyum yakalayabiliyor ancak çok fazla ortak noktası olmasına rağmen bir Müslüman ülke ile uyum için yeterince çabalamıyor. Tabii ki hegemon güçlerle uyumun en mühim gerekçesi, bu güçlerin olası baskısından kurtulmak ve çeşitli alanlarda güvence altına alınmış olmaktır. Ancak bu güvence, hegemon gücün talep veya çıkarlarında bir değişim olduğu takdirde her an sona erme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Çeperdeki ülkelerin hegemon güçle kurduğu ilişki bazı örneklerle sürdürülebilir ve anlamlı görünebilir. Ancak bu durum bile genellikle hegemon gücün bir paradigma veya lider değişikliğiyle tersi duruma dönebilir. ABD’nin son yıllarda, Körfez ülkelerinin güvenliğini sağlama konusunda değişen tutumu buna bariz bir örnektir. Bu nedenle sürdürülebilir bir güvence için çok fazla ortak noktaya sahip olunan Müslüman ülke ile uzlaşı daha stratejik bir tercih olacaktır.
Müslüman devletlerin tümünün olmasa da çoğunluğunun uzlaşısıyla kendi aralarında kuracakları veya dönüştürerek aktif hale getirecekleri güç merkezi veya kuruluşlarla mevcut sorunları çözmek daha mümkündür. Çünkü siyasi otorite arayışı sonucunda bloklaşan Müslüman devletlerin kendi aralarında kuracakları veya dönüştürerek aktif hale getirecekleri bir çatı kuruluş veya güç merkezi ile bu bloklaşmadan kurtulmaları mümkün olabilecektir. Yani anlaşmazlık konusunda, birçok aracı yabancı unsur devre dışı bırakılarak, anlaşmazlık yaşayanların bağımsız bir şekilde konuşarak anlaşmaları ve ortak noktaları üzerinden çözüme daha kolay gitmeleri mümkündür. Bu anlamda Suriye, Baas rejimin devrilmesinin ardından halkın daha çok söz sahibi olduğu yeni yönetimle hegemon güçlerin etkisinin azaldığı bir tabloda bölgesel aktörlerin desteği ve kendi içinde sağladığı uzlaşı ile önemli bir örnek teşkil ediyor.
YA HEGEMONYA YA DA İSLAM BARIŞI
İslâm dünyasının gelinen noktada özüne dönmesi bir zarurettir. Veda Hutbesi’nde yer alan; “Ey İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise, topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Arap’ın Arap olmayana takvadan başka üstünlüğü yoktur” ifadeleri mezhepçilik yaparak üstünlük iddia etmeyi açıkça reddetmektedir. İslâm dininin teşekkülünde ortaya konulan prensiplere göre bugün ayrışma ve çatışma sebebi olan bu tür anlayışlar yasaklanmıştır.
Ayrıca Müslüman devletler, kendi aralarında çözebilecekleri anlaşmazlıkları nedeniyle ciddi enerji kaybediyor. Bu enerji kaybı hegemon aktörlerin kendi üzerlerindeki etkilerini de artırmakta. Bu nedenlerle Müslüman devletler arasındaki siyasi anlaşmazlıklar, kendi varlıklarını çift yönlü olarak olumsuz etkilemektedir. İki Müslüman devlet arasında yaşanan siyasi anlaşmazlık, genellikle üçüncü aktörün fayda sağladığı, Müslüman devletlerin ise üçüncü aktöre daha fazla taviz verdiği bir tablo meydana getirmektedir. Böylece Müslüman devletler, uluslararası ilişkilerde hep öteki konumunda kalmaya zorlanmış ve hegemon aktörlere bağımlı hale getirilmiştir. Bu durum adeta sömürgeciliğin yeni bir formu olmuştur.
Bu nedenlerle Müslüman devletler, uluslararası ilişkiler alanına İslâm’ın bakışıyla kavramsal ve anlayışsal olarak katkı sunarak, alternatif anlayış ve kuruluşlar inşa etmelidir. Bugünün uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk uygulamaları gereği genel olarak, Müslüman devletlerin kendi aralarında yaşadıkları siyasi anlaşmazlıklara BM ve UCM gibi uluslararası kuruluşlar aracılığıyla çözüm arayışları başlı başına bazı sorunları beraberinde getirmektedir. Bunun sebebi ise, bu kuruluşları meydana getiren anlayışın temelinde merkezi aktörlerin ayrıcalıklı, çeperdekilerin ise öteki olduğu fiili bir durumun olmasıdır. Dolayısıyla Müslüman devletler arasındaki siyasi anlaşmazlıkların çözümünde, BM gibi uluslararası kuruluşlarda söz sahibi olan veya karar verici olanların kendi eşitlik algıları ve çıkarları bağlamında bir çözüm sunmaları kaçınılmazdır. Bunun sonucu olarak da sorunlar genellikle çözülememektedir.
Sonuç olarak, Müslüman devletler arasında en sık görülen sınıfsal iktidar mücadelesi, siyasi otorite arayışı, etnik sorunlar, mezhepçilik ve sınır sorunları gibi siyasi anlaşmazlıkların mevcut uluslararası sistemin Müslüman devletleri öteki konumuna iten işleyişini beslediği görülmektedir. Bu nedenle Müslüman devletler belirtilen siyasi anlaşmazlıkların çözümünde hegemon aktörlerden ve mevcut sistemden beklenti içinde olmak yerine alternatif arayışlar içinde olmalı, meseleleri doğrudan muhataplarıyla ikili olarak çözmeye ya da başka bir Müslüman devletin arabuluculuğuyla çözmeye çalışmalıdır. Böylece merkez hegemonyasının Müslüman devletler üzerindeki baskıcı olumsuz etkileri azalacaktır. Bu konuda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan: “Zira eğer sorunlarımızı çözmek için bir hegemonun gelip müdahale etmesini beklemeye devam edersek; çoğu zaman bu sorunlar bizim görmek istediğimiz şekilde çözülmez. Üstelik bunun bedeli de çok ağır olur” ifadeleriyle meseleyi özetliyor.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:38
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 24 Mart 2026 04:02 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















