Seçimli otoriterliğe uygun adım!
Ankara24.com, T24 kaynağından alınan verilere dayanarak açıklama yapıyor.
Önder İnce*
Türkiye’de seçimler hiçbir zaman tam anlamıyla eşit koşullarda yapılmadı. İktidarlar her dönemde Devlet imkanlarına imtiyazlı erişimin avantajını kullandı. Güvenlik bürokrasisi, kamu kaynakları, medya erişimi, finansal olanaklar… Muhalefet hiçbir zaman düz bir zeminde koşmadı.
Ama bütün bu eşitsizliğe rağmen bir şey vardı: yarış.
İktidar güçlüydü ama yenilebilirdi. Sandığın anlamı vardı. Seçim gecesi sonucu gerçekten merak edilirdi. Çünkü ihtimal vardı.
Bugün ise tartışmamız gereken mesele eşitsizliğin boyutu değil, yarışın kendisinin sürüp sürmediğidir.
Siyaset bilimi literatürü, seçimlerin varlığının tek başına demokrasiyi garanti etmediğini söyler. Steven Levitsky ve Lucan Way’in kavramsallaştırdığı “rekabetçi otoriterlik”, seçimlerin yapıldığı ancak eşitsizliğin demokratik zemine hasar verdiği rejimleri tarif eder. Muhalefet vardır ama baskı altındadır. Medya vardır ama çoğul değildir. Hukuk vardır ama tarafsız değildir. Yarış sürer gibi görünür; fakat saha eğimlidir.
Bir adım ötesi ise “seçimli otoriterliktir. Bu modelde sandık kurulur, oy verilir, sonuç ilan edilir. Ancak siyasal alan öylesine daraltılmıştır ki, iktidarın değişmesi fiilen imkânsızlaşır. Seçim, değişim aracı olmaktan çıkar; iktidar ve iktidarı koruyan rejim için meşruiyet üretme aracına dönüşür.
Türkiye’nin son yıllardaki tablosu bu kavramlar olmadan anlaşılamaz.
Selahattin Demirtaş yıllardır cezaevinde. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen özgürlüğünden mahrum bırakılması yalnızca bireysel bir hukuki dosya/mesele değildir; milyonlarca seçmenin temsil hakkının askıya alınmasıdır. Ekrem İmamoğlu hakkında verilen yargı kararları ve süren davalar da benzer biçimde siyasal alanı daraltan bir işlev görüyor. Demokratik normlar içerisinde güçlü ve seçmen karşılığı olan aktörlerin yargı süreçleriyle kuşatılması, rekabetin sandıktan mahkeme salonuna kaydırıldığını gösteriyor.
Demokrasilerde siyaset sandıkta tasfiye edilir. Rakipler mahkeme kararlarıyla değil, oyla yenilir. Eğer yargı, rekabetin sınırlarını belirleyen bir araca dönüşüyorsa; orada demokrasinin niteliği tartışmalı hâle gelir.
Bir başka gösterge ise zihinsel eşiğin değişimidir. İktidarın geleceğinin aile içi bir devir ihtimali üzerinden konuşulabilmesi; Bilal Erdoğan’ın babasının yerine geçeceğine dair senaryoların sıradan bir olasılık gibi tartışılması ve bunun geniş bir toplumsal itiraz üretmemesi, siyasal kültürdeki dönüşümü gösteriyor. Demokratik sistemlerde iktidar soy bağıyla değil, siyasal rekabetle el değiştirir. Hanedanlaşma ihtimali “makul” görünmeye başlıyorsa, sistemin ruhu aşınmış demektir.
Bu tablo dünyada da örneksiz değildir.
Macaristan’da Viktor Orbán, seçimleri kaybetmeden ama seçim sistemini ve medya düzenini adım adım değiştirerek gücünü kalıcılaştırdı. Rusya’da seçimler yapılmaya devam ediyor; fakat güçlü rakipler ya yasaklı ya da sistem dışına itilmiş durumda. Bu ülkelerde “sözde” muhalefet var, sandık var; ancak kurumsal denge mekanizmaları öylesine zayıflatıldı ki seçimler iktidarı değiştiren değil, onaylayan bir işlev görüyor. Söz konusu yerlerde otoriterleşme bir gecede olmadı. Seçimler kaldırılarak da olmadı. Tam tersine, seçimler korunarak ama içi boşaltılarak gerçekleşti.
Türkiye’nin bu örneklerle birebir aynı olduğu iddiası kolaycılık olur. Ancak benzer eğilimleri görmezden gelmek de sorumsuzluk olur. Devlet ile parti arasındaki mesafenin kalmaması, yargının siyasal alanı şekillendiren bir aktöre dönüşmesi, medya tekelleşmesi ve güçlü rakiplerin yarış dışına itilmesi; literatürde tanımlanmış bir rejim dönüşümünün işaretleridir.
Bütün bunlara rağmen toplumun önemli bir kesiminde şu inanç sürüyor:
“Demokrasi var, seçim olacak, sandıkta değiştiririz.”
Bu inanç değerlidir. Ama seçim ile demokrasiyi eşitlemek tehlikelidir.
Seçim yapmak demokrasi değildir.
Demokrasi, seçimlerin adil olmasıdır.
Demokrasi, adayların özgürce yarışabilmesidir.
Fikirlerin de özgürce dolaşabilmesidir.
Demokrasi, hukukun iktidara karşı bağımsız durabilmesidir.
Ve en önemlisi, demokrasi iktidarın gerçekten değişebilir olmasıdır.
Asıl tehlike normalleşmedir.
Otoriterleşme bağırarak değil, alıştırarak ilerler. Önce istisnalar olur. Sonra kurala dönüşür. Ardından savunulur. En sonunda sorgulanmaz hâle gelir.
Türkiye bugün bir eşikte duruyor. Bu bir parti meselesi değil; rejimin karakter meselesidir. Mesele yalnızca bir seçimi kazanmak değil, seçimlerin anlamını korumaktır.
Sandık elbette önemlidir. Ama sandığın anlamını koruyacak demokratik zemini savunmadan yalnızca sandığa güvenmek, seçimi demokrasi sanmaktır.
Uyarı nettir: Yarış ortadan kalkarsa demokrasi de ortadan kalkar.
Farkındalık şarttır: Seçim yapmak, demokratik olmak anlamına gelmez.
Görev açıktır: Hukuku savunmak, siyasal yasaklara itiraz etmek, yargının siyaseti dizayn etmesine karşı çıkmak ve devlet ile parti arasındaki mesafeyi yeniden talep etmek.
Demokrasi kendiliğinden ayakta kalmaz.
Demokrasi, onu savunanlar kadar güçlüdür.
Bugün soru şudur:
Türkiye’de rekabetçi bir demokrasiyi talep edecek miyiz?
Yoksa seçimli bir otoriterliğe doğru uygun adım ilerleyecek miyiz?
Cevap, tek başına sandığın kurulmasında değil; demokratik, adil bir yarışın gerçekten var olup olmamasında saklıdır.
Seçimle gelenin seçimle gidebilmesidir.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:103
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 12 Şubat 2026 16:32 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















