Hissin kadar hissen vardır (II) Serdar Tuncer
Yenisafak sayfasından alınan verilere göre, Ankara24.com bilgi veriyor.
İnsanın hissesi hemen her meselede hissi kadar! Verdiğin emek, çektiğin çile, gördüğün rüya matlûbunu elde etme hususunda tevfîkinin derecesini belirliyor. Talep ettiğin ilim de olsa dünya da olsa ukbâ da olsa rızâ-i bârî de olsa netice değişmiyor. Bir önceki yazımızda buradan yola çıkarak, bilgiye ulaşmanın zorluğunun bilgiye talip olan kişiye kattıklarını kitap cihetinden ele almaya çalışmıştık, oradan devam edelim.
Ekrem Buğra Ekinci Hoca, Mymecra için çektiğimiz İzler programında şu minval bir şey söylemişti: Bizim gençlik yıllarımızda bazen aradığınız kitabı başka bir şehirdeki kütüphanede anca bulabilirdiniz. Kitabın dışarı çıkarılması yasak, fotokopi imkanı yok. Orada yaşayan bir ahbabınız Kütüphaneye gider ve ilgili kitabı yahut bahsi kelime kelime istinsah ederdi. Haftalar süren bir emekle kopyaladığı kitabı PTT’ye yahut otobüse verir belki bir haftalık yolculuktan sonra kitabın kopyası size ancak ulaşabilirdi.
Bakar mısınız bir kitap için verilen emeğe. O kopyanın ulaştığı kişinin sevincini ve heyecanını tahayyül edebiliyor musunuz? Biz, kitapçıdan bir seferde on tane kitabın alınabildiği ve ekseriyetle okunmak için sırasını beklerken o kitapların en az yarısının kitaplığın bir köşesinde öylece unutulduğu zamanların çocuklarıyız. Bilgiye kolay ulaşıyoruz. Hatta uzunca bir zamandır bilgiye ulaşmak için kitaba ihtiyacımız yok (!) Aradığımız her şey masamızın üstünde daha ötesi cebimizde.
Ulaşılan iki bilginin birbirinden farkı meselesine geleceğim ama önce şu güzel kelimeyi bir daha hatırlayalım: İstinsah. Nüshalaştırma, kopyalama, örneğini elle çıkarma, aynısını yazma demek. Baha Tanman Hoca demişti ki: Merhum Ömer Tuğrul İnançer Efendi, bizim evde gördüğü eski bir kitabı ‘istinsah için bir müddet ödünç alabilir miyim?’ diye sordu. Aman efendim dedim, siz zahmet buyurmayın fotokopisini kitaplaştırır biz size ulaştırırız. ‘Hayır’ diye mukabele etti, ‘yazarsam daha iyi aklımda kalıyor!’
Tuğrul Efendi merhumu yakın tanıyanlar çok iyi bilir. Mimara mimariyi, tarihçiye tarihi, edebiyatçıya kadim şiiri, Tasavvuf hocasına tasavvufu, sanatçıya musikîyi yeri geldiğinde anlatır ve bütün bu işlerin ehli olan zevatı kendisine hayran bırakırdı. Bir Bosna seyahatimizde avlusunda çay içtiğimiz bir tekkenin tarihini, mimarisini, zikir usulünü, Şeyh babanın ve dervişanın kıyafetini anlattığı vakit, konunun mütehassısı olan oralı akademisyen zevatın hayran bakışlarını unutamam. Bu kadar bilgi nasıl ele geçer, diye sorduğumuzda derlerdi ki: “Severseniz olur! İnsan sevdiğini bilmek ister, merak eder.” Peşinden tevazu ile ilave ederlerdi: “Siz bizden evvelkileri görmediğiniz için bizi bir şey biliyor zannediyorsunuz!”
Bizden evvelkiler, burası çok mühim. Matbaanın olmadığı, her kitabın tek tek elle yazılıp çoğaltıldığı, ilim taliplilerinin her birinin müstensih olmaya mecbur olduğu devirler. Bir kitabı görmek için aylarca yol gidildiği, gidilen diyarda birkaç kitap hatırına yıllarca kalındığı devirler. Sadece kitap mı? Hayır! Müellifin yahut âlimin dizi dibine oturularak o kitabı yahut bahsi okumak, has tabiri ile ahz-ı feyz eylemek. Zira hangi kitapları okuduğunuz kadar mühimdir o kitabı kimden okuduğunuz, kimin rahle-i tedrisinden geçtiğiniz.
Kitabı kendiniz okusanız oradaki bilgileri öğrenince belki mevzuyu bildim zannedebilirsiniz ama bir âlimin dizi dibinde okuduğunuz vakit mesele çok başkalaşacaktır. O alimin okumalar boyunca işaret ettiği hususları, telmihte bulunduğu kitapları, yeri geldikçe ismini zikredeceği âlim ve ârifleri ve onların konuya dair söylediklerini duydukça ‘bildim’ demeyi bir kenara bırakın ‘ne çok bilmediğim var’ durağına geleceksiniz. Bildim dediğiniz anda kapanacak kapılar bilemedim dedikçe size ardına kadar aralanacak, sonrası gayretiniz, aklınız ve nasibiniz miktarınca size yar olacak.
Geçmiş zaman güzellemesi yapmak değil derdim. Yanlış anlaşılmasın! Sadece bir bahsi sevip, merak edip, ciddi zaman verip, bunca çile çekip, bedel ödeyip, temellük ederek öğrenmekle aynı bahsi tesadüfen önünde bulup, üstünkörü şöyle bir bakıp bildim zannetmek arasındaki farka dikkat çekmeye çalışıyorum.
İki öğrenme biçiminin arasındaki büyük farklardan birisi de ilkinde sizin merak sâikiyle bir bilgi için yola çıkışınız ikincisinde her bilginin durduk yerde başınızdan aşağı boca edilmesi. Kadim zamanlarda bilinecek meseleyi siz seçiyor ve onu elde etmeye çalışıyordunuz şimdilerde size asla lazım olmayacak şeylerin bilgisine maruz kalıyorsunuz. Kadimde bilginin öznesi olan tâlip, şimdilerde mâlûmatın nesnesi. Geçmiş olsun.
Buradan devam edelim nasipse…
Görüntülenme:71
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 20 Ocak 2026 04:06 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar


















