Nükleer sadece Müslüman a yasak Gündem Haberleri
Ankara24.com, Yenisafak kaynağından alınan verilere dayanarak bilgi yayımlıyor.
Dünyada nükleer silahların varlığı, uluslararası güvenlik mimarisini kökten şekillendiren en belirleyici unsurlardan biri oldu. 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan nükleer caydırıcılık doktrini, büyük güçler arasında doğrudan savaş ihtimalini azaltmış ancak aynı zamanda küresel güç hiyerarşisini kalıcı biçimde belirli ülkeler lehine sabitlemiştir. Bugün nükleer silahlar yalnızca askerî bir kapasite değil, aynı zamanda uluslararası sistemde “dokunulmazlık” sağlayan stratejik bir statü göstergesi olarak işlev görmektedir. 1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT), nükleer silah sahibi devletleri resmî olarak tanımlamış ve bu statüyü fiilen 2. Dünya Savaşı sonrası güç dengesiyle sınırlandırmıştır. Bu çerçevede ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere “resmî” nükleer güçler olarak tanınıyor. Söz konusu beş ülkede bugün dünyayı birkaç kez yok edecek miktarda nükleer füze başlığı ve bunları fırlatacak sistemler olduğu bilinmekte. Ancak anlaşma, bu beş ülkenin silahlarını meşrulaştırırken diğer ülkelerin aynı kapasiteyi edinmesini yasaklayan asimetrik bir yapı üretmiş durumda. Bu durum, nükleer silahların yayılmasını önleme amacı taşısa da fiilen mevcut güç dağılımını koruyan ve söz konusu beş ülkenin dünyanın geri kalanına dayatmalar yapabileceği bir sistem yaratmıştır. Bu asimetrik yapının hedefinde ise İslam dünyası bulunuyor.
İSLAM DÜNYASI AMBARGOYU KIRMALI
Beş ülkenin ana hedefinin İslam coğrafyası olduğu biliniyor buna karşın, nükleer silahların yayılmasına ilişkin en büyük baskının da Müslüman ülkelerin üzerinde yapıldığı görülüyor. Hindistan'ın artan nükleer silah gücü karşısında kendini savunma amaçlı zorlu yollarla Pakistan nükleer güç sahibi olabildi. Son 40 yılda başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin işgal, darbe girişimi ve teröre destekleriyle istikrarsızlaştırılan ve parçalanan İslam coğrafyasının kendisini savunmaya yönelik her türlü arayışı, ekonomik ablukalar ya da silah ambargoları gibi politikalarla engellenmeye çalışılıyor. Öyle ki İslam ülkelerinin barışçıl nükleer enerji edinme çabaları dahi Batılı ülkeler ve İsrail tarafından öncelikle engellenecek adımlar olarak değerlendirildi. Bugün İran'ın barışçıl nükleer enerji üretme politikasına yönelik başta ABD ve İsrail olmak üzere Batı'dan başta ekonomik yaptırımlar olmak üzere askeri müdahaleye varan tehditler, mevcut çifte standardı bir kez daha göz önüne seriyor. 1981'de Irak'ın Osirak nükleer deneme reaktörünün vurulması, 2007 yılında Suriye'nin nükleer santral inşa ettiği iddiasıyla İsrail tarafından vurulmaları ve Batılı ülkelerin bu saldırıları destekler pozisyon alması, küresel çifte standardı gözler önüne serdi. Emperyalist güçler tarafından sürekli savunmasız olarak bırakılmak istenen İslam ülkelerinin de barışçıl amaçlarla nükleer enerji sahibi olması ve kendini korumak amacıyla nükleer silah sahibi olması, değişen güç dengeleri ve "herkesin menüde olduğu" bir küresel ortamda bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Gerçek anlamda dünya barışının sağlanamabilmesi için Batılı emperyalist devletlerle güç dengesinin kurulması ve İslam dünyasının menfaatlerinin korunması için her türlü kritik adım düşünülmeli.
HAYDUT DEVLETE TANINAN AYRICALIK
NPT dışında nükleer kapasite geliştiren Hindistan, İsrail ve Kuzey Kore ise farklı güvenlik gerekçeleriyle bu silahları edinmiş ve böylece uluslararası sistemde fiilî bir caydırıcılık statüsü kazanmıştır. Özellikle Filistin topraklarını işgal altında tutan ve Ortadoğu ülkelerine yönelik saldırılarıyla terörize eden İsrail’in nükleer kapasitesi resmî olarak teyit edilmemekle birlikte, uzun yıllardır uluslararası çevrelerde “açık sır” olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen bu kapasite, Batılı devletler tarafından genellikle yüksek sesle sorgulanmamış, ve bir çifte standardı uygulamaya sokarak aksine bölgesel güvenlik denkleminde işgalci güç lehine zımni bir unsur olarak kabul edilmiştir. Gazze'de son 3 yıldır gerçekleşririlen soykırımda, İsrailli politikalacıların kendilerine yönelik eleştirilere nükleer silah kullanma tehdidiyle cevap vermesi, haydut devletin elindeki nükleer silahları nasıl bir dayatma amacıyla kullanabileceğini tüm dünyaya gösterdi.
KUZEY KORE ÖRNEĞİ
Nükleer güce sahip Kuzey Kore ise ağır yaptırımlara ve diplomatik izolasyona rağmen doğrudan kapsamlı bir askerî müdahaleye maruz kalmamıştır. Bu tablo, nükleer silahın yalnızca askerî değil, rejim güvenliği açısından da güçlü bir sigorta olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
BARIŞI KORUMAK İÇİN ZORUNLU
Sovyetler Birliği dağıldığında Ukrayna, ABD ve Rusya'dan sonra en büyük nükleer cephaneliğe sahip ülke konumundaydı. 1994 yılında Budapeşte Memorandumu ile Batı'nın sağladığı güvenlik garantileri karşılığında envanterindeki nükleer silahları Rusya'ya teslim etmeyi kabul eden Kiev yönetimi, 2014 ve 2022 senesinde Rus işgaliyle karşı karşıya gelirken, Batılı ülkelerden doğrudan bir askeri koruma gelmemesi, "Ukrayna nükleer silahları vermeseydi bu işgaller gerçekleşir miydi?" sorusunu yeniden gündeme getirdi. 1993'te Chicago Üniversitesi'nin önde gelen uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden John J. Mearsheimer, "barışı korumak" için Ukrayna'nın nükleer cephaneliğe sahip olmasının "zorunlu" olduğunu ileri sürmüştü. Yaşanan gelişmeler kendisini haklı çıkardı.
BATI HARİÇ HERKESE YASAK
Bu durum, özellikle Batı’nın nükleer silah konusundaki yaklaşımının seçici ve siyasî olduğu yönünde eleştirilere güç veriyor. Bir yandan soykırımcı İsrail gibi bazı ülkelerin nükleer kapasitesi fiilen kabullenilirken, diğer yandan farklı coğrafyalardaki nükleer girişimlere karşı sert yaptırımlar uygulanması, “çifte standart” tartışmalarını besliyor.
Pehlevi'nin Yahudi damadı
Son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin torunu ve sürgündeki Rıza Pehlevi’nin kızının evliliği dikkat çekti. Pehlevi hanedanının üyesi 31 yaşındaki Prenses Iman, Amerikalı Yahudi iş insanı Bradley Sherman ile 2025 yılında evlendi. Bu evlilik hem kraliyet hem de kültürel açıdan geniş yankı buldu. Prenses Iman ile Bradley Sherman, önce New York’ta resmi nikah kıydı, ardından aile ve yakın çevre için Paris’te görkemli bir düğün töreni düzenledi. Tören 8 Haziran 2025’te gerçekleşti ve Paris’in simgesel atmosferi eşliğinde birçok konuk fotoğraflarla belgeledi. Törene eski kraliçe Farah Pehlevi de katıldı. Bu evlilik, Pehlevi hanedanı tarihinde bir ilk olarak da değerlendiriliyor çünkü aile dışından bir Yahudi iş insanı, bu şekilde resmi olarak kraliyet ailesinde yer almış oldu. Evliliğin hemen ardından Rıza Pehlevi'nin adının İran'da rejime yönelik bir askeri saldırının ardından, Tahran'da yönetime geçecek isimlerin başında gösterilmesi ise bir tesadüften öte anlamlar taşıdığı belirtildi. Pehlevi hanedanı döneminde İran bölgede İsrail'in en yakın müttefiklerinin başında geliyordu.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:107
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 25 Şubat 2026 04:40 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar


















