AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik ten Özgür Özel in Suriye açıklamasına yanıt: Kürt meselesini istismar etmeyi meslek edindiler Gündem Haberleri
Yenisafak sayfasından alınan verilere göre, Ankara24.com bilgi veriyor.
Yılın ilk AK Parti MKYK toplantısı Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında gerçekleşti. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik toplantı sonrası gündeme dair değerlendirme yapmak üzere kameralar karşısına geçti.
Ömer Çelik'in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:
"DÜNYANIN KRİZLERLE SARSILDIĞI BİR DÖNEMDEYİZ"
Değerli arkadaşlar, bu yıla çok yoğun bir şekilde girdik ve maalesef bu yoğunluk çok da pozitif anlamda bir yoğunluk değil; birçok alanda dünyanın krizlerle sarsıldığı bir dönemdeyiz. Bu nedenle pek çok hassasiyetin çok ince bir işçilikle, ciddi bir dikkatle ve iyi stratejilerle yönetilmesi gerekiyor. MKYK’mız ve MYK’mız hem iç politika hem de dış politika ile ilgili gelişmeleri bu hassasiyet çerçevesinde değerlendiriyor. Bugün Dışişleri Bakanlığımızın ve Aile Bakanlığımızın sunumları var, ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmaları bulunuyor.
Gazze’deki ve Suriye’deki durumun değerlendirilmesi, Aile Bakanlığının gündemiyle ilgili olarak basına yansıyan son konular, sosyal medya kullanımı konusundaki yaklaşımlar, stratejiler ve hazırlıklar başta olmak üzere tüm bu hususların ele alınması amacıyla MKYK’mız kapsamlı bir toplantı gerçekleştiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız toplantının açılış konuşmasında Gazze konusunda gelinen son noktayı ve bu konudaki yürüttüğü güçlü diplomasiyi MKYK üyelerimizle paylaştı. Aynı şekilde Suriye’deki olaylara ilişkin değerlendirmelerini ve son durumu aktardı. Bunun dışında iç ve dış politikaya dair MKYK’mıza ve partimizin üst organlarına talimatları oldu; biliyorsunuz bu ay Teşkilat Başkanımız Ahmet Büyükgümüş’ün koordinasyonunda bütün arkadaşlarımız sahadalar. Bu ayı da bu şekilde dolu dolu geçiriyor ve tamamlamak üzereyiz; önümüzdeki aylarda da yine vatandaşlarımızla buluşacağımız programlar gerçekleştireceğiz.
"TERÖRSÜZ TÜRKİYE, TERÖRSÜZ BÖLGEDEN AYRILAMAZ"
Tabii, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge konusundaki çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Daha önce de ifade ettiğim gibi terörsüz Türkiye ile terörsüz bölge iç içe, kol kola ve birbiriyle ayrılmaz bütünlüğe sahip iki kavramdır. Terörsüz Türkiye, terörsüz bölgeden ayrılamaz, terörsüz bölge kavramı da terörsüz Türkiye kavramından ayrı düşünülemez. Zaman zaman bu iki kavramın ayrı ayrı değerlendirilmeye çalışıldığını, aradaki bağın koparılmak istendiğini görüyoruz ancak bu bağı koparmaya çalışanların yerine neyi koymaya çalıştıklarına baktığımızda, terör örgütlerini meşrulaştıran, mazur göstermeye çalışan ve terör örgütlerinin sözde kazanımları olarak ifade edilen, aslında terör organizasyonlarının kurduğu diktatöryal vesayetleri kazanım gibi sunan yaklaşımların olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Bütün bu süreç, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge kavramlarının ne kadar zamanlı, ne kadar doğru ve dünyanın içinden geçtiği bu dönemde ne kadar stratejik bir adım olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu nedenle hem MKYK’mız hem de partimizin tüm organları açısından en hassasiyetle takip edilen konuların başında bu mesele gelmektedir.
Bu çerçevede Suriye’deki gündem son derece önemlidir. Uzun zamandır Suriye’de terör örgütlerinin alan kapatma, bazı bölgelerde diktatöryal vesayetler kurma ve terörist faaliyetlerini sürdürme konusundaki uyarılarımızı dile getiriyoruz. Burada da, Suriye’de herkesin kazandığı “tek Suriye, tek ordu” ilkesine bağlılık çerçevesinde tüm etnik, mezhepsel ve dini grupların haklarının garanti altına alındığı bir modelin ve iradenin ortaya çıkması gerektiğini ifade ediyoruz. Gerçekten kastımız, Esad döneminin zulmünden, inkâr ve asimilasyon politikalarından sonra bütün Suriyelilerin Suriye’nin inşasına özne olarak katılması, kimsenin dışlanmaması gerektiğidir. Türkmen, Arap, Kürt kardeşlerimiz, Müslümanlar, Hristiyanlar ile Şii, Sünni, Alevi, Nusayri, Dürzi başta olmak üzere saydığımız ve sayamadığımız tüm mezhep ve etnik grupların tek ve onurlu bir Suriye’nin eşit parçaları olarak ülkenin geleceğinde söz sahibi olması gerektiğini defalarca ifade ettik ve irademizin bu yönde olduğunu açıkça ortaya koyduk.
"PKK TÜM UZANTILARINI FESHETMELİ"
Her zaman hassasiyetle uyguladığımız konulardan biri, Suriye’de DEAŞ’la mücadelenin, DEAŞ’a yönelik mücadelenin kesintisiz bir şekilde sürmesi gerektiğidir. DEAŞ denilen bu katliam örgütünün hiçbir şekilde kendisine alan bulmaması esastır. Aynı şekilde, hangi adı kullanırsa kullansın, hangi harfleri kullanırsa kullansın hiçbir terör örgütünün burada var olmaması gerektiğini net bir biçimde ifade ediyoruz ve bu konuda uzun süredir uyarılarımızı açık şekilde yapıyoruz. Bu çerçevede iki hususta net cümleler kurduk ve izahını da yaptık. Birincisi, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge süreci kapsamında PKK’nın tüm şube, uzantı ve illegal yapılanmalarıyla kendisini feshetmesi ve silah bırakması gerektiğini, buna Suriye, Irak, İran yapılanmaları ile Avrupa’daki illegal yapılanmaların da dâhil olduğunu açıkça ifade ettik. Bunun devamı olarak, bu sürecin farklı yöntemlerle ilerleyebileceğini, Irak’taki yöntemin farklı, Suriye’deki yöntemin farklı olabileceğini dile getirdik. Suriye açısından bizim önemsediğimiz, hem kan dökülmemesi, hem Suriye’deki Kürt kardeşlerimizin haklarının garanti altına alınması ve terörün vesayetinden kurtulması, hem de Suriye’nin birlik ve bütünlüğüne zarar veren terör ve asimetrik silahlı grupların ortadan kalkması, ancak bunun Suriye’nin bir parçası olarak gerçekleşmesidir. Bu bakımdan 10 Mart Mutabakatı’nın önemini özellikle vurguladık.
"AVRUPA NORM KOYMA KABİLİYETİNİ MAALESEF KAYBETTİ"
Uzun süre neoliberal ekonomik düzenin temsilcisi olan çevreler, bu düzenin sorunlarını bilmelerine rağmen bunu açıkça ifade edemiyorlardı. Bugün ise kamuya açık toplantılarda bu düzenin elitlerinin, neoliberal sistemin ikiyüzlülüğünü dile getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu durum, Cumhurbaşkanımızın yıllar önce dile getirdiği tespitlerin bugün adeta teyit edilmesi anlamına gelen son derece çarpıcı ifadelerin duyulmasına yol açmaktadır. Biz her zaman şunu söyledik: Bu düzen adına norm koyma yetkisini kendisinde görenlerin, önce bu normlara sadık kalması gerekir. Eksik de olsa Avrupa için geçerli gördüğünüz bir insan hakları veya hukuk devleti normunu Afrika ya da Asya için geçerli görmezseniz, bu bir gün tsunami etkisiyle gelir sizi vurur ve bununla yüzleşmek zorunda kalırsınız. Bugün Avrupa’daki bazı ülkeler Grönland tartışmaları üzerinden seslerini yükseltirken, itiraz ettikleri uygulamaların aynısını Afrika’daki pek çok ülkeye yaptıklarını hatta bugün eleştirdikleri söylem ve girişimlerin benzerlerini daha bir ay önce Afrika’da bir ülkede darbe teşebbüsü yoluyla denemeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu tablo, Avrupa’nın norm koyma kabiliyetini maalesef kaybettiğini göstermektedir.
Batı ittifakı kendisini yalnızca askeri bir yapı olarak değil, aynı zamanda değerler ittifakı olarak tanımlıyordu, ancak bugün bu değerler ittifakı olma vasfının nasıl çatladığını ve ortadan kalktığını açıkça görüyoruz. Bu bağlamda daha önce de ifade ettiğim gibi, İtalyan sosyalist düşünür Gramsci’nin “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğamıyor; şimdi canavarlar zamanı” sözü son derece açıklayıcıdır. Bu cümleyi yıllardır bu kürsülerden dile getiriyoruz ve bugün baktığımızda Davos’ta dahi bu düzenin elitleri tarafından en çok referans verilen ifadelerden biri hâline geldiğini görüyoruz. Bu çerçevede Kanada Başbakanı’nın konuşması da oldukça çarpıcıydı. “Yeni düzen bir yama mı olacak yoksa bir mimari mi?” sorusunu sordu, ancak yeni düzenin mimari olabilmesi için ne yeterli bir entelektüel tartışma, ne siyasi kapsayıcılık ne de uygun bir ortam bulunmaktadır, hatta bırakın mimariyi, bu düzene bir yama yapılabilme imkânının dahi ortadan kalktığı, hiçbir yamayla meselenin çözülemeyeceği bir noktaya gelindiği net biçimde görülmektedir. Biz Cumhurbaşkanımızla birlikte G20 toplantılarına katıldığımızda başka şeyler duyuyorduk, ardından BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi küresel güneyin kendisini ifade ettiği platformlardaki liderlerin konuşmalarına bakıyor, aradaki büyük farkı net şekilde görüyorduk ancak son Güney Afrika’daki G20 toplantısında itirazların neredeyse küresel güneyin itirazlarına çok benzediğini gözlemledik. Bu da dünyanın manyetik alanlarındaki değişimin, siyasi manyetik alanlarda da kendisini gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Elbette bugün en çok tartışılan konulardan biri de yapay zekâ meselesi ve insanlığın geleceğidir; sanayi devriminin işçileri işsiz bırakmasının ardından, şimdi de yapay zekânın beyaz yakalıları ve eğitimli kesimleri işsiz bırakacağı yönünde ciddi bir tartışma yürütülmektedir. Yaygın bir yoksulluk simülasyonu, dünyanın her tarafında eğitimle dahi giderilemeyen bir yoksulluk tablosu ortaya çıkarıyor. Bu yoksulluğa karşı mücadele için insanlığın anayasalara madde koymaktan yeni stratejiler geliştirmeye kadar çok yönlü bir çerçeve üretmesi gerekiyor ancak şimdilik çatışma dışında bir şey üretilemediğini görüyoruz.
"İRAN KONUSUNU ÇOK YAKINDAN VE ENDİŞEYLE TAKİP EDİYORUZ"
İran konusunu çok yakından ve endişeyle takip ediyoruz. İran’a yönelik herhangi bir dış müdahalenin karşısındayız, bunun son derece yanlış olacağını açıkça ifade ediyoruz, çünkü hem dış müdahale hem de dış müdahale yoluyla bir darbe İran için çok ağır ve sıkıntılı sonuçlar doğurur. Burada İran halkının iradesine saygı gösterilmelidir. Tarih boyunca binlerce kez denendiği üzere her dış müdahale vahşi, son derece acı verici ve bedelini halka ödeten sorunlar üretmiştir. Ülkelerin devlet başkanlarının hedef alınması ya da Venezuela ve bugün İran örneklerinde olduğu gibi silah zoruyla rejim değişikliği dayatılması dünyanın hiçbir yerinde çözüm olmamış, aksine daha büyük sorunlara yol açmış ve bu durum geçmişte bu süreçlerde rol almış Amerikalı siyasetçiler tarafından dahi itiraf edilmiştir.
Elbette İran’daki sorunları görmezden gelmiyoruz. Toplumsal ve devlet hayatında sıkıntılar vardır ancak bunlar kardeş İran halkının kendi dinamikleriyle çözülmelidir, dış müdahaleyle bu iradenin üzeri örtüldüğünde çok daha katı ve olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İran köklü bir devlettir, komşumuzdur ve İran halkı bizim için kardeş bir halktır. Bu nedenle İran’a yönelik dış müdahalenin son derece yanlış sonuçlar doğuracağını ve kesinlikle olmaması gerektiğini net biçimde ifade ediyoruz.
"GAZZE KURULU’NUN YAPACAĞI ÇALIŞMALAR MYK’DA DA ELE ALINDI"
Gazze konusundaki gündemimiz her zaman esas gündemdir. Son kurulan Gazze Kurulu’nun yapacağı çalışmalar biraz önce MYK’da da ele alındı ve yakından takip edilecektir. Her zaman söylediğimiz gibi yanlış haberlerden ve aşırı söylemlerden kaçınılmalıdır. Filistin’i Filistinliler yönetmelidir ve bu iradeyi gölgeleyecek tutumlardan uzak durulmalıdır. Kalıcı barışın tek yolu ateşkesin kalıcı hâle gelmesi ve ardından 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, entegre ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devletinin kurulmasıdır. Bu gerçekleşmeden kalıcı barış mümkün değildir. Ayrıca son derece acımasız ve yanlış ifadeler kullanılmaktadır. Gazze bir emlak değildir, emlak yaklaşımıyla değerlendirilecek bir toprak parçası değildir, Gazze bir vatandır ve bunu yok sayan yaklaşımlar son derece vahşi ve barbar söylemler anlamına gelir. Gazze, asil ve soylu insanların insanlığa ve direnişe ders vermiş olduğu bir vatandır. Bu nedenle Filistin’i Filistinlilerin yönetmesi ilkesine ve Gazze’nin Batı Şeria ile birlikte Filistinlilerin vatanı olduğu gerçeğine saygı duyulmalıdır. Gazze Barış Kurulu çerçevesindeki çalışmalar da bu anlayışla sürdürülmelidir.
Türkiye’nin Kobani’ye yaptığı yardımlara ilişkin iki sorum var. Sayın Çelik, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in söylemlerine ilişkin değerlendirmelerinizi sormak istiyorum. Sayın Özel’in, Kobani’ye yardımların Obama’nın talimatıyla yapıldığı yönündeki sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz, Türkiye’nin Kobani’ye yaptığı insani yardımlar sürecek mi? Ayrıca CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan adına müze yapılmasını eleştirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ömer Çelik:
Sayın Özgür Özel grup konuşmasında, Kobani’ye Obama’nın aramasıyla birlikte yardım yapıldığı ve Ömer Çelik’in de bunu itiraf ettiği şeklinde bir ifade kullandı. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu konu bir kampanya olarak, Kürt meselesini istismar etmeyi adeta meslek ve kariyer hâline getirmiş bazı siyasetçiler tarafından gündeme taşınmıştır ve burada ciddi bir siyasi okuryazarlık problemi olduğu bir kez daha görülmüştür. Bizim söylediğimiz şudur: O dönemde Obama, Kobani’deki insani duruma dikkat çekmeye çalışıyordu ve bu çerçevede Cumhurbaşkanımızı aradı. “Şöyle yapın, böyle yapın” şeklinde bir talimat söz konusu değildir, bu görüşmelerin tamamı devlet tutanaklarında mevcuttur. Zaten Türkiye o sırada kendi hazırlıklarını yapmıştı, ayrıca şu hususu özellikle vurgulamak gerekir ki, yardım götürülmesi iradesi ortaya konulduğunda PKK bu yardımı engelliyordu ve bunun sebebi, sivil Kürtlerin ve sivillerin ölmesini örgüt propagandası malzemesi hâline getirmekti. Daha sonra Türkiye, terör örgütünün bu blokajını bypass edecek bir yöntem geliştirdi ve böylece PKK’nın siviller üzerinden propaganda yapmaya dönük barbar yaklaşımı çökertildi. Bunu defalarca ifade ettik. Obama’nın araması, o dönemdeki uluslararası gündeme işaret etmek bakımından zikredilmiştir, oysa bundan çok önce Türkiye, yardımlarla ilgili hem fiziki hem de insani anlamda çok yönlü stratejilerini geliştirmişti. Buna rağmen, bu konuyu siyasi istismar hâline getirmiş bazı siyasetçiler günlerce bunu dillendirdiler. Cevap vermeye gerek de duymadım çünkü cevap verecek bir şey yoktu.
Asıl ilginç olan, Cumhuriyet Halk Partisi gibi köklü bir partinin genel başkanının gündemine bu meselenin bu şekilde sokulmasıdır. Burada temel problem, Sayın Özgür Özel’in bilgiyle, meseleleri doğru anlamakla ve siyaseti öğrenmekle ilgili ciddi sorunlar yaşamasıdır. Mesela Aydın’da meydanda yapılan bir mitingi kapalı salonda yapıldı diye anlatması, Obama meselesindeki siyasi akletme düzeyiyle aynıdır. Hatta daha vahim örnekler vardır. Okumadığı romandaki karakteri tersinden anlatan, meydanda yapılan mitingi kapalı salon diye aktaran ve ardından Obama’nın talimat verdiği gibi bir iddiayı grup konuşmasına taşıyan bir yaklaşım, maalesef kendisini bilgilendirenlerin yetersiz ve niteliksizliğini de göstermektedir. Dış politikada da benzer hatalar yapılmıştır. Eskiden “mutfakta biri mi var” denirdi, şimdi ortada mutfak bile yok, tamamen terk edilmiş bir durum söz konusudur.
Kobani'ye ilk aşamada 11 tır gönderildi ve net bir şekilde ifade ediyoruz ki hangi ideoloji altında olursa olsun Suriye’de ve bölgede bütün terör örgütlerinin karşısındayız, hiç kimse terör örgütlerini oradaki kardeşlerimizle eşitlemesin. Şartlar ne olursa olsun, bedeli ne olursa olsun Suriyeli Kürtlerin, Suriyeli Türkmenlerin ve Suriyeli Arapların yanındayız. Orada ciddi bir insani durum vardır ve bu insani durum çerçevesinde hükümetimiz, Suriye hükümetiyle koordineli bir şekilde onların açtığı insani koridorlardan ilk aşamada 11 tırlık yardım göndermiştir, bu yardımlar kesintisiz bir şekilde elbette devam edecektir ve oradaki Suriyeli Kürt kardeşlerimizi olumsuz koşullarda asla yalnız bırakmayacağız.
Bir de müze meselesi var. Yine Sayın Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan adına bir müze yapıldığı yönünde eleştirilerde bulunmuş ve ardından “Atatürk’ün müzesi mi vardı” gibi ifadeler kullanmıştır, ancak bu konuda da pek çok meselede olduğu gibi bir bilgi yanlışlığı söz konusudur. Birincisi, bu kişiye bağlı bir müze değildir. Cumhurbaşkanlığı Millî Saraylara bağlı olarak yapılmaktadır ve devletimizin kurucusu, ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk adına yaklaşık 39 müze bulunmaktadır. Bu müzeler, devletin kurumsal ve siyasi hafızasının yaşatılması, çeşitli olayların hatırlanması ve gelecek nesillere aktarılması bakımından son derece önemlidir, aynı şekilde merhum Cumhurbaşkanları Celal Bayar ve Süleyman Demirel adına müzeler de vardır ve bunlar, söz konusu cumhurbaşkanlarının dönemlerinde yaptıkları faaliyetlerin anlaşılması ve yeni nesillerin bunları müze ortamında görebilmesi açısından kıymetlidir. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül adına da bir müze bulunmaktadır. Cumhurbaşkanlarının görev yaptıkları dönemlerde yaşanan olayların bu şekilde siyasi hafızanın bir parçası hâline getirilmesi, devletin ve toplumun kurumsal hafızasına katkı sunmakta ve gelecek nesillere yol gösterici olmaktadır. Bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanımızın siyasi dönemindeki faaliyetleri hatırlatacak, devletin o dönemdeki hafızasına boyut katacak şekilde bu müze yapılmakta, Millî Saraylara bağlı olarak çalışacak, bütün vatandaşların ziyaretine açık olacak ve bu dönemde yaşanan olayların gelecek nesillere somut, elle tutulur ve herkesin gezip görebileceği bir alan üzerinden aktarılmasını sağlayacaktır. Düşünebiliyor musunuz, Cumhurbaşkanımızın görev yaptığı süre neredeyse Cumhuriyet tarihinin dörtte birine denk gelmektedir. Bu kadar uzun bir dönemde yaşanan olayların bir müze içinde bir gün ya da yarım gün gezilerek görülebilmesi son derece kıymetlidir. Dolayısıyla bunun hukuki ve yasal mevzuat açısından yeri vardır ve dünyanın gelişmiş ülkelerinde de son derece önem verilen bir uygulamadır. Eleştirilecek değil, tam tersine desteklenmesi gereken bir yaklaşımdır.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:68
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 26 Ocak 2026 17:25 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















