Yeşilay Başkanı Doç. Dr. Mehmet Dinç .tr ye açıkladı! Çocukları dijital sarmaldan kurtaracak altın kural
Ankara24.com, Sabah kaynağından alınan bilgilere dayanarak haber veriyor.
Bu bağımlılık sarmalında ebeveynlerin en sık düştüğü hatanın ekranı çocukları susturan bir "duygu düzenleyici" olarak kullanmak olduğunun altını çizen Dinç, asıl mücadelenin cihazı çocuğun elinden almakla bitmediğini vurguluyor. Telefon ortadan kalktığında geriye kalan o tehlikeli boşluğun gerçek yaşam deneyimleri, yaşa uygun sorumluluklar ve aile içi ilişkilerle doldurulması gerektiğini ifade eden uzman isim, sağlıklı bir ekran-yaşam dengesi kurabilmek için topluma düşen hayati görevleri tüm detaylarıyla anlattı.
1. Akıllı telefonlar ve sosyal medya, çocuk ile ergenlerin ruh sağlığını tam olarak hangi kanallardan ve nasıl dönüştürdü?
Baştan şunu söyleyeyim: Mesele teknolojinin kendisi değil. Teknoloji, doğru kullanıldığında çok kıymetli bir araç. Bizim sorduğumuz soru şu: Çocuk teknolojiyle mi büyüyor, yoksa hayatı teknoloji üzerinden mi yaşamaya başlıyor?
Dönüşüm birkaç kanaldan işliyor. Birincisi zamandır. Ekranda geçen her saat, aslında başka bir şeyden çalınan saattir: Uykudan, oyundan, hareketten, arkadaşlıktan, aile sohbetinden. Oysa çocukluk; koşarak, düşüp kalkarak, dokunarak ve gerçek ilişkiler kurarak öğrenilen bir dönemdir. Ekranda göz var, kulak var ama dokunmak, koklamak, tatmak yok. Beş duyunun eksildiği bir öğrenme, çocuğu eksik besler.
İkincisi ödül sistemidir. Kısa videolar ve bildirimler beynin hızlı ödül beklentisini sürekli uyarıyor; dikkat süresi kısalıyor, bekleyebilme kapasitesi zayıflıyor. Üçüncüsü karşılaştırmadır. Sosyal medya çocuğa sürekli "başkalarının en iyi hâli"nden oluşan bir akış sunuyor; kendini bu akışla kıyaslayan çocuğun kendilik değeri sarsılıyor. Dördüncüsü ise erken maruziyettir: Çocuklar, çocukluklarını yaşamadan yetişkinlerin dünyasına giriyor.
Rakamlar da bu tabloyu destekliyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 10-19 yaş grubundaki her 7 çocuktan biri, yani yaklaşık yüzde 14'ü bir ruh sağlığı sorunu yaşıyor. 2024'te yayımlanan ve yaklaşık 1,1 milyon çocuk ve ergeni kapsayan bir meta-analiz de problemli sosyal medya kullanımının depresyon, kaygı, yalnızlık hissi ve yaşam doyumunda azalmayla ilişkili olduğunu gösteriyor.
Elbette bu tabloyu yalnızca teknolojiyle açıklamak doğru olmaz; çocuk ruh sağlığını aileden okula, akran ilişkilerinden genetiğe kadar pek çok unsur etkiler. Ancak artık şunu net biçimde söyleyebiliriz: Dijital ekosistem, doğrudan bir sağlık belirleyeni hâline gelmiştir. Meseleye bu ciddiyetle bakmak zorundayız.
2. Son yıllarda çocuk psikolojisindeki bozulmanın arttığı iddiasının arkasındaki temel sebep nedir? Dijitalleşmenin bununla bir ilişkisi var mıdır?
Ben çocukların psikolojik olarak zorlanmasını tek bir sebebe bağlamıyorum. Ancak sorduğumuz soruyu değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Biz genelde "Çocuğun neyi var?" diye soruyoruz. Oysa asıl sorulması gereken şu: Çocuğun hayatında ne eksildi?
Cevap çoğu zaman benzer: Nitelikli zaman eksildi. Oyun eksildi. Hareket eksildi. Doğayla temas eksildi. Sorumluluk eksildi. Akran ilişkisi eksildi. Çocukların imkânları artarken yalnızlıkları da arttı.
Dijitalleşmenin bu tabloyla elbette ilişkisi var ama teknolojiyi tek başına suçlamak kolaycılık olur. Asıl sorun, ekranın bir araç olmaktan çıkıp hayatın yerine geçmesidir.
Ben bunu şöyle özetliyorum: Boşluğa bağımlılık girer.
Bir çocuğun hayatında anlamlı ilişkiler ve anlamlı işler varsa, ekran o hayatta bir yer tutar ama merkezi ele geçiremez. Boşluk büyüdükçe ekran o boşluğu doldurur; bir süre sonra da doldurduğu yeri kendine mal eder. Bu yüzden çözüm yalnızca telefonu elinden almak değildir. Telefonu aldığınızda geriye kalan boşluğu neyle dolduracağınız asıl meseledir.
3. Ailelerin çocuklarına erken yaşta dijital cihaz verirken doğru sandığı ama en çok düştüğü yanlışlar nelerdir?
En yaygın yanlışlardan biri, ekranı çocuğu susturan bir yardımcı gibi kullanmak. Her anne baba zaman zaman zorlanır, bunu anlıyorum. Ama çocuk her sıkıldığında, üzüldüğünde ya da ağladığında karşısına ekran çıkıyorsa, o çocuk kendi duygusuyla baş etmeyi öğrenemez. Ekran orada bir oyuncak olmaktan çıkar, bir duygu düzenleyiciye dönüşür. Asıl risk budur.
İkinci yanılgı, meseleyi tamamen süreye indirgemek. "Kaç saat kullandı?" önemli bir sorudur ama tek başına yeterli değildir. Ailelere şunu sormalarını öneriyorum: Ekran, çocuğumun uykusunu, arkadaşlıklarını, sorumluluklarını ve neşesini nasıl etkiliyor?
Üçüncüsü, sınırı bir ceza-ödül sistemine dönüştürmek. "Uslu durursan yarım saat tablet" cümlesi, ekranı çocuğun gözünde bir mükâfata çevirir; farkında olmadan onun değerini siz artırmış olursunuz. Sınır konulmalı ama pazarlık konusu olarak değil, hayatın doğal bir kuralı olarak konulmalıdır.
Bir diğer hata da içeriği ve yalnızlığı gözden kaçırmak. Çocuğun izlediği içeriğin yaşına uygun olması, oyunların pedagojik ilkeler gözetilerek hazırlanmış olması ve çocuğun mümkün olduğunca ekran karşısında yalnız bırakılmaması gerekir.
Ama belki de en önemlisi şu: Çocuklar söyleneni değil, gördüğünü öğrenir. Yemek masasında telefonuna bakan bir ebeveynin, çocuğundan ekran sınırına uymasını beklemesi çok gerçekçi olmaz. Sağlıklı dijital alışkanlıklar önce evde, önce bizde başlar.
4. Bir çocuğun dijital mecralara karşı geliştirdiği bağlılığın basit bir alışkanlık mı yoksa klinik bir bağımlılık mı olduğunu ebeveynler nasıl anlayabilir?
Her yoğun kullanım bağımlılık değildir. Bugün çocuklar dersini de ekrandan takip ediyor, arkadaşıyla da orada konuşuyor. Bu nedenle yalnızca süreye bakarak karar vermek doğru olmaz.
Ölçüt şudur: Teknoloji, çocuğun hayatındaki işlevselliği bozmaya başladı mı?
Şu işaretler varsa dikkatli olmak gerekir: Çocuk süreyi kontrol edemiyor, bırakmak istediği hâlde bırakamıyorsa; cihaz elinden alındığında yoğun öfke, huzursuzluk ya da kaygı yaşıyorsa; uykusu, okul başarısı ve günlük sorumlulukları aksıyorsa; arkadaşlarından ve ailesinden uzaklaşıyorsa; ekran, gerçek hayattaki sıkıntılardan kaçmanın temel yolu hâline geldiyse.
Bir de şu var: Bıraktıktan sonraki boşluk. Geçenlerde bir kardeşimiz "Siz telefonu bıraktığınızda ne yapıyorsunuz? Ben tekrar alıyorum" diye yazmıştı. İşte o boşluk çok tehlikeli bir şeydir. Çocuk ekrandan uzaklaştığında geriye doldurabileceği bir hayat kalmıyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Aileler bu değişimi çoğu zaman herkesten önce fark eder. İçinizden "Çocuğum eskisi gibi değil" diye geçiyorsa, bunu önemseyin ve profesyonel bir değerlendirmeden çekinmeyin. Erken fark etmek, en güçlü müdahaledir.
5. Sağlıklı bir ekran-yaşam dengesi kurmak için ebeveynlere ve topluma düşen temel sorumluluklar nelerdir?
Öncelikle şunu söyleyeyim: Bu yükü yalnızca ebeveynlerin omzuna bırakamayız.
Bir ailenin, dünyanın en büyük dikkat ekonomisiyle akşam yemeği masasında tek başına mücadele etmesini beklemek insaflı değildir. Çocukların korunması; devletin, kurumların, okulların, platformların ve teknoloji şirketlerinin birlikte üstlenmesi gereken toplumsal bir sorumluluktur.
Burada bir ayrımın altını çizmek isterim: Kimyasal bağımlılıklarda arzla mücadele daha çok netice verir; davranışsal bağımlılıklarda ise belirleyici olan taleple mücadeledir. Yani ekranı hayattan çıkarmaya değil, hayatı ekrandan daha çekici hâle getirmeye odaklanmak zorundayız.
Yasal tarafta ülkemiz kıymetli bir adım attı. 15 yaşını doldurmamış çocuklara sosyal medya hizmeti sunulmamasını, platformlara yaş doğrulama ve ebeveyn kontrol araçları zorunluluğu getirilmesini, oyun platformlarının yaşa göre derecelendirilmesini öngören düzenleme yasalaştı ve kasım ayında yürürlüğe giriyor.
Yeşilay olarak uzun süredir bu yönde çağrıda bulunuyorduk. Ancak açıkça söyleyeyim: Hiçbir yasa, evdeki ilişkinin yerini tutmaz. Yasa zemini düzeltir; hayatı aile kurar.
Ebeveynlere önerim, kuralları çocukla birlikte belirlemeleri ve o kuralların evdeki herkes için geçerli olmasıdır. "Saat Dokuz Ekranda Yokuz" çağrımız tam olarak bunun içindir: Akşam 21.00-21.30 arasında bütün ailenin ekranları bırakıp birbirine dönmesi. Yarım saat kısa görünebilir ama o yarım saat, bir ailenin birbirini yeniden hatırlaması için yeterlidir.
Yeşilay olarak; Türkiye Bağımlılıkla Mücadele Eğitim Programımız, Okulda Bağımlılığa Müdahale Programımız ve Yaşam Becerileri Eğitim Programımızla 10 milyondan fazla çocuğa ve 3 milyona yakın yetişkine ulaştık. Sadece eğitim de vermiyor, alternatif üretiyoruz: Spor kulübümüz, münazara yarışmamız, Sağlıklı Nesil Sağlıklı Gelecek yetenek yarışmamız bunun için var. Çünkü çocuğa "yapma" demek yetmez; "bunu yap" diyebilmek gerekir.
6. Dijitalleşme yüzünden zayıflayan problem çözme ve günlük yaşam becerilerini çocuklara yeniden kazandırmak mümkün mü?
Kesinlikle mümkün; hem de düşündüğümüzden daha hızlı.
Çocuklarımızın en büyük gücü, öğrenmeye ve değişime açık olmalarıdır. Beyin, yeni deneyimlerle gelişir; kaybedilen beceri, doğru ortamda yeniden kazanılır.
Bunun yolu büyük projelerden geçmiyor. Yaşına uygun sorumluluklar vermek, ev işlerine ortak etmek, birlikte yemek yapmak, bozulan bir şeyi tamir etmek, bir işi başından sonuna kadar kendisinin bitirmesine izin vermek... Sorumluluk almayan çocuk, karar vermeyi de öğrenemiyor.
Ben bunu sık sık şöyle ifade ediyorum: Sorumlu olmayan insan, sorunlu olur. Bir insanı yetişkin yapan şey yaşı değil, sorumluluk alabilmesidir.
Sabır isteyen uğraşlar da çok kıymetli: Spor, sanat, müzik, bahçe, kitap. Bunlar çocuğa hızlı ödülün dışında bir tatmin biçimi olduğunu öğretir. Dijital bağımlılıkla mücadelenin en etkili yöntemi de zaten budur: Ekranı hayatın merkezinden çıkarıp yerine gerçek yaşam deneyimlerini koyabilmek.
Zorlanan ailelerin yalnız kalmasını istemiyoruz. Yeşilay Danışmanlık Merkezlerimiz (YEDAM) 81 ilimizde 105 noktada, ücretsiz ve gizlilik esasıyla vatandaşlarımızın yanında. 115'i arayan herkes randevu alabilir. Bugüne kadar 1 milyon 700 binin üzerinde çağrı aldık; bu hattımız yalnızca dijital bağımlılık için değil, alkol, tütün, madde ve kumar bağımlılıklarıyla mücadelenin de merkezidir.
Son olarak şunu söylemek isterim: Büyüklerimizin çok güzel bir sözü var. "İki şehir vardır; biri içinde yaşadığımız şehir, diğeri içimizde yaşayan şehir." Nasıl bir şehir surlarla korunuyorsa, insanın içindeki şehir de korunmak ister. Çocuklarımıza kazandırmamız gereken en temel beceri de budur: Her şeyi görmek, her şeyi duymak, her şeyi almak zorunda değiliz.
Haber Girişi Duygu Aksoy - Editör
Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin
Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:84
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 02 Ağustos 2026 08:12 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















