Ankara24.com
close
up
Menu

Hakan Çalhanoğlu: Kalbini daha çok ortaya koyan kazanacak

İran dan Trump a Cehennem li Hark Adası yanıtı

Hava üssünü vurmuşlardı! İran dan Suudi Arabistan açıklaması: Kardeş bir ülke olarak görüyoruz

Hakan Çalhanoğlu: Kışkırtmaya çalışanlar oluyor

Uşak Belediyesi ne yönelik rüşvet soruşturması: Başkan dahil 9 şüpheli tutuklandı

İran ABD tehdidini umursamadı Hürmüz için düğmeye bastı

AK Partili Kaya: CHP zihniyeti darbe konusunda en son konuşacak zihniyettir

ABD den İran için Tarihi bir fırsat açıklaması! Bize iletilenlerden çok daha farklı

Aşırı sağcı bakan şampanyayla kutladı: İsrail Meclisi Filistinli esirlere idam düzenlemesini onayladı

Beykoz da yağış etkili oldu; sürücüler ilerlemekte güçlük çekti, tekneler sürüklendi

Su baskınında mahsur kaldılar: İki köpeğin botla kurtarılma anı kamerada

TIR’ın otomobile çarpıp sürüklediği kaza kamerada: 1 ölü, 2 yaralı

Trump piyasaları ikna edemedi: Karışık seyretti

‘Ani kalp durmalarında doğru yöntem ve erken müdahale hayat kurtarıyor’

Mehmet Şimşek bu yetkiyi neden istiyor Ekonomi Haberleri

Rüşvet, irtikap ve ihaleye fesattan cezaevinde Yerel Gündem Haberleri

Öksürüğün kaynağı alerjik reaksiyon Sağlık Haberleri

VakıfBank deplasmanda set vermeden kazandı Voleybol Haberleri Spor

Bu akşam mesele futbol değil, RUH!” Sözcü Gazetesi

ERÜ de 20. TÜBİTAK Ortaokul Öğrencileri Araştırma Projeleri Kayseri Bölge Yarışması Sergisi açıldı Kayseri Haberleri

Zafer ilanı, çıkmaz gerçeği: Trump ın İran Savaşı kendi hikayesini yutuyor Dış Haberler

Zafer ilanı, çıkmaz gerçeği: Trump ın İran Savaşı kendi hikayesini yutuyor Dış Haberler

Haberturk sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com duyuruda bulunuyor.

Hızlı Zaferden Stratejik Çıkmaza: Washington’ın İran Hesabı Tersine Dönüyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı başlatılan ve 28 Şubat itibarıyla geniş çaplı bir savaşa dönüşen askeri süreçte içine girdiği stratejik sıkışma, yalnızca sahadaki askeri dengelerle değil, Washington’daki siyasi hesaplarla da şekilleniyor. Savaşın ikinci ayına girilirken ortaya çıkan tablo, Trump yönetiminin başlangıçta öngördüğü “hızlı zafer” senaryosunun yerini uzun soluklu, yüksek maliyetli ve belirsiz sonuçlara açık bir yıpratma savaşına bıraktığını gösteriyor. Özellikle İran’ın askeri kapasitesini tamamen çökertmek yerine yeniden organize edebilmesi ve karşılık verme kabiliyetini sürdürmesi, savaşın doğasını kökten değiştirmiş durumda. Bu süreçte Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji dengelerine verilen mesaj, savaşın yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir mücadeleye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Washington’daki siyasi ve akademik çevrelerde giderek daha yüksek sesle dile getirilen ortak görüş ise şu yönde şekilleniyor: Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile kurduğu stratejik ortaklık üzerinden İran’a karşı başlattığı bu savaşta, artık geri dönüşü zor bir denklemle karşı karşıya. “Önce Amerika” söylemiyle iktidara gelen bir liderin, Orta Doğu denkleminde açık biçimde İsrail’in güvenlik önceliklerini merkeze alan politikalar izlemesi, yalnızca dış politika tercihleri açısından değil, iç siyasi meşruiyet açısından da ciddi bir tartışma başlatmış durumda. Analistlere göre bu durum, ABD’nin bölgedeki rolünü yeniden tanımlayan bir kırılmaya işaret ederken, Washington’ın karar alma mekanizmalarında İsrail etkisinin sınırları da ilk kez bu kadar açık biçimde sorgulanıyor.

Bu sorgulama yalnızca muhalif çevrelerle sınırlı kalmıyor. Cumhuriyetçi Parti içindeki bazı isimler ve Trump’ın geleneksel seçmen tabanında yer alan kesimler de, ABD’nin İran’la doğrudan bir savaşa sürüklenmesinin ulusal çıkarlarla ne ölçüde örtüştüğünü tartışmaya açmış durumda. Özellikle enerji fiyatlarındaki sert yükseliş, küresel ticaret yollarında artan güvenlik riskleri ve Amerikan kamuoyuna yansıyan ekonomik maliyetler, savaşın iç politikadaki karşılığını daha görünür hale getiriyor. Yaklaşan ara seçimler öncesinde bu maliyetin siyasi faturaya dönüşme ihtimali, Trump’ın elini daha da zayıflatırken, Washington’da giderek güçlenen bir soru öne çıkıyor: Bu savaş gerçekten Amerika için mi, yoksa başkalarının stratejik öncelikleri için mi yürütülüyor?

Önce Amerika mı? Yoksa ‘Tel Aviv Onaylı’ Washington Doktrini mi?

Trump’ın bugün geldiği nokta, aslında ani bir kırılmanın değil, yıllardır adım adım inşa edilen İsrail merkezli bir dış politika hattının doğal sonucu olarak okunuyor. 2017’deki ilk başkanlık döneminde alınan kararlar, ABD’nin Orta Doğu’daki “dengeleyici güç” iddiasını fiilen rafa kaldırdı. Kudüs’ün İsrail’in “ebedi başkenti” olarak tanınması, büyükelçiliğin buraya taşınması ve Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğinin kabul edilmesi, yalnızca diplomatik tercihler değil; Washington’ın artık bölgesel denklemde açık bir taraf haline geldiğinin ilanıydı. Bu adımlar, ABD’nin uluslararası hukuka dayalı söylemi ile sahadaki pratikleri arasındaki çelişkiyi de derinleştirdi.

Trump’ın “Yüzyılın Anlaşması” adıyla sunduğu plan ise Filistin meselesini siyasal bir hak ve egemenlik sorunu olmaktan çıkarıp, ekonomik teşviklerle yönetilebilecek bir dosyaya indirgeme girişimi olarak değerlendirildi. Bu yaklaşım, Filistinlilerin tarihsel, hukuki ve siyasal taleplerini yok saydığı gerekçesiyle geniş çaplı eleştirilere neden oldu. Ardından gelen “İbrahim Anlaşmaları” süreci ise Arap dünyasında İsrail ile normalleşmeyi hızlandırırken, 2002 Arap Barış Girişimi’nin “önce Filistin devleti” şartını fiilen geçersiz hale getirdi. Bu süreç, bölgesel barıştan çok, İsrail’in stratejik yalnızlığını kırmaya yönelik bir yeniden dizayn olarak yorumlandı.

Bugün İran’a karşı yürütülen savaşın arka planında da bu çizginin devam ettiği görülüyor. Netanyahu’nun yıllardır dile getirdiği “İran tehdidinin ortadan kaldırılması” söylemi, Trump’ın ikinci döneminde Washington’ın resmi askeri stratejisine dönüşmüş durumda. Bu tablo, ABD dış politikasının ne ölçüde ulusal çıkarlar üzerinden, ne ölçüde İsrail’in güvenlik öncelikleri doğrultusunda şekillendiği sorusunu daha da görünür hale getiriyor. Gelinen noktada eleştiriler yalnızca politik tercihlere değil, karar alma süreçlerinin bağımsızlığına yönelmiş durumda: Washington gerçekten kendi stratejisini mi uyguluyor, yoksa bölgesel bir müttefikin ajandasını mı küresel bir savaşa dönüştürüyor?

Kısa Savaş Hayali, Uzun Direniş Gerçeği: İran Denkleminde İlk Hesaplar Tutmadı

2025 ortasında yaşanan ve “12 Gün Savaşı” olarak anılan sınırlı çatışma, gerçekte çok daha büyük bir savaşın ön provasıydı. ABD’nin İran’ın nükleer altyapısına yönelik gerçekleştirdiği hassas ve yüksek teknolojili saldırılar, Washington ve Tel Aviv’de İran rejiminin kırılgan olduğu yönündeki kanaati güçlendirdi. Bu süreçte elde edilen taktik başarılar, stratejik bir yanılsamayı da beraberinde getirdi: İran’ın merkezi yapısının birkaç kritik darbe ile çökeceği düşüncesi.

Bu algı, 28 Şubat’ta başlayan geniş çaplı savaşın temel varsayımını oluşturdu. ABD ve İsrail’in ortak planlamasında, İran’ın üst düzey siyasi ve askeri kadrolarına yönelik “kesik baş” (decapitation) stratejisiyle sistemin kısa sürede felç edileceği öngörüldü. İlk aşamada gerçekleştirilen operasyonlar bu beklentiyi doğrular nitelikteydi; İran’ın üst düzey komuta zincirinde ciddi kayıplar yaşandı ve karar alma mekanizmaları hedef alındı.

Ancak savaşın ilk haftasının ardından ortaya çıkan tablo, bu varsayımların büyük ölçüde eksik ve yüzeysel olduğunu gösterdi. İran devleti beklenenin aksine dağılmadı; aksine hızlı bir toparlanma sürecine girdi. Sahadaki askeri refleksler korunurken, siyasi yapı da kontrollü bir geçiş süreciyle yeniden organize edildi. Bu durum, savaşın seyrini kökten değiştiren ilk kırılma noktası oldu.

İran’da yayımlanan ve özellikle Stratejik Araştırmalar Merkezi ile Savunma Politikaları Enstitüsü gibi kurumların raporlarında dikkat çekilen en önemli unsur, sistemin “çok katmanlı dayanıklılık” kapasitesi oldu. Bu raporlara göre İran yönetimi, kritik görevler için önceden belirlenmiş alternatif kadrolar ve yedek komuta zincirleri oluşturmuş durumda. Bu yapı, liderlik kayıplarının sistemsel çöküşe dönüşmesini engelleyen en kritik faktörlerden biri olarak öne çıkıyor.

Ayrıca İran’ın son yıllarda geliştirdiği “dağıtık komuta” modeli, operasyonel süreçlerin tek bir merkezden yönetilmesi yerine sahaya yayılmasını sağladı. Bu model sayesinde, merkezi karar alma mekanizmaları hedef alınsa dahi sahadaki askeri kapasite ve reaksiyon kabiliyeti korunabildi. Tahran’daki analizlerde bu yaklaşım, klasik devlet yapısından farklı olarak “esnek devlet modeli” olarak tanımlanıyor ve modern savaş koşullarına uyum sağlama kapasitesi açısından kritik görülüyor.

Bu noktada İran’ın benimsediği stratejik yaklaşım belirleyici hale geldi: “Hızlı zafer” yerine “uzun süreli direnç.” İran’da yayımlanan raporlar, savaşın ilk aşamasında yaşanan kayıpların stratejik bir geri çekilme ve yeniden konumlanma süreci olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor. Buna göre Tahran yönetimi, savaşı kısa sürede kazanılacak bir çatışma olarak değil, rakibin ekonomik, askeri ve siyasi dayanıklılığını test eden uzun soluklu bir mücadele olarak kurguluyor. Bu yaklaşım, sahadaki dengeyi doğrudan etkilerken, Washington ve Tel Aviv’in başlangıçtaki hesaplarını da geçersiz kılan temel unsur olarak öne çıkıyor.

Hürmüz: Savaşın Görünmeyen Cephesi

Savaşın en kritik kırılma noktalarından biri Hürmüz Boğazı oldu. İran’ın bu dar ama stratejik geçiş hattı üzerindeki kontrolünü etkin biçimde kullanması, çatışmanın yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir boyut kazandığını ortaya koydu. Tahran yönetimi, klasik cephe savaşının ötesine geçerek küresel enerji akışını bir baskı aracı haline getirdi ve böylece savaşın coğrafyasını fiilen genişletti.

Küresel petrol arzının yaklaşık üçte birinin geçtiği bu hat üzerindeki riskler, enerji piyasalarında sert dalgalanmalara yol açtı. İran’da yayımlanan Stratejik Enerji Araştırmaları raporlarına göre, Hürmüz üzerindeki “kontrollü gerilim politikası”, doğrudan bir kapatma yerine belirsizlik üreterek fiyatları yukarı çekmeyi hedefliyor. Bu strateji, Batı ekonomileri üzerinde ani bir şoktan ziyade sürdürülebilir bir baskı oluşturmayı amaçlıyor.

Enerji Üzerinden Küresel Baskı Stratejisi

Tahran’daki analiz merkezleri, bu yaklaşımı “asimetrik ekonomik savaş” olarak tanımlıyor. Buna göre İran, askeri olarak dezavantajlı olduğu alanları, enerji ve ticaret yolları üzerindeki jeopolitik avantajıyla dengelemeye çalışıyor. Hürmüz Boğazı bu bağlamda yalnızca bir deniz geçişi değil, aynı zamanda küresel sistemin en hassas sinir uçlarından biri olarak değerlendiriliyor.

Bu strateji sayesinde İran, savaşın maliyetini yalnızca kendi topraklarında tutmak yerine küresel ölçekte yaymayı başarıyor. Petrol fiyatlarındaki artış, tedarik zincirlerindeki aksama ve sigorta maliyetlerindeki yükseliş, ABD ve Avrupa ekonomilerinde doğrudan hissedilen bir baskıya dönüşmüş durumda. Bu tablo, savaşın ekonomik cephesinin en az askeri cephe kadar belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Trump’ın Açmazı: Üç Yol, Üç Risk

Gelinen noktada ABD Başkanı Donald Trump’ın önünde üç temel seçenek bulunuyor, ancak her biri ciddi riskler barındırıyor. İlk seçenek, İran ile gerçek ve kapsamlı bir müzakere sürecine girmek. Ancak bu adım, hem İsrail ile kurulan stratejik dengeyi sarsabilir hem de Trump’ın iç politikada “geri adım atan lider” olarak algılanmasına yol açabilir.

İran’da yayımlanan siyasi analizlerde bu durum, “Washington’ın psikolojik eşiği” olarak tanımlanıyor. Bu değerlendirmelere göre ABD yönetimi, askeri olarak üstün olsa dahi siyasi olarak geri adım atmanın yaratacağı iç baskı nedeniyle diplomatik seçeneği kullanmakta zorlanıyor. Bu da müzakere ihtimalini teorik olarak mümkün, pratikte ise oldukça zor hale getiriyor.

İkinci seçenek, savaşı genişletmek. İran’ın altyapısına yönelik daha büyük ölçekli saldırılar, deniz ablukası ya da Hürmüz Boğazı’na doğrudan askeri müdahale gibi senaryolar bu kapsamda değerlendiriliyor. Ancak İranlı askeri strateji raporlarına göre bu tür bir adım, yalnızca İran’ı değil tüm bölgeyi içine çekecek geniş çaplı bir çatışma riskini barındırıyor ve ABD için kontrol edilmesi güç bir süreci tetikleyebilir.

Üçüncü seçenek ise mevcut sınırlı operasyonlarla devam etmek. Ancak bu durum, İran’ın tercih ettiği “uzun süreli yıpratma” stratejisine hizmet ediyor. Savaşın uzaması, ABD’nin ekonomik ve askeri kaynaklarını tüketirken, İran’ın zaman kazanmasına olanak tanıyor. Tahran’daki analizler bu durumu “zamanın İran lehine işlemesi” olarak tanımlıyor.

Yaklaşan ara seçimler ise Trump’ın bu seçenekler arasında manevra alanını daha da daraltıyor. Amerikan kamuoyunda artan savaş yorgunluğu, yükselen enerji maliyetleri ve küresel belirsizlikler, siyasi dengeleri doğrudan etkiliyor. Bu tablo, Washington’da giderek daha fazla dile getirilen bir gerçeği ortaya koyuyor: Hürmüz’de başlayan ekonomik baskı, sonunda Beyaz Saray’ın siyasi hesaplarını belirleyen ana faktör haline gelmiş durumda.

Çökmemek Zaferdir: İran’ın ‘Hayatta Kalma Doktrini’ Sahada

İran’ın bu süreçte benimsediği stratejik yaklaşım, literatürde “hayatta kalma doktrini” olarak tanımlanıyor ve klasik savaş anlayışından belirgin biçimde ayrışıyor. Bu doktrinde zafer, toprak kazanımı ya da rakibin askeri olarak çökertilmesiyle değil, devletin ve sistemin ayakta kalmayı başarmasıyla ölçülüyor. Tahran’da yayımlanan Stratejik Araştırmalar Merkezi ve Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü raporlarında bu yaklaşım, “devletin sürekliliğini garanti altına alan direnç mimarisi” olarak tanımlanıyor. Bu perspektife göre savaş, kazanılması gereken kısa vadeli bir mücadele değil, yönetilmesi gereken uzun vadeli bir süreç olarak ele alınıyor.

İran’da yayımlanan analizlerde bu doktrinin üç temel ayağı öne çıkıyor. Birincisi “varoluşsal öncelik”; yani devletin bekası tüm politikaların üzerinde konumlandırılıyor ve bu hedef doğrultusunda yüksek maliyetli kararlar dahi meşru kabul ediliyor. İkincisi “taktik esneklik”; değişen sahadaki koşullara hızlı adapte olabilen, merkezi olmayan ve çok katmanlı bir karar alma mekanizması. Üçüncüsü ise “stratejik hafıza”; özellikle İran-Irak Savaşı gibi uzun süreli çatışmalardan çıkarılan derslerin kurumsal bir refleks haline getirilmesi. İran Savunma Politikaları Araştırma Enstitüsü’nün yayımladığı son raporlarda bu üçlü yapı, “asimetrik direnç kapasitesinin omurgası” olarak tanımlanıyor.

Özellikle 1980-1988 İran-Irak Savaşı’ndan çıkarılan dersler, bugünkü stratejinin temelini oluşturuyor. O dönemde İran, askeri olarak üstün bir güce karşı uzun süre dayanarak sistemi ayakta tutmayı başarmış ve bu deneyimi stratejik bir modele dönüştürmüştü. Bugün de benzer bir yaklaşımın devrede olduğu görülüyor. İran’da yayımlanan güncel analizler, “çökmeden ayakta kalmanın” yalnızca savunma refleksi değil, aynı zamanda karşı tarafın stratejik hedeflerini boşa çıkaran aktif bir başarı biçimi olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle Tahran için mesele, savaşın nasıl bittiğinden çok, savaş süresince sistemin nasıl ayakta kaldığıyla ilgili bir başarı tanımına dayanıyor.

Sınır Tanımayan Savaş: İran Stratejisi Bölgesel Krizi Küresel Düzleme Taşıyor

İran’ın mevcut savaş stratejisi yalnızca savunma refleksine dayanmıyor; aksine çatışmanın coğrafyasını bilinçli biçimde genişleterek maliyeti bölgesel ve küresel aktörlere yaymayı hedefleyen çok katmanlı bir yaklaşımı yansıtıyor. Tahran’da yayımlanan güvenlik analizlerinde bu strateji, “savaşın yükünü paylaşma” olarak tanımlanıyor. Bu yaklaşıma göre İran, doğrudan askeri üstünlük kuramadığı alanlarda, çatışmayı yayarak rakiplerinin maliyetini artırmayı amaçlıyor.

Bu kapsamda ABD’nin bölgedeki askeri üsleri hedef alınırken, İsrail’in iç bölgelerine yönelik saldırılar da devam ediyor. İran’da yayımlanan askeri değerlendirmelerde bu tür operasyonlar, “sınırlı ama etkili caydırıcılık” olarak tanımlanıyor. Amaç, topyekûn bir savaş başlatmak değil; aksine rakip tarafın güvenlik algısını sürekli baskı altında tutarak karar alma süreçlerini zorlaştırmak. Bu durum, savaşın psikolojik ve stratejik boyutunu da derinleştiriyor.

Enerji hatları, deniz ticaret yolları ve lojistik koridorlar üzerindeki risklerin artması ise çatışmanın küresel etkisini daha görünür hale getiriyor. İranlı stratejistlere göre bu, savaşın en kritik aşamalarından biri. Çünkü bu noktadan sonra savaş, yalnızca İran ile ABD-İsrail ekseni arasında değil, küresel ekonomi ve uluslararası sistem üzerinde etkiler üreten bir krize dönüşüyor. Bu tablo, çatışmanın artık kontrol edilebilir bir sınırın dışına taşma potansiyelini de beraberinde getiriyor.

Zafer Söylemi, Stratejik Sıkışma: Washington’ın Gerçekle Yüzleşmesi

Trump yönetimi her ne kadar savaşta üstünlük sağlandığını ve İran’ın zayıflatıldığını savunsa da sahadaki gerçeklik daha karmaşık ve çok katmanlı bir tabloya işaret ediyor. İran’ın çökmediği, aksine uyum sağlayarak direncini artırdığı bir denklemde, “zafer” söylemi giderek daha fazla sorgulanır hale geliyor. İran’da yayımlanan analizlerde bu durum, “rakibin hedefini boşa çıkarma başarısı” olarak tanımlanıyor.

Ortaya çıkan tablo, klasik anlamda bir askeri zafer hikâyesinden ziyade, giderek derinleşen bir stratejik çıkmaza işaret ediyor. Washington’ın başlangıçta öngördüğü hızlı sonuç alma stratejisi yerini, maliyetleri artan ve kontrol edilmesi zor bir sürece bırakmış durumda. Bu süreçte atılan her adım, yalnızca sahadaki dengeleri değil, aynı zamanda ABD iç siyasetindeki kırılganlıkları da doğrudan etkiliyor.

Ancak tüm bu gelişmelerin ötesinde, asıl kritik soru hâlâ yanıt bekliyor: İran bu savaştan yalnızca ayakta kalarak mı çıkacak, yoksa bu direnci yeni bir siyasal ve kurumsal modele dönüştürebilecek mi? Tahran’daki bazı stratejik raporlar, bu sürecin İran için yalnızca bir savunma mücadelesi değil, aynı zamanda sistemin yeniden tanımlanması açısından bir fırsat sunduğunu öne sürüyor. Bu sorunun cevabı ise yalnızca İran’ın değil, tüm Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek nitelikte.

Gelişmeleri kaçırmamak için Ankara24.com'dan en güncel haberleri takip edin.
seeGörüntülenme:89
embedKaynak:https://www.haberturk.com
archiveBu haber kaynaktan arşivlenmiştir 01 Nisan 2026 14:57 kaynağından arşivlendi
0 Yorum
Giriş yapın, yorum yapmak için...
Yayına ilk cevap veren siz olun...
topEn çok okunanlar
Şu anda en çok tartışılan olaylar

Hakan Çalhanoğlu: Kalbini daha çok ortaya koyan kazanacak

31 Mart 2026 02:09see218

İran dan Trump a Cehennem li Hark Adası yanıtı

31 Mart 2026 02:11see193

Hava üssünü vurmuşlardı! İran dan Suudi Arabistan açıklaması: Kardeş bir ülke olarak görüyoruz

31 Mart 2026 02:07see189

Hakan Çalhanoğlu: Kışkırtmaya çalışanlar oluyor

31 Mart 2026 02:10see184

Uşak Belediyesi ne yönelik rüşvet soruşturması: Başkan dahil 9 şüpheli tutuklandı

31 Mart 2026 02:09see184

İran ABD tehdidini umursamadı Hürmüz için düğmeye bastı

31 Mart 2026 02:10see183

AK Partili Kaya: CHP zihniyeti darbe konusunda en son konuşacak zihniyettir

31 Mart 2026 02:08see178

ABD den İran için Tarihi bir fırsat açıklaması! Bize iletilenlerden çok daha farklı

31 Mart 2026 02:07see178

Aşırı sağcı bakan şampanyayla kutladı: İsrail Meclisi Filistinli esirlere idam düzenlemesini onayladı

31 Mart 2026 02:10see177

Beykoz da yağış etkili oldu; sürücüler ilerlemekte güçlük çekti, tekneler sürüklendi

31 Mart 2026 02:09see176

Su baskınında mahsur kaldılar: İki köpeğin botla kurtarılma anı kamerada

31 Mart 2026 02:10see174

TIR’ın otomobile çarpıp sürüklediği kaza kamerada: 1 ölü, 2 yaralı

31 Mart 2026 02:09see174

Trump piyasaları ikna edemedi: Karışık seyretti

31 Mart 2026 02:11see163

‘Ani kalp durmalarında doğru yöntem ve erken müdahale hayat kurtarıyor’

30 Mart 2026 15:26see162

Mehmet Şimşek bu yetkiyi neden istiyor Ekonomi Haberleri

31 Mart 2026 04:48see160

Rüşvet, irtikap ve ihaleye fesattan cezaevinde Yerel Gündem Haberleri

31 Mart 2026 04:48see160

Öksürüğün kaynağı alerjik reaksiyon Sağlık Haberleri

31 Mart 2026 04:47see159

VakıfBank deplasmanda set vermeden kazandı Voleybol Haberleri Spor

31 Mart 2026 02:09see159

Bu akşam mesele futbol değil, RUH!” Sözcü Gazetesi

31 Mart 2026 05:56see159

ERÜ de 20. TÜBİTAK Ortaokul Öğrencileri Araştırma Projeleri Kayseri Bölge Yarışması Sergisi açıldı Kayseri Haberleri

30 Mart 2026 17:48see158
newsSon haberler
Günün en taze ve güncel olayları