Sanat: Hayal ve tabirin ufku Ömer Lekesiz
Yenisafak sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com haber yayımlıyor.
Önceki yazımızda İslam mimarisinde ışığın, yalnız mekânı aydınlatan fizikî unsur olmadığını; görünürlüğü kuran esas ilke olduğunu söylemiş; kubbelerin, revakların, mukarnasların, kafeslerin… ve pencerelerin ışığı sadece içeri almak için değil, onu terbiye ederek yaymak üzere düzenlendiklerini ve böylece ilgili mekanda ışığın doğrudan saldırmadığını; süzüldüğünü, yumuşadığını, çoğalarak dağıldığını ve böylece bakışın zorlanılmayıp, serbestçe yönlendirildiğini söylemiştik.
İmam Gazzâlî ile birlikte bu mesele daha da derinleşir. O, dış gözün sınırlı olduğunu, asıl görmenin akıl ve kalp gözüyle tamamlandığını söyler. Dış göz yalnız suretleri görür; hakikatleri değil. İç göz ise eşyanın manasına, hikmetine ve bâtınına açılır. Bu durumda sanatın görevi de yalnız görünen biçimleri çoğaltmak değildir; görünenden görünmeyene geçiş için bir eşik kurmaktır.
İslam sanatında soyutlama eğiliminin temelinde de bu anlayış vardır. Çünkü amaç nesneyi mutlaklaştırmak değil, onu işaret hâline getirmektir. Bir mihrap yalnız mimari unsur değildir; yöneliştir. Kubbe yalnız örtü değildir; semayı hatırlatan bir merkezdir. Geometrik tekrar yalnız süs değildir; sonsuzluk fikrinin ritmik görünüşüdür. Hüsnihat ise yazıyı yalnız okunur kılmaz; manayı görünür hâle getirir.
Bu yüzden İslam sanatında “boşluk” bile anlam taşır. Batı resmindeki gibi her yüzeyi doldurma arzusu yerine, bakışın nefes alacağı açıklıklar bırakılır. Çünkü burada sanat, gözü nesneye hapsetmek değil, nesneden geçirerek manaya ulaştırmak ister.
Maktul Sühreverdî ile birlikte sanatın bu yönü daha da nuranî bir boyut kazanır. Ona göre görme, gözden çıkan ışınlarla değil, nefsin işrâkî yönelişiyle gerçekleşir. İnsan, gördüğü şeyi yalnız dışarıda bulmaz; ona nuranî bir huzur içinde yönelir. Böylece görme, sadece fiziksel temas değil, varlığın açıklığına katılma biçimi olur.
Bu düşünce İslam sanatındaki “iç aydınlık” hissini açıklar. Bir camiye girildiğinde görülen şey yalnız taş, çini, yazı ve ışık değildir. Mekânın bütünü, insanı başka bir idrak düzlemine taşımaya çalışır. Sessizlik, ritim, tekrar, oran ve ışık… birlikte çalışarak bakışı sakinleştirir. Görme nesneler arasında dağılmaz; merkezileşir. İslam sanatının tefekküre açık yapısı biraz da bundan kaynaklanır.
İbn Arabî’de ise sanat, artık doğrudan hayal ve tabirle ilişkilidir. Ona göre dünya bütünüyle manaların sûretler hâlinde görünmesidir. Görünen her şey, daha derin bir hakikatin işaretidir. Bu nedenle hakiki görme, yalnız bakmak değil; görünen suretin neye delalet ettiğini kavramaktır.
Bu görüşte sanatçı, sıradan bir tasvirci olmaktan çıkar. O, görünen sureti tabir eden kişiye dönüşür. Çünkü sûretler kendi başına kapalı değildir; anlam taşırlar. Minyatürde perspektifin kırılması, mekânın tek merkezli kurulmaması, figürlerin sembolik düzen içinde yer alması… hep bu anlayışın sonucudur. Amaç dış dünyayı birebir taklit etmek değil, onun arkasındaki manayı görünür kılmaktır.
Bu nedenle İslam sanatında hayal, yanılsama değil; hakikate açılan ara âlemdir. Rüya nasıl tabire muhtaçsa, sanat eseri de idrake muhtaçtır. Görünen şey, son anlam değildir.
Takiyüddin er-Râsıd ile birlikte dikkat çekici biçimde yeniden optiğe dönülür. Ancak bu dönüş, başlangıçtaki fizikî optiğin tekrarı değildir. Çünkü artık ışık yalnız fiziksel yayılım değil, estetik bir hadise olarak da düşünülür. Renklerin ışıkla değişmesi, saydam yüzeylerde taşınması, yansıma ve kırılmayla dönüşmesi, görmenin şartları kadar estetik sonuçlarıyla da ele alınır.
Bu yaklaşım, İslam sanatında rengin ve ışığın neden bağımsız birer “varlık dili” hâline geldiğini açıklar. Çinide ışığın renk içinde dolaşması, vitrayda rengin saydamlıkla birleşmesi, tezhipte altının ışığı tutması, mermerin ışığı serinletmesi, hep bu optik-idrak ilişkisinin sanat alanındaki karşılıklarıdır.
Dolayısıyla İslam sanat anlayışında görmek, yalnız nesnenin algısı değildir. Görmek; ışığın görünürü açması, aklın onu tartması, kalbin onu derinleştirmesi ve basiretin onu manaya bağlamasıdır. Sanat ise bütün bu katmanlar arasında aracılık eden bir terbiyedir.
Bu yüzden İslam sanatında güzellik bağımsız bir estetik haz değildir. Güzellik, hakikatin görünürdeki letafetidir. Işık, yalnız fiziksel aydınlık değil; idrakin sembolüdür. Görme ise yalnız retinal faaliyet değil; insanın aşağıdan yukarıya, suretten manaya doğru yürüyüşüdür.
Sonuçta İslam sanat anlayışı, bakışı nesnede durdurmaz. Nesneyi geçirgen hâle getirir. Çünkü görünen, kendinden ibaret değildir. Sanatın görevi de tam burada başlar: Gözün gördüğünü kalbin idrakine dönüştürmek.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:79
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 23 Mayıs 2026 04:04 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















