Ara’yız hem araların ara’sında… Ömer Lekesiz
Yenisafak sayfasından alınan bilgilere göre, Ankara24.com açıklama yapıyor.
Yazı başlığımızdaki “ara”, Osmanlı Türkçesindeki “âre” değildir. “Ödünç alınan veya verilen şey, ödünç” anlamıyla âre, manada ya da işlevde bir ortaklığa göz kırpsa da ara değildir. Tıpkı Hacı Bayram Velî’den (k.s.) gelen şu muhteşem örnekteki gibidir:
Çalabım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde
Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde
Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde
Buna göre âr(e) “arasından geçmek, arasına girmek” anlamında sadece “durum” belirtiliyorken, ara’da ise durum ve zaman birlikte belirtiliyor olabilir. Fakat son tahlilde bu iki kelimeyi anlam esasında ne kadar ayırmaya ya da birleştirmeye çalışsak da yukarıda ima ettiğimiz karışıklığı ortadan kaldıramayız. Nitekim sözlükçülerimiz de susmayı tercih etmişlerdir. (Bkz.: Kubbealtı Sözlüğü, Kubbealtı; Köken Bilgisi Sözlüğü, TDK)
Buradan yazı başlığımıza tekrar dönerek, oradaki “ara” kelimesini ne âre ne de ara anlamında kullanmadığımızı ifade etmemiz gerekir. Zira açıkladığımız üzere âre ya da ara olgunlaş(tırıl)mamıza aitken, bizim kastettiğimiz “ara” yaratılışımıza aittir. Bunun Osmanlı Türkçesine de nakledilen Arapça karşılığı ise “berzah”tır.
Kur’anî bir kelime olan berzah sözlükte aralık, engel, fasıla, perde, ayrıcı sınır, ara alan… demektir. Kur’an’da
-“O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. (Ama) aralarında bir engel vardır; birbirlerine karışmazlar.” (Rahmân, 55/19–20);
-“Biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acı olan iki denizi karışacak şekilde salıveren ve ikisi arasına bir engel, aşılmaz bir perde koyan O’dur.” (Furkân, 25/53);
-“…Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/100); mealindeki ayetlerde ontolojik ve kozmik esasta fiziki bir durumun ifade edildiği berzah, (bkz.: Misalli Ansikolpedik Kur’an Sözlüğü, Ketebe) bizim sanat/edebiyat merkezinde birkaç yazıdır izini sürdüğümüz hayal fenomeniyle irtibatlı olarak tasavvuf sistemindeki en zengin kavramlardan biridir. Öyle ki, Tehânevî’nin söz konusu ıstılahta berzahı, âlem-i misâl’in yani âlem-i berzah’ın “kesif cisimlerle soyut ruhlar arasında engel” oluşundan hareketle “en büyük ruh” olarak tanımlaması bile onu anlatmada eksik kalır. (Bkz.: Bilim ve Sanat Terimleri Ansiklopedisi, Ketebe)
O halde önce, berzahı tasavvuf sistemi içinde hayalle irtibatlı olarak işleyen İbn Arabî’nin şu tespitlerini -kendimiz bir yorum katmadan- iletelim:
“Bilmelisin ki: Berzah, iki durumu ayıran ve hiçbir zaman uç olmayan bir şeydir. Örnek olarak, gölge ve güneşi ayıran çizgiyi verebiliriz. Başka bir örnek olarak şu ayeti zikredebiliriz: ‘İki deniz birbirine akmıştır Aralarında bir berzah vardır, kavuşmazlar.’ (Rahmân, 55/19–20) ‘Kavuşmazlar’, biri diğerine katışmaz demektir. Duyu onları ayırt etmeyi başaramasa bile, akıl o ikisinin arasında onları ayıran bir engelleyici bulunduğuna hükmeder, İşte bu akledilir engelleyici şey, berzahtır. Duyuyla algılanırsa, o zaman söz konusu olan berzah değil, başka bir şeydir. Birbirine komşu olan ve (birleşmemek için) berzaha muhtaç olan her iki şeyi var saydığımızda, berzah onlardan hiç birisi değildir. Ancak her birinin gücü berzah’ta bulunur.
‘Berzah o bilinen-bilinmeyen, var olan-olmayan, olumlanan-olumsuzlanan, akledilir olan-olmayan şeyler arasında ayırıcı bir durum olduğu için, berzah diye isimlendirildi. Berzah, kendiliğinde akledilirdir ve hayalden başka bir şey değildir. Çünkü onu algıladığında -şayet akıllı isen- var olan bir şeyi algıladığını bilirsin. Gözün onun üzerine düşer ve kesin bir kanıtla şunu anlarsın: Kendi başına ve asıl itibariyle, orada bir şey vardır. Binaenaleyh berzah, kendisi adına bir varlık şeyliği kabul edip kendisini var sayarken aynı şeyliği ondan düştüğün bir şey değildir.” (Fütûhât-ı Mekiyye, c. 2, Trc.: Ekrem Demirli)
Böylece berzah, tasavvufta iki mertebe arasında yer alan, her ikisinden de pay alan; ama hiçbirine bütünüyle indirgenemeyen varlık düzeyi olarak; hem o, hem bu; ama ne sadece o, ne sadece budur.
Adı üstünde bu berzah âlemi ruhlar gibi maddi değildir, cisimler gibi soyut da değildir, şekle girdiği halde madde de değildir, görülebilendir ama dokunulabilen bir şey de değildir.
Bu sebeplerle berzah ruh ile beden, mana ile sûret, gayb ile şehâdet arasında bir varlık sahasıdır. Bu tanımsal ilişkiye tabi olarak “insan” da ruh ile beden, hakikat ile kevn, ilâhî ile kevnî arasında bir berzahtır. Öyle ki insan ayrılabilen ama koparılamayan, birleştirilen ama karıştırılmayan, iki yanın da hükmünü taşıyan bu ontolojik statünün eşiğinde hem ara’nın bizzat kendisidir hem de araların ara’sındadır.
Görüntülenme:85
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 22 Ocak 2026 04:02 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda
İletişim








En çok okunanlar



















