Geleceğe yazılan hakikat mektupları
Ankara24.com, Halktv kaynağından alınan verilere dayanarak haber yayımlıyor.
Maalesef İBB davasını izleyemedim. İzleyemiyorum. Aile dayanışması buluşmalarına da -yine maalesef- katılamadım. Ama her haberlerini okudum. Her görüntüde oradaymış gibi duygulandım. Hatta sık sık ağladım.
Ve her seferinde o eski günleri, FETÖ kumpasıyla kurulan mahkemeleri hatırladım.
Tutuklu sanıkları gazeteci olduğu için en çok izlediğim dava, kısaca “ODATV davası” diye bilinen tuhaf ötesi çorbaydı.
Hemen her görüşten insanı.. Geçmişte işkence yaptığını kabullenip itiraf eden Hanefi Avcı’dan, solun farklı renklerinden gençleri.. bugün AKP’nin yanında gördüğünüz Nedim Şener’den, o dava vesilesiyle tanıdığım 2 Barış’a kadar sanıkları ile sahiden çorbaydı.
Aynı davanın sanığı olmalarını iddianame, mahkeme heyeti bile izah edemiyordu.
Ama heyetin izah etmek gibi bir kaygısı da yoktu doğrusu. Hakim isteyene söz veriyor.. Sanık sıralarından atılan laflara espriyle yanıt veriyor.. Dersine bir bilim adamı titizliğiyle hazırlanan Celal Ülgen’in savunmasını dikkatle izler gibi yapıyordu..
Öylesine farklı bir atmosfer vardı ki, Nedim Şener’in bir defasında söylediği gibi,
“Sanki bir tiyatro oyununu izlemeye gelmiştik.. Perde alkışlarla kapanacak ve herkes mutlu mesut evine gidecekti..”
Sanıklar bir yere gidemiyordu elbette.
Bugün, İBB davasında neyin ne olduğunu herkes bildiği halde sanıkların evine gidemediği gibi!
Onlardan biri, tanımaktan mutlu olduğum İmamoğlu’nun kampanya direktörü Necati Özkan “HAKİKAT MEKTUPLARI” dizisinin dördüncüsünde şöyle yazmış:
“Yargı sistemimizin çok önemli ve istisnai bir organı olan bir mahkemede yargılanıyoruz.
Mahkeme heyetinin binlerce sayfadan oluşan iddianameyi dikkatle okuyup, sanıkların savunmalarını ciddiyetle dinleyerek, meseleleri anlayarak hüküm kurmasının, biz sanıkların hukuku için olduğu kadar 86 milyon vatandaşımızın adalete olan inancı için de çok ama çok önemli olacağı aşikardır.
Ancak mahkeme kararları tek başlarına adaletin tecelli etmesini sağlayamazlar. Adalet, ancak gözaltından kesin hükme, sürecin her aşamasında vicdanın ve hukukun hâkim olmasıyla sağlanabilir.
Adil soruşturma ve yargılama usullerine tam riayet, bir başka deyişle “usul adaleti” her davada gerçek ve nihai adaletin temel şartıdır. Hukukta “usul esastan önce gelir” derken, anlatılmak istenen tam da budur.”
İşte bu sözlerdi beni FETÖ günlerine götüren.. Adaletin ne usulden ne de esastan sağlanabildiği günlerde hukuk büyük darbeler almıştı. Genellikle duruşmayı yan yana izlediğim Hanefi Avcı’nın eşini hatırlıyorum. Hanefi Bey konuşurken iç çekerek fısıldardı: “Ah canım.. Ah canım..”
Sesini duyarken adalet gibi vicdanın da olmadığını anlardınız..
Sevgili Necati Özkan da, bugün aynı şeyi söylüyor:
“ • Örneğin, 19 Mart 2025 tarihinden aylar öncesinden itibaren sosyal medyada yaklaşmakta olan İBB davasında tutuklanacaklar listesinde olduğumu iddia eden troller aleyhinde yapmış olduğum 50’ye yakın suç duyurusunun tamamına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı kovuşturmaya gerek yok kararı verdi.
Örneğin, gözaltı kararına gerekçe gösterilen atılı suçların hiçbiri katalog suçlardan olmadığı halde, 6 Mart 2025’te, yani operasyondan yaklaşık 2 hafta önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talebi üzerine dedelerimden miras kalan hisseli tarlalar dahil tüm varlıklarıma ve banka hesaplarıma mahkûmiyet kararı olmaksızın el kondu.
Örneğin, 6 Mart-19 Mart 2025 arasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na avukatlarımla bizzat giderek, 3 ayrı dilekçeyle başvurarak ifade vermek istediğim halde, talebime herhangi bir cevap alamadım, sabah baskınıyla gözaltına alındım.
Örneğin, sosyal medyada onlarca trol tarafından aylarca itibarıma saldırılıp, Silivri Zindanı’na gönderileceğim defalarca ilan edildiği halde, iş toplantıları ve konferanslar için gittiğim Berlin, Riyad ve Londra’dan derhal ülkeme döndüm. Buna rağmen “yurt dışına kaçma şüphesi” gerekçesiyle tutuklandım.”
…….
Düşünün.. Tutuklanacağınızı bile bile yurda dönmüş ve “elbette gerçek ortaya çıkacak” umuduyla sabretmiş.. Dört duvar arasında iddianameyi beklemişsiniz. Peki ya sonra?
“ • Örneğin, gözaltına alma kararında tarafıma isnat edilen suçlar, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak-yönetmek, üye olmak, rüşvet almak, ihaleye fesat karıştırmak, edimin ifasına fesat karıştırmak, irtikap ve nitelikli dolandırıcılık iken, tutuklama kararında suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve rüşvet vermek olarak değiştirildi. Üstelik rüşvet suçu bakımından tarafıma isnat edilen hiçbir iftira henüz yokken. Yani peşinen tutuklandım, sonra gerekçe ihdas edildi. İddianamede isnat bir kez daha değiştirildi. Rüşvet vermekten “rüşvetin teminine aracılık etmeye” dönüştürüldü. Bununla birlikte kişisel verilerin kaydedilmesi ve verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme eklendi. (BURAYA DİKKAT) Oysa hiçbir aşamada bu konuyla ilgili tek bir soru dahi sorulmadı.
Örneğin, hem İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın TUTUKLAMA talepli müzekkeresinde hem de İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği’nin tutuklama kararında gerekçe olarak benim suç örgütü üyeleriyle gizli toplantılara iştirak ettiğim ve aynı zamanda bazı toplantılara ofisimde ev sahipliği yaptığım; usulsüz ihale, hizmet alımı gerçekleştirdiğim; ve örgüte bu surette haksız kazanç sağladığım ileri sürüldü. Ama iddianamede suçlamalar bir kez daha değiştirildi, gizli toplantı, usulsüz ihale, hizmet alımı, sahte fatura gibi iddialarla ilgili hiçbir somut eylem veya isnat kalmadı.
İddianamede yer verilmeyen bu iddialar tutuklanmamı gerektirecek ağırlıktaysa neden dava konusu yapılmadılar? Söz konusu iddialar iddianamede yer verilmeyecek nitelikte idiyse, ben bu iddialarla niçin tutuklandım? Tarafıma isnat edilen suçlarla ilgili somut tek bir delil veya olgu bulunmadığı halde tam bir yıldır tahliye talebim neden reddediliyor? Bir istisna olması gereken tutukluluk hali neden bir cezalandırmaya dönüştürülüyor?”
……..
Hani adaletten söz edilirken HUKUK VE VİCDAN bir arada dillendirilir ya.. Necati Özkan bu denklemin vicdan bölümüyle ilgili olarak da, bir gece ansızın Silivri’den Kocaeli Cezaevine götürülüşünü anlatıyor.
Üstelik başına gelenler neredeyse “sadece başlangıç” gibi.. Zira;
“Ve nihayet, ben ve benimle birlikte Sayın Ekrem İmamoğlu ve Sayın Merdan Yanardağ hakkında hilaf- ı hakikat gerekçelerle bir siyasi casusluk iftirası atıldı. Casusluk gibi milli güvenliğimiz adına son derece ciddiye alınması gereken bir konu sulandırılarak haftalarca ülke gündemine dahil edildi. Gerçekte, demokrasi için çalışmak suça dönüştürüldü.”
Peki neden?
Hukuk ve vicdan neden insanlarla birlikte betona gömülüyor?
“ 2014’ten beri aleyhimde kampanyalar yapılmasının, gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında ve sosyal medya platformlarında bana sürekli saldırılmasının ve nihayetinde bu davanın sanığı haline getirilmiş olmamın yegâne nedeni, Sayın Ekrem İmamoğlu’nun, hakkıyla kazandığı 4 seçimde, kampanya yönetimini üstlenmiş olmamdır.
Söylemekten usanmayacağım: Profesyonelce seçim kampanyası yönetmek suç değildir! Seçim kazanmak suç değildir! Yargının görevi, toplumu suç ve suçludan korumaktır; suç ve suçlu icat etmek değil.”
Bizler de hep söylemiyor muyuz “GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR” diye.
Bize “Hayır” diye yanıt veriyorlar.
Seçim kazanmak da, iktidar koltuğundakileri rahatsız edecek haberleri vermek de suç bu ülkede.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:23
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 27 Mart 2026 09:13 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















