Edebiyatın dibacesi: İnsan nedir Ömer Lekesiz
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Edebiyat ilmi çoğu zaman
lisan/dil, üslup, tür ve teknik
üzerinden; edebiyat yapmak ise
heva ve heves
üzerinden tarif edilir. Oysa bu tariflerin her biri, kendisinden önce gelen bir soruya borçludur: İnsan nedir? Bu soruya cevap vermeden kurulan her edebiyat teorisi eksik, bu cevaptan habersiz üretilen her eser kaynağını unutan bir söz olarak kalır. Çünkü edebiyat, nihayetinde insanın kendisi hakkında söylediği sözden başka bir şey değildir; insanı bilmeden söylenen söz ise, ne kadar güzel olursa olsun, hakikatle temasını kaybetmiş bir yankıdır.
Bu sebeple bir âlimin edebiyat ilmine yönelişi ve bir edebiyatçının eser meydana getirme süreci aynı kök soruya dayanır: “İnsan nedir ve bu ‘nedir’ sorusunun içinde insanın hangi yönü konuşmaktadır?”
İmam Fahreddîn er-Râzî
, Tefsîr-i Kebîr’inin girişindeki kelâm bahsinde
Ahtal
’ın şu beytini zikreder:
“Kelâm muhakkak ki gönülde olandır,
Lisan ise gönüle tercüman kılınmıştır ancak.”
Dolayısıyla kelâm ile dil, edebiyat ilminin ve edebiyat eyleminin temelidir. Bu temelin insanda temellenmesi nedeniyledir ki, kelâma ve dile dair her ne varsa insanla açılır, insanda kapanır. Bu yönüyle insan “büyük bir meseledir.” Zira maddesi, manası ve fiilleriyle; yani bedeni, idraki ve varoluş seyriyle insan, kelâm ve dil üzerinden kimliğinin ve özneliğinin kodlarını taşır.
Yaratılışı itibariyle insanın bedeni, bütün teknolojik imkânlara rağmen ancak sınırlı ölçüde kavranabilen bir fizik gerçeklik olarak halk âlemine; idraki, nefsine ve ona bağlı sayısız unsura ait olmakla emir âlemine aittir. Varlık sahnesine çıkışı ise, belirli bir mühlet içinde kul olarak bu dünyada bulundurulmasının hikmetine bağlıdır.
Bu çerçevede insanın bedeni -organlardan oluştuğu için- sayılabilir; fakat idrakini oluşturan unsurlar sayılamaz. Bunlardan “ruh” kavramı altında toplanan “sayılamayan”lar, ancak sayılabilir olan fiiller ve kulluk pratikleri üzerinden görünürler. Kulluğu ise -salt Allah ile ilişkisi esasında- amelleriyle kaimdir ve nihai olarak ilahî mizana konudur.
Bu minvalde kelâm, dil ve idrak arasındaki ilişkiye -gösterge, gösteren ve gösterilen bağlamında- baktığımızda, idrakin çok katmanlı bir yapı arz ettiğini görürüz.
Nitekim
Molla Sadrâ
’nın kaydına göre idrak, her biri kendi içinde bir idrake delalet eden ve birbirine hizmet eden yirmi yedi güçten oluşur: şuur, tasavvur, hıfz, tezekkür, zikir, marifet, fehim, fıkıh, akıl, hikmet, dirayet, zihin, fikir, hads, zekâ, fitnat, hâtır, vehim, zan, ilmelyakîn–aynelyakîn–hakkalyakîn, bedahat, evveliyat, hayal, reviyye, kıyaset, hubur, rey ve ferâset… (Dört Aklî Yolculukta Aşkın Hikmet, edt.: Şamil Öçal, Litera, 2023)
Bunlara nefsin rüya, merak, hevâ ve irade gibi güçleri; ilgili ahlâk ve tasavvuf terimleri ve kendi içlerindeki çeşitli mertebeler de eklendiğinde, idrak alanının yaklaşık yüz unsurlu bir genişliğe ulaştığı görülür.
Bu güçler, idrak olmak bakımından kendi içlerinde müstakil oldukları gibi, ruhun işleyişi bakımından müşterektirler. Yani (beş duyuyla olan zorunlu ilişkilerini paranteze alarak söyleyecek olursak) biri diğerine muhtaçtır; kimi zaman da hakikatleri cihetinden kendi aralarında zıtlaşır, hatta çatışırlar.
İhvân-ı Safâ
, bu müstakil ve müşterek işleyişi iki başlık altında ele alır:
a) Sadece kendisine özgü fiiller,
b) Diğer güçlerle müşterek olarak icra edilen fiiller.
İhvân-ı Safâ, bu tasnifte edebiyatı ikinci kategoriye yerleştirir. Çünkü edebiyat, düşünme gücü ile fiilî/amelî güç arasında gerçekleşen müşterek bir faaliyettir. Aynı şekilde dilin ifade imkânı da düşünme gücü ile konuşma gücünün ortaklığına dayanır. İhvan-ı Safa bu yaklaşımını şu epistemik karşılıklarla daha da berraklaştırır:
Fikir
, gizlinin açığa çıkarılmasıdır;
reviyye
, disiplinli düşünmedir;
tasavvur
, hakikatin zihinde kavranmasıdır;
itibâr
, tecrübeden bilgi üretmektir;
terkip
, üretimdir;
tahlil
, çözümlemedir;
cem
‘, bütünlemedir;
kıyas
, anlamlandırmadır;
firâset
, sezgidir; zecr
,
hayatın düzenidir;
rüya
, bir tür ikaz ve müjdedir;
havâtır
ise ilhamın eşiğidir.
Öte yandan, İbn Sînâ her idrakin bir sûretlendirme oluşundan hareketle, maddî idrakin sureti “salt suret” olarak değil, maddeye ilişmiş eklentilerle birlikte aldığını belirtir. Ona göre bu eklentilerle suret arasındaki nispet ortadan kalktığında idrak de geçersizleşir. Dolayısıyla suret, hâlâ maddenin varlığına muhtaçtır. Maddî idrak, sureti maddeden soyutlayarak alır; ancak nicelik, nitelik, yer, konum, çoğalma ve bölünme gibi zorunlu eklentiler algıda suretle birlikte bulunur. Bu nispetin ortadan kalkması, suretin alınmasını imkânsız kılar. (Nefsin Halleri, trc.: Ömer Ali Yıldırım, Litera, 2023)
Buradan devam edelim inşallah.
Görüntülenme:65
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 26 Mart 2026 04:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar



















