Aydınlıkevler , dijital çağda insan kokusu
Haberturk sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com duyuruda bulunuyor.
'Aydınlıkevler' oyununun sahneye konuluşunun 4'üncü yıl dönümü nedeniyle düzenlenen özel gösterime davet edildiğimde, oyunu 10'uncu kez seyredecek olmama rağmen hiç tereddüt etmeden; "Tamamdır, geliyorum" dedim.
Oyunu, 10'uncu kez seyredecek olmama şaşıranlar sordu; "Seni, oyuna bu kadar çeken nedir?"
Cevabım tek kelimeydi; "Çünkü 'İnsan kokusu'nu hissetme fırsatı veriyor.
Yılmaz Erdoğan'ın kaleminden çıkan, Demet Akbağ’ın 15 yıl aradan sonra tiyatro sahnelerine döndüğü 'Aydınlıkevler', sadece bir oyun değil; 1970'lerin Türkiye’sine, o dönemin saflığına ve toplumsal çelişkilerine tutulmuş nostaljik bir ayna özelliğine sahip.
Özel gösterim sonrasında bir kutlama yapıldı. Yılmaz Erdoğan'ın kendi lise yıllarını hikâyeleştirdiği 'Aydınlıkevler', bir kez daha birkaç saatliğine de olsa bana çocukluk günlerime dönme imkânı tanıdı. Zira; Erdoğan ile aramızdaki iki yaşlık fark, onun anlattığı dünyayı bizzat solumuş olmam anlamına geliyor. Bu da oyunun üzerimdeki etkisini daha da derinleştiriyor.
'Aydınlıkevler'in her sahnesinde tanıdık bir anı gizli. Ailece radyo başında pürdikkat dinlenen piyesler, ısınmak için sobada ısıtılıp yatağa konulan tuğlalar, dijitalleşen dünyada yitirdiğimiz o samimi komşuluk ilişkileri ve sevilen kızla bir pastanede muhallebi yiyebilmek için aylarca dil dökülen masumiyet yılları...
'Aydınlıkevler', geçmişi sadece; "Ah, o eski güzel günler" diyerek güzellemekle yetinmiyor. O dönemin zorluklarını, yokluklarını ve adaletsizliklerini de dürüstçe masaya yatırıyor. Ancak bunu yaparken, insanı her şeye rağmen ayakta tutan asıl gücün dayanışma ve mizah olduğunu hatırlatıyor. Hem usta oyuncu kadrosunun performansı hem de metindeki o buram buram 'İnsan' kokan' samimiyet, bu eseri Türk tiyatrosunun son yıllardaki en kıymetli işlerinden biri haline getiriyor.
'Aydınlıkevler', 1970'li yılları bizzat yaşayanlar için duygusal bir yolculuk sunarken, o günleri görmeyenler için de güncelliğini koruyan temalarıyla büyük ilgi görüyor. 4 yılda gerek İstanbul'da gerekse Anadolu turnelerinde 140 kez kapalı gişe sahnelenmesinin nedeni de işte bu...
Hikâye, seyredenleri, Ankara'nın Aydınlıkevler semtine, eski, boyasız ve soğuk ama umut dolu bir eve götürüyor. Merkezde ise torunu 'Ayhan' ile yaşayan, dirayetli ve geleneksel bir karakter olan 'Zühre' yer alıyor. Sürekli kırılan camlarla başlayan olaylar zinciri, basit bir yaramazlıktan öteye geçerek, mahalle sınırındaki ABD üssüne ve 'Sınır' kavramının o evrensel meselesine kadar uzanıyor.
Peki, 1970'li yılların Ankara'sında geçen bir mahalle hikâyesi, nasıl oluyor da dijital çağın ortasında hâlâ bu kadar taze ve güncel kalabiliyor?
Mülkiyet, sınırlar ve özgürlük çatışmasının evrensel bir özeti olan oyun, insanlık var olduğu günden bu yana var olan 'İçeridekiler' ve 'Dışarıdakiler' arasındaki o görünmez duvarların, insanların psikolojisinde ve toplumsal yapıdaki etkilerini gözler önüne seriyor.
Yılmaz Erdoğan’ın kendine has diliyle ördüğü metin, seyircileri bir yandan kahkahalara boğarken, diğer yandan dönemin ekonomik ve sosyal yapısını ince ince işliyor. Öyle ki seyredenler şunu düşünmeden edemiyor; "Aradan geçen 51 yıla rağmen bazı şeyler hiç değişmemiş."
'Zühre Nine'nin dar gelirli hayatında kurduğu o naif ama dirençli dünya, ekonomik zorluklar karşısında ürettiği çareler, şüphesiz seyircilerde yüksek ölçüde empati duygusu uyandırıyor. Bu nedenle seyirciler, kendilerini o an sahnede oyunun içinde hissediyor.
1970'lerin yoklukları, bugün yerini farklı ekonomik koşullara bırakmış olsa da örneğin ay sonunu getirme derdi ve onurla hayatta kalma mücadelesi, toplumun değişmeyen ortak paydası olarak seyircilere, oyunla aralarında derin bir bağ kurduruyor.
Torunu 'Ayhan'ın idealleriyle 'Zühre'nin tecrübeye dayalı korkuları arasındaki denge, her dönemin genç - yaşlı çatışmasını temsil ediyor. Seyirciler, sahnede sadece geçmişi değil, bugün kendi evinde babasıyla - annesiyle veya dedesiyle - ninesiyle yaşadığı o 'Anlaşılamama' duygusunu görüyor. 'Aydınlıkevler', gençlerle yaşlılar arasındaki çatışmayı ajite etmeden, mizahın gücüyle anlatmasıyla da seyircilerin ilgisine daha fazla mazhar oluyor.
Oyundaki 'Cam' kavramı, o yıllardaki anarşi nedeniyle toplumsal huzursuzluğu; mahallenin ortasına örülen duvar ise insanların kendi memleketlerinde bir 'Oyun' uğruna nasıl hapsolduğunu temsil ediyor.
Demet Akbağ, hepimizin hafızasındaki o tanıdık 'Babaanne' figürünü 'Zühre' karakteriyle yine devleşerek sergilerken, Salih Bademci, Burak Dakak, Hazal Subaşı, Nebi Tolga Yılmaz, Sevda Baş ve Caner Alkaya ise mahalle kültürünün o çok sesli ve renkli yapısını sahneye başarıyla taşıyor.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:49
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 02 Nisan 2026 08:33 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















