Osmanlı’nın iktisadî aklı kapitalizme geçit vermedi Gündem Haberleri
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan verilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Osmanlı Devleti’nin geniş bir coğrafyada altı asır süren hâkimiyetini açıklarken sadece askeri kabiliyetle yahut hanedanın idare kudretiyle yetinmek eksik bir izah olacaktır. Bu uzun hâkimiyetin arkasında devletin iktisadi ve toplumsal hayatta kurduğu ince düşünülmüş bir sistem bulunmaktadır. Osmanlı idaresi pek çok alanda olduğu gibi ekonomiyi de kendi haline bırakılacak bir alan olarak görmemiştir. Liberal kapitalizmin benimsediği “bırakınız yapsınlar” anlayışının aksine Osmanlı’da piyasa, devletin denetimi ve müdahalesi altında cereyan eden bir sahadır.
Üretimden tüketime, hammaddenin temininden fiyatların belirlenmesine kadar ekonomik hayatın hemen her aşaması devlet tarafından yakından izlenmekteydi. Devlet, özellikle tüccar ve esnafın elde edebileceği kâr oranlarına ciddi sınırlar koymuştu. İmalat gerektirmeyen işlerde kâr oranı yüzde 10’la, imalat gerektiren işlerde ise yüzde 20’yle sınırlandırılmıştı. “Narh” adı verilen bu uygulamadaki asıl hedef, büyük sermaye birikimlerinin önüne geçmek, keskin sınıfsal ayrışmaları engellemek ve toplumsal düzeni korumaktı. Başka bir ifadeyle bu, Osmanlı’nın “nizam-ı âlem” idealini sürdürmek için geliştirdiği bilinçli bir “ahlaki ekonomi” anlayışının parçasıydı. İktisat, adalet ve toplumsal dengenin gözetilmesi gerektiği bir zemindi. Gelin bu yazıda Osmanlı’daki ekonomik düzeni belirleyen zihniyet ve onun neticelerine daha yakından bakalım.
Osmanlı malî yapısının üç sacayağı
Osmanlı’nın kârı sınırlandırmasını anlayabilmek için önce klasik dönemin ekonomik zihniyetini kavramak gereklidir. Zira söz konusu teamül köklü bir dünya görüşünün ürünü olarak ortaya çıkmış ve uygulanagelmiştir. Osmanlı mali yapısı üç temel ilkeye dayanmaktaydı. Merhum Mehmet Genç’in formüle ettiği şekliyle bunlar; “İaşecilik”, “Fiskalizm” ve “Gelenekçilik”ti.
İaşecilik (provizyonizm), en basit haliyle “Önce tebaa ve ordunun karnı doysun” anlayışına dayanıyordu. Yani devlet için en hayati mesele, piyasada mal kıtlığı yaşanmamasıydı. Bu yüzden temel ihtiyaç maddelerinin bol, kaliteli ve mümkün olduğunca ucuz olması her şeyin önüne geçmekteydi. Ekonomik faaliyetlerin başarısı tüccarın ne kadar kazandığıyla değil halkın ve ordunun ihtiyaçlarının ne ölçüde karşılandığıyla ölçülürdü. Fiskalizm ise devletin mali refleksini ifade ediyordu. Bu anlayışta “hazine güçlü olmalı” şiarıyla hareket edilirdi. Ekonomik hayat doğal olarak devletin bir gelir kaynağıydı. Vergiler, resimler ve çeşitli mali düzenlemelerle devlet gelirleri mümkün olan en yüksek seviyede tutulmaya çalışılırdı. Ancak bu gelir arayışı, toplumsal dengeyi bozacak bir serbestlik anlamına gelmez, yani denetim her zaman sürerdi. Gelenekçilik ise değişime karşı ihtiyatlı duruşu anlatmaktaydı. Bu düşünce kalıbına göre asırlardır işleyen kadim düzenin korunması esas alınırdı. Devlet, dengeleri sarsacak ani ve köklü değişimlere mesafeli yaklaşırdı. Çünkü Osmanlı zihniyetinde istikrar, yenilikten daha değerliydi.
İşte yüzde 10-20 kâr kuralı tam bu üç anlayışın kesiştiği yerde ortaya çıkar. İaşecilik gereği fiyatların makul seviyede kalması zorunludur. Eğer tüccar ve esnaf kâr oranlarını serbestçe belirleyebilseydi, özellikle kıtlık ve savaş dönemlerinde fiyatlar hızla yükselebilir, bu da halk arasında huzursuzluğa yol açabilirdi. Böyle bir dalgalanma geleneksel düzeni sarsma riskiyle maluldü. Bu yüzden devlet, ekonominin en güçlü aktörü olarak toprak, emek ve sermaye üzerinde sıkı bir denetim kurarken piyasanın tamamen kendi kurallarıyla işlemesine izin vermemişti.
Kâr marjı sınırlamaları
Osmanlı’da devletin piyasaya yakından müdahil olduğunu gösteren en açık uygulama, kâr oranlarına getirilen yasal sınırdı. On altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar geçerli olan bu sistemde, esnaf ve tüccarın elde edebileceği kâr, yaptıkları işin niteliğine göre belirlenmişti. Genel kural şuydu; bir malı alıp aynen satan, yani imalat yapmayan perakende ve toptan ticarette kâr oranı en fazla yüzde 10 olabilirdi. Buna karşılık bir hammaddenin işlenerek yeni bir ürüne dönüştürüldüğü, emek ve ustalık gerektiren üretim işlerinde bu oran en fazla yüzde 20’ye kadar çıkabilirdi.
Bu rakamlar elbette gelişigüzel belirlenmiş değildi. İmalat yapan zanaatkârın emeği ve mahareti, yüzde 20’lik sınırda karşılık buluyordu. Ancak bu sınırın aşılması “fahiş fiyat” ve “vurgunculuk” olarak görülüyordu. Böyle bir durumda devreye kadı ve muhtesip girer, “ihtisap” kuralları çerçevesinde denetim yapar ve gerekli cezayı uygulardı.
Sistemin işleyişi ise şu şekildeydi: Önce bir malın üretim maliyeti hesaplanır, ardından izin verilen makul kâr oranı eklenir ve ortaya çıkan fiyat “narh” adıyla sabitlenirdi. Esnaf, lonca teşkilatının ve devletin onayı olmadan bu fiyatın üzerine çıkamazdı. Böylece piyasa, serbest rekabetten çok, denetimli ve sınırları çizilmiş bir düzen içinde işlerdi.
Osmanlı ticaretinin sokaktaki görünümleri.
Sermaye birikiminin engellenmesi ve toplumsal denge
Osmanlı’nın kâr oranlarını bu kadar sıkı denetlemesinin nedeni sadece halkın alım gücünü korumak değildi. Daha derinde yatan asıl kaygı, kontrolsüz bir zenginleşmenin önüne geçmekti. Osmanlı toplum anlayışında herkesin “kendi yerinde” kalması yani sınıflar arasındaki dengenin bozulmaması esastı. Eğer esnaf ve tüccar serbest biçimde büyük kârlar elde edebilirse, ekonomik güç belirli ellerde toplanabilir ve bu durum zamanla bir güç odağı doğurabilirdi.
Bu nedenle sermaye birikimi bilinçli biçimde sınırlandırıldı. Hem ayni hem de mali sermaye büyük ölçüde devletin kontrolündeydi. Kâr oranlarının düşük tutulması, esnaf ve tüccarın hızla zenginleşmesini zorlaştırıyordu. Yine de sistemin boşluklarından yararlanarak ya da büyük ticaret ağları kurarak ciddi servet biriktirenler çıktığında, devlet “müsadere” yoluna başvurabiliyordu. Özellikle mali kriz dönemlerinde, zenginleşmiş tüccar ve bürokratların mallarına el konulması, servetin yeniden hazineye aktarılmasını sağlıyordu.
Osmanlı neden kapitalistleşmedi?
Bu sistemi kavradığımızda, Osmanlı’da neden Batı’daki gibi güçlü bir burjuvazinin ve dev sermaye tekellerinin ortaya çıkmadığı sorusu da büyük ölçüde açıklığa kavuşur. Çünkü klasik dönemde devlet, bilinçli biçimde küçük ölçekli, dengeli ve denetim altında bir üretim yapısını tercih ediyordu. Amaç birkaç elde yoğunlaşmış büyük ekonomik güçler üretmek değil, düzeni korumaktı.
Modern kapitalist düzende olduğu gibi sınırsız büyüme ve sürekli sermaye birikimi temel hedef değildi. Ekonomik faaliyet, başlı başına bir büyüme yarışına dönüşmemişti. Öncelik, toplumsal istikrarın sürdürülmesi ve mevcut dengenin korunmasıydı. Bu nedenle hızlı sermaye birikimi ve agresif genişleme anlayışı Osmanlı sisteminde kök salamadı. Modern çağda sıkça karşılaştığımız emperyalist yayılma, derin toplumsal eşitsizlikler ya da doğanın yalnızca kâr uğruna hoyratça tahrip edilmesi gibi sonuçlar, böyle bir zeminde kolayca büyüme imkânı bulmuyordu. Osmanlı iktisadi anlayışında ekonomik güç, düzenin hizmetinde bir araçtı.
Lonca sistemi
Bu iktisadi anlayışın şehirlerdeki en önemli dayanağı ise Anadolu’daki ahilik sisteminin devamı niteliğindeki lonca teşkilatıydı. Üretim ve hizmet sektörleri, hammaddenin temininden ürünün son tüketiciye ulaşmasına kadar loncalar aracılığıyla düzenlenirdi. Lonca sistemi, dayanışmayı ve dengeyi esas alıyordu. Bir esnafın diğerlerinden daha fazla üretip hızla zenginleşmesine, dükkân sayısını artırarak piyasayı ele geçirmesine ya da kâr oranını yükselterek haksız avantaj sağlamasına izin verilmezdi.
Devlet de lonca üyelerini hem içeriden hem dışarıdan gelebilecek rekabete karşı korurdu. “Gedik” adı verilen ruhsat sistemiyle, belirli meslek kollarında faaliyet gösterecek kişi sayısı sınırlandırılırdı. Böylece piyasa kontrol altında tutulur, düzensiz büyümenin önüne geçilirdi. Ancak bu korumacılık, üreticinin daha fazla kazanmasından ziyade üretimin istikrarlı biçimde sürmesi içindi.
Osmanlı yönetimi için asıl mesele ordunun ve halkın ihtiyaçlarının kesintisiz ve makul fiyatlarla karşılanmasıydı. Bu yüzden ihracat çoğu zaman teşvik edilmez, iç piyasada darlık oluşmaması için ithalat desteklenirdi. Yerli üreticiyi büyütmekten çok, tüketiciyi ve devletin ihtiyaçlarını gözeten bir denge anlayışı hâkimdi.
Kadim düzen ile modern büyüme arasında
Osmanlı’nın kâr oranlarına getirdiği yüzde 10-20 sınırı devletin külli idare zihniyetinin mali alandaki bir izdüşümüydü. Bu sistem on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar sanayi öncesi bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamada ve büyük sosyal sarsıntıları önlemede önemli ölçüde başarılıydı. Küçük ölçekli, denetim altında ve görece eşitlikçi bu ekonomik yapı, sermaye birikimini engellerken buna karşılık toplumsal istikrarı ve “nizam-ı âlem” fikrini uzun süre ayakta tuttu.
Ne var ki on sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’da başlayan Sanayi Devrimi dengeleri değiştirdi. Kapitalist üretim biçimi ve seri imalat, Osmanlı’nın sabit fiyatlara ve düşük kâr oranlarına dayalı düzenini zorlamaya başladı. Uzun savaşların getirdiği mali krizler ve Avrupa’dan gelen ucuz sanayi ürünleri karşısında dezavantajlı konuma düşen küçük üretim atölyeleri geleneksel sistemin de giderek sürdürülemez hale gelmesine neden oldu. Devlet 1830’lardan itibaren “yed-i vahid” yani tekel uygulamalarıyla gelirlerini artırmaya çalıştı fakat bu defa da 1838’de İngilizlerle yapılan Baltalimanı Ticaret Anlaşması ve ardından gelen Tanzimat reformları eski iktisadi zihniyetin çözülmesi sürecini hızlandırdı.
Neticede Osmanlı, sermayeyi sınırlayarak ve piyasayı denetim altında tutarak kendi kadim düzenini yüzyıllar boyunca korumayı başarmıştı. Ancak modern dünyanın yeni ekonomik gerçekleri karşısında bu modelin sınırları da kaçınılmaz biçimde ortaya çıktı. Sanayi Devrimi’yle birlikte hızlanan üretim, küresel ticaret ağlarının genişlemesi ve sınırsız büyümeyi esas alan kapitalist zihniyet artık dengeden çok genişlemeyi, istikrardan çok rekabeti, kanaatten çok birikimi yüceltiyordu. Bu yeni düzende sermaye ne kadar hızlı büyürse o kadar güçlü sayılıyor ve ekonomik başarı, toplumsal dengeyle değil, artan kâr oranlarıyla ölçülüyordu.
Osmanlı’nın sınırlı kâr, küçük ölçekli üretim ve toplumsal dengeyi önceleyen modeli ise farklı bir dünya tasavvuruna dayanıyordu. Burada ekonomi adaletin ve düzenin hizmetinde sadece bir araçtı. Modern çağın beraberinde getirdiği emperyalist yayılmacılık, derinleşen eşitsizlikler ve doğanın sınırsız kâr uğruna tahribi gibi sonuçlar düşünüldüğünde, Osmanlı’nın “önce düzen” diyen yaklaşımı bugün bile üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Belki de mesele, hangi sistemin daha hızlı büyüdüğü değil de hangisinin insanı, ahlakı, toplumu ve dengeyi merkeze aldığıdır.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:32
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 15 Şubat 2026 05:13 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















