Çocuklarımız niçin bu halde, nasıl kurtulur? (I) Serdar Tuncer
Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com haber yayımlıyor.
Müspet yahut menfi bir neticeyi tahlil ederken ‘sebep budur’ kabilinden kati bir yorum yapılmaması gerektiğini öğrenecek yaşa geldim sanırım. Birden fazla sebep olabildiğini, bunların birbiri ile irtibat halinde olduğunu, birinin diğerinden doğabildiğini gördükçe; insan bir meseleye dair yorum yaparken ihtimam ile yaklaşma ihtiyacı hissediyor. Hem ‘yorum dediğimiz nedir ki, yanlış anlamama çabasından başka!’ İhsan hocanın kulakları çınlasın.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan vahşi, elim ve bu toprağın mayasına yabancı hadiseleri yorumlarken de benzer bir yerden bakmaya çalışıyorum. Anne-babanın, toplumun, devletin ve eğitim sisteminin yaptıkları, yapmadıkları ve yapamadıkları buraya gelişimizde mühim bir yerde duruyor. Yaşadığımız çağın icbarı ile koptuğumuz, uzak kaldığımız ve yeniden yorumunu başaramadığımız birtakım hususiyetler de işin cabası. Görebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla bütün bu sebeplerin ışığında konuya dair düşündüklerimi paylaşmak isterim.
Ebeveynler olarak çocuklarımızı ya hepten ihmal ediyoruz yahut onlara gerçekleştirilmesi gereken bir proje muamelesi yaparak fazla yükleniyoruz yahut da bir çocuğun nasıl iyi yetiştirileceğini bilmediğimiz için iyi bir şey yaptığımız zannıyla kötülük ediyoruz. Çocuk yetiştirme ile alakalı okuduğumuz kitaplar bizim dinimize, kültürümüze ve geleneğimize yabancı. Hans’ın yazdığı kitapla Hasan yetiştirilmiyor. Çocuklarımıza prens ve prenses muamelesi yaparak onları hayatın gerçeklerinden, kaba ve hoyrat yanlarından, acılarından ve hüzünlerinden koruyacağımızı zannediyoruz. Evden anaokuluna adımını attığı anda hayatın en çocuk ve saf halindeki gerçeğiyle yüzleşen çocuklar bocalamaya başlıyor. ‘Annem her istediğimi yapardı, babam bana dünyanın en harika çocuğu olduğumu söylerdi’ masalından, ‘Öğretmen bana ödev veriyor, arkadaşım kalemini bana vermiyor’ gerçeğine geçişle başlayan hayal kırıklığı ileride büyük travmaların kucağına atıyor çocukları. Düştüğü anda ‘acıdı mı, öpeyim de geçsin’ diye büyütülen çocuklar hayatın yara beresiyle karşılaştığında onların öpülmeden geçmeyecek bir şey olduğunu düşünerek ilaçların ve psikiyatrların dibinde alıyor soluğu. Kendimizi sevdiremediğimiz evlatlarımızdan sevdiklerimize hürmet etmesini beklemenin ne kadar beyhude bir çaba olduğunu fark etmiyor ve ‘bu çocuk neden ateist oldu?’ diye dövünüp karalar bağlıyoruz. Üstelik acemisiyiz evlat yetiştirmenin. Dede ve nine ile aynı evde büyüyen çocuklar anne ve babanın acemiliklerine daha az maruz kalırlar ve evlat yetiştirme ustası ihtiyarların nezaretinde dinlerine ve dünyalarına doğru bir şekilde hazırlanırlardı. Bu zamanda böyle demek işin kolay tarafı, bunun bu çağa nasıl uygulanabileceğine, dede ve nineleri bu işe nasıl dahil edeceğimize dair çareler üretmek zorundayız.
Aile yapısının çağın getirdikleri ile bozulması mahallenin ve toplumun da şirazeden çıkmasına sebep oldu. Yahut tam tersi, önce toplum ve mahalle sonra aile elden gitti. Netice aynı yere çıktı. Dikey mimari, gettolaşma, komşuluğun bitişi ve mahalle baskısını tu kaka ilan edişimiz buralara gelişimizin en önemli sebepleri arasında sayılmalı. Mahallede büyüyen çocuk; arkadaşlığı, paylaşmayı, kavgayı, kazanmayı, kaybetmeyi, usulünce haylazlığı, en saf haliyle aşkı, sorumluluğu, hassasiyeti, utanmayı, çekinmeyi; hülasa hayat boyu kendisine lazım olabilecek her bir şeyi tecrübe eder ve gayet munis ve doğal bir eğitim süreciyle hayata hazırlanırdı. Bunu kaybettik. Anne ve babanın görmediği yerlerde bir halt yenecek olsa muhtar emmiden, imam efendiden, bakkal amcadan, komşunun hanımından, arkadaşın abisinden çekinilir ve o haltı yemekten vazgeçilirdi. Mahalle baskısı kıymetli, mühim ve güzel bir şeydi. Şimdilerde kimse kimseyi hem tanımıyor hem tanısa bile bir yanlışa şahitlik edince neme lazım diyerek kulak çekmekten imtina ediyor. Mahalle öldü, baskı kalktı; gözünüz aydın, başımız sağ olsun.
İleride bu asrın tarihi kaleme alınacak olsa Covid-Pandemi sürecinin ne çok şeyi menfi manada allak bullak ettiğinin çok daha net anlaşılacağını düşünüyorum. Siyasi, askerî, ekonomik, kültürel sonuçları bir yana yazımızla alakalı tarafıyla ufacık bebeler uzaktan eğitim zarureti sebebiyle tabletlerle ve telefonlarla hep bu dönemde tanıştılar. 15 yaşından önce çocuğuma telefon almayacağım diyen bilinçli ebeveynler dahi ödev yapabilsin diye çocuklarının avucuna bilgisayarları ve telefonları tutuşturmak zorunda kaldılar. Sokağa çıkma yasaklarının oyun oynamayı ve arkadaşlığı unutturduğu çocuklara, ödev öncesi ve sonrasında ha bire oynadıkları sanal-dijital oyunlar; gerçeği, hayatı, sosyal ilişkiyi ve zaten pek az bildikleri sohbeti hepten unutturdu. Pandemi geldi ve geçti ama gerçeği görmeden sanalın tadını alan çocuk ekrandan vazgeçemedi. Çocuğun oyunla meşgul oluşuyla kendisine konfor alanı açan anne ve baba da alıştığı rahatından taviz vermeyince djitalizmin her türlü pisliği çocuklara ebeveynlik etmeye başladı. Yaşadığımız vahim ve elim hadiselerde ve benzerlerinde aile yapısı ve süreç böylece mühim sebeplerden biri haline geldi.
İşin devlete, eğitim sistemine ve topluma bakan taraflarını ve çözüm önerilerimizi önümüzdeki yazıda ele almaya çalışalım.
Görüntülenme:54
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 21 Nisan 2026 04:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar


















