Çıplak güç ve rızanın çöküşü Turgay Yerlikaya
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan bilgilere dayanarak haber veriyor.
Regan ile başlayan, evanjalizmin başkanlar düzeyinde ABD siyasetine nüfuz etmesi ve İsrail lobisinin gün be gün artan etkisi, ABD ve İsrail arasındaki ilişkinin yoğun-laşması sonucunu doğurdu. 2000’lerin başında Bush iktidarı döneminde Evanjeliklerin İsrail lobisi ile etkileşiminin zemini olan AIPAC gibi kuruluşlar, ABD dış politikasındaki İsrail etkisinin artmasına zemin hazırladılar. Trump’ın ilk döneminde Kudüs’ün başkent olarak tanınması, büyükelçiliğin taşınması ve Golan ile ilgili kararlar bu etkinin en somut göstergeleriydi. 7 Ekim sonrasında Biden yönetiminin koşulsuz biçimde desteklediği İsrail, Trump’ın ikinci döneminde de bu ayrıcalığını koruyabildi.
Trump iktidarının ideolojik zemini anlama adına önemli bir yer işgal eden MAGA’cıların son dönemde İsrail etkisine dair yaptığı eleştiriler, Trump iktidarının sadece ideolojik destekçileri düzleminde değil kamusal karşılık (rıza) anlamında da ciddi bir sorun yaşadığını göstermektedir. 2000’lerin başından itibaren akademik düzlemde masaya yatırılan İsrail lobisi, bugün kamusal tartışmaların ve sıradan insanların gündemi haline gelmiş ve ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz destek seçmen davranışını etkileyebilecek bir düzeye erişmiştir.
Trump yönetiminin İran’a yönelik saldırılarında Netanyahu ve ekibinin etkisi üzerine yapılan tartışmalar, uzun soluklu eleştirilerin çok daha fazla hissedilmesine de katkı sağladı. Hürmüz üzerinden ortaya çıkan enerji krizi ve İran’ın, savaşı Körfez’deki ABD üsleri üzerinden derinleştirme stratejisi, her ne kadar İran’a büyük kayıplar verdirdiyse de Trump’ın orta-uzun vadedeki siyaseti ve çıkarlarına da ciddi bir zarar verdi. Nitekim dünyada Gazze ve hemen akabinde İran’a yönelik saldırılar ile başlayan eleştiri dalgası, ABD’nin kamusal algısına da dramatik bir etki yaptı. Irak’ın işgali süreci ve öncesindeki kamuoyu tepkisi ile mukayese edildiğinde İran’a yönelik saldırının seçmen nezdinde herhangi bir desteğe sahip olmadığını dolayısıyla kamuoyunun ikna edilmediği bir savaşın da siyasi başarı üretemeyeceği çok açık.
TÜRKİYE’NİN ROLÜ
Burada önemli bir tartışma konusu da Türkiye’nin rolüne dair. Türkiye, uzunca bir süredir bölgesel ve küresel çatışmalara yönelik tavrıyla “istikrarlaştırıcı güç” olarak pozitif ayrışmaktadır. Umman’ın arabuluculuğu öncesinde de müzakere masasını canlı tutan Türkiye, ABD ve İsrail’in saldırıları karşısında aynı pozisyonu sergiledi. Zaman zaman muğlaklık ve ABD eksenli siyaset izlendiği eleştirileri yapılsa da Cumhurbaşkanı nezdinde yapılan açıklamalar, bölgede emperyalist bir projeksiyonun devreye sokulduğunu gösteriyordu. Bu nedenle Türkiye’de insanlar, savaşın başından bu yana Türkiye’nin tavrı noktasında olumlu görüş beyan etmiş ve Türk dış politikasının bu eksende devam etmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Türk halkının savaşa yönelik algısı da kendi tarihsel hafızası ile uyumludur. Nitekim ABD’nin dünden bu güne Türkiye ve dünyanın muhtelif yerlerindeki etkisine dair epeyce bir tecrübesi var. Darbe süreçleri başta olmak üzere, beşinci kol ve doğrudan işgal süreçlerindeki rolü itibarıyla ABD’nin imajı çok açık.
ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonrasında da yapılan kamuoyu araştırmaları bu algıyı desteklemektedir. Örneğin BETİMAR’ın yaptığı araştırmada, katılımcıların yüzde 57,5’i İran ile ABD-İsrail arasında başlayan savaşta İran’ı haklı görürken, sadece yüzde 2,4’ü ABD-İsrail’i haklı bulmaktadır. Katılımcıların önemli bölümü, İran’a yönelik savaşı enerji ve doğal kaynaklar üzerindeki çıkar çatışmasının bir yansıması olarak görmekte ve ABD-İsrail’in özgürlük, demokrasi ve rejim değişikliği gibi söylemlerine itibar etmemektedir.
Araştırmadaki bir diğer veri de Türkiye’nin pozisyonuna dair. İran-ABD-İsrail arasında başlayan ve çevre ülkelere de sıçrayan savaşla ilgili olarak katılımcıların yüzde 64,4’ü Türkiye’nin tarafsız kalması ve çatışmalardan uzak durması gerektiğini yüzde 21,9’u İran’a destek verilmesi, yüzde 12,6’sının ise ABD/NATO ile uyumlu hareket etmesi gerektiğini düşünmektedir.
Türkiye’nin tehdit algılamasına dair de çarpıcı sonuçların yer aldığı araştırmada, katılımcıların yüzde 86,7’si, İsrail’i Türkiye için en ciddi tehdit ve düşman olarak konumlandırmaktadır. İsrail’i takiben yüzde 78,2 ile ABD, yüzde 69,2 ile İngiltere ve yüzde 59,3 ile Fransa gelmektedir. Tehdit açısından ABD’nin bu denli yüksek bir orana erişmesinin nedenleri üzerine düşünüldüğünde ise tarihsel hafızamızdaki ABD’nin hatırlanmasının yeterli olduğu kanaatindeyim.
İsrail’in dünyadaki imajını tartışmaya açmaya bile gerek yok. Nitekim Pew Research Center’in güncel verilerine bakıldığında başta Türkiye olmak üzere dünyanın kahir ekseriyetinde olumsuz bir imaja sahip olduğu ve her geçen gün desteğini kaybettiği görülmektedir. Demokratik rejimlerde İsrail’e verilen siyasi desteğin seçmen davranışına etki etmesinin anlaşılması ile birlikte devletler düzeyinde de İsrail’e yönelik desteğin yerini mesafeli ve karşıt bir politikanın aldığı görülmektedir. Trump’ın, tüm bu verilere rağmen İran’a yönelik savaşı İsrail ile devam ettirebilmesi en azından kamuoyu düzleminde çok da mümkün gözükmüyor. Çıplak gücün rıza üretmeksizin ortaya koyduğu siyasetin ara seçimlerde Trump’a çıkaracağı fatura üzerine şimdiden yoğun bir tartışma yapıldığını söyleyelim.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:59
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 23 Mart 2026 04:09 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















