İngilizceyi bir ders olmaktan çıkarıp bir beceri haline getirecek zihniyet devrimini nasıl başlatacağız?
Halktv sayfasından alınan bilgilere göre, Ankara24.com açıklama yapıyor.
"Sınavdan 100 alan değil, dünyadaki akranıyla tartışabilen genç başarılıdır. Dijital araçları derse entegre edemeyen öğretmen, öğrencisinin dünyasından kopar. Sadece makale yazan değil, teknoloji ve katma değer üreten bir üniversite modeline muhtacız. Rutin işleri algoritmalar yapsın, öğretmen insani ve duygusal bağa odaklansın."
Doç. Dr. Tuncer Can ile İngilizce öğretimimizi konuştuk.
Doç. Dr. Tuncer Can"Sayın Tuncer Can, yıllardır 'İngilizce öğretemiyoruz' klişesiyle boğuşan bir eğitim sistemimiz var. Sizce biz nerede hata yapıyoruz? Müfredatın sürekli değişen statik yapısı ile bugünün dijital ve küresel gerçekliği arasındaki makas iyice açılmış durumda. İngilizceyi bir 'ders' olmaktan çıkarıp bir 'yaşam becerisi' haline nasıl getireceğiz? Küresel standartları yakalamak için sadece sınav odaklı bir başarı yeterli mi, yoksa zihniyet devrimi mi gerekiyor?"
Şahin Bey, çok temel bir noktaya parmak bastınız. Türkiye’de dil eğitimindeki temel tıkanıklık, dili bir 'akademik bilgi' gibi kodlamamızdan kaynaklanıyor. Oysa dil, biyoloji ya da tarih gibi öğrenilecek bir konu değil; yüzmek ya da bisiklete binmek gibi geliştirilecek bir motor beceridir.
Dilbilgisi Esaretinden İletişim Özgürlüğüne: Biz yıllarca öğrencilerimizi 'perfect' (mükemmel) cümle kurmaya zorlayarak onları dilsizleştirdik. Hata yapma korkusu, öğrenme sürecinin en büyük düşmanıdır. Oysa küresel standartlarda artık 'Doğru İngilizce' yerine 'Anlaşılabilir İngilizce' (Intelligibility) kavramı hakim. Öğrencimize hata yapma lüksünü iade etmeliyiz. Müfredatımız, gramer kurallarının dehlizlerinden çıkıp, 'nasıl iletişim kurarım?' sorusuna yanıt veren bir esnekliğe kavuşmalı.Duvarları Olmayan Sınıflar: Eğer bir öğrenci İngilizceyi sadece sınıfın dört duvarı arasında, haftada birkaç saat görüyor ve kapıdan çıktığı anda Türkçe dünyasına hapsoluyorsa, o dilin edinilmesi mümkün değildir. Bizim sürekli gelişen teknolojiyi (yapay zeka, 3 boyutlu dünyalar, metaverse ve mobil uygulamalar) müfredata 'eklenti' olarak değil, 'omurga' olarak entegre etmemiz gerekiyor. Öğrenci, okul dışındaki hayatında da dijital araçlarla o dilin içinde yaşamaya devam etmeli.Ölçme ve Değerlendirmede Paradigma Değişimi: Başarıyı sadece testlerdeki doğru sayısıyla ölçmekten vazgeçmeliyiz. Küresel standartlara uyumun gerçek ölçütü şudur: 'Bu çocuk, dünyanın herhangi bir yerindeki akranıyla bir Minecraft sunucusunda iş birliği yapabiliyor mu? Bir forumda fikrini savunabiliyor mu?' Eğer çocuk sınavdan 100 alıyor ama bir turiste yol tarif edemiyorsa, o 100 puanın pedagojik hiçbir karşılığı yoktur.Teknoloji ile Harmanlanmış Yerellik: Kendi kültürel değerlerimizi küresel bir dille anlatabilme becerisi geliştirmeliyiz. Teknolojiyi kullanarak öğrencilerimizi uluslararası projelere dahil etmeli, dili 'gerçek bir ihtiyaç' haline getirmeliyiz. İhtiyaç duyulmayan bilgi, zihinde sadece yük oluşturur.Öğretmenlerin Dijital Okur Yazarlığı: Yeni nesil bir öğretmen için sadece alan bilgisi artık yeterli değil. Bugünün öğretmeni bir 'öğrenme mimarı' olmak zorunda. İÜC HAYEF'teki çalışmalarımızda da bunu vurguluyoruz: Teknoloji bir amaç değil, bir araçtır. Eğer bir öğretmen dijital araçları dersine entegre edemiyorsa, öğrencisinin dünyasından ve gerçeklikten kopmuş demektir. BİT okuryazarlığı artık lüks değil, okuma-yazma bilmek kadar temel bir ihtiyaç haline gelmiştir. Eğitimde nasıl kullanacağımız bilmediğimiz ve bir pedagojik yaklaşımımız olmadığı için cep telefonlarını sınıf kapılarında toplayıp kilit altına alıyoruz. Bunu 80’lerde ve 90’larda bilgisayarlar için de yapıyorduk, bilgisayarları bir odada, kütüphanede veya laboratuvarda kapalı ve kilit altında tutuyorduk.Özetle Şahin Bey, bize sadece yeni müfredatlar değil, bir zihniyet devrimi lazım. İngilizceyi sınıfa hapsolmuş bir 'yabancı' olmaktan çıkarıp, gencin cebindeki telefonda, oynadığı oyunda ve kurduğu hayallerde yaşayan bir 'beceri' setine dönüştürmek zorundayız.
"Sayın Can, paylaştığınız vizyonda iki kritik vurgu var: 'Öğrenme Mimarı' olan öğretmen ve 'İletişim Odaklı' küresel standartlar. Ancak acı bir gerçeğimiz var; biz hâlâ sınıflarda teknolojiyi sadece akıllı tahtadan ibaret gören, müfredatı ise dilbilgisi üzerinden belirleyen yapıdayız.
Sormak isterim: Bir öğretmenin sadece alan bilgisiyle yetindiği o eski dünya yıkılırken, 'BİT okuryazarlığı' olmayan bir eğitimcinin yeni nesille bağ kurması mümkün müdür? Ve daha önemlisi; sınav sonuçlarına hapsolmuş bu sistemde, bir gencin dünyadaki akranıyla fikir tartışması yapabilecek özgüvene ulaşması bir hayal mi, yoksa gerçekten bir 'zihniyet devrimi' ile bu makası kapatabilir miyiz?"
Şahin Bey, aslında bu iki başlık birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları. Bizim temel sorunumuz, eğitimi hâlâ statik bir 'bilgi aktarımı' sanmamızdır. Oysa dünya artık 'beceri' çağında.
Öğretmen Artık Bir 'Öğrenme Mimarı' Olmak Zorunda: Bugünün dünyasında bilgi her yerde. Öğrenci, öğretmenden daha hızlı bilgiye ulaşabiliyor. Bu noktada öğretmenlik; bilgiyi sunan kişi olmaktan çıkıp, o bilginin içinde kazanılacağı deneyimi tasarlayan bir mimarlığa evrilmek zorundadır. HAYEF’teki çalışmalarımızda hep şunu söylüyoruz: Teknoloji bir amaç değildir, bir araçtır. Ancak bu aracı (BİT araçlarını) kullanamayan bir öğretmen, öğrencisinin dijital ana dilini konuşamıyor demektir. BİT okuryazarlığı artık lüks değil, okuma-yazma kadar temel bir ihtiyaçtır; çünkü bu okuryazarlık yoksa öğrenciyle kurulan o pedagojik köprü çöker. Dil eğitiminde yaptığımız en büyük hata, İngilizceyi matematik gibi formüller bütünü olarak öğretmektir. İngilizce artık yabancı bir dil değil, tıpkı bilgisayar kullanmak gibi evrensel bir 'beceri' setidir.Başarının Yeni Kriteri: Özgüven ve Akran Etkileşimi: Küresel standartlara uyumu sınav kağıtlarındaki net sayısıyla ölçme devri kapandı. Gerçek başarı; bir gencin sınıftan çıktığında İngilizceyle bağının kopmamasıdır. Eğer öğrencimiz dünyadaki bir akranıyla ekran karşısında veya yüz yüze, kendi fikrini savunabiliyor ve bir tartışmayı sürdürebiliyorsa, işte o zaman küresel standartları yakalamışız demektir. Bu sadece bir yöntem değişikliği değil, bir özgüven inşasıdır.Sonuç olarak; teknolojiyi müfredatın içine ruh katacak şekilde harmanlamalıyız. Sınıfın duvarlarını dijital imkanlarla yıkmadığımız sürece, öğrenciyi sadece yerel bir sınavın galibi yaparız, ancak küresel dünyanın mağlubu olmaktan kurtaramayız.
"Sayın Can, Türkiye’de akademi dünyasının sadece teoride kaldığına, öğretmenlerimizin ise dijital çağın hızına yetişemediğine dair ciddi eleştiriler var. Siz ise hem 'Öğrenme Mimarı' olan bir öğretmen profilinden hem de akademinin 'EdTech' (Eğitim Teknolojisi) üretme zorunluluğundan bahsediyorsunuz. Sormak isterim: İngilizceyi bir 'ders' olmaktan çıkarıp bir 'beceri' haline getirecek o zihniyet devrimini nasıl başlatacağız? Teknolojiyi müfredatın kalbine koyarken, öğretmeni bu sürecin neresine konumlandırıyorsunuz?"
Şahin Bey, eğitimde arzuladığımız o zihniyet devrimine pratikte ancak öğretmen liderlik edebilirler, onlara ise bu dönüşümü yapabilmeleri için destek olacak olan akademidir. Teori ve pratik kuşun iki kanadı gibidir. Bunlar uyumlu olmazsa kuş uçamaz. Bizler, akademisyenler olarak teori ve öğretmenler olarak pratiği harmanlayarak eğitimi de uçurabiliriz.
"Sayın Can, yapay zekanın (YZ) devasa işlem gücü ve ChatGPT gibi modellerin her soruya saniyeler içinde yanıt vermesi toplumda bir panik havası yarattı. Birçok eğitimci 'Yolun sonuna mı geldik?' diye soruyor. "Yapay zeka her şeyi yapabiliyorken öğretmenlerin işini kaybedeceği korkusuna katılıyor musunuz?"
Şahin Bey, kesinlikle hayır. Yapay zeka, öğretmenlerin yerini almayacak; ancak yapay zekayı kullanan öğretmenler, kullanmayanların yerini alacak. Bu korkuyu anlamakla birlikte, meseleye bir 'ikame' (yerini alma) değil, bir 'evrim' penceresinden bakmamız gerektiğine inanıyorum. Üretici (Generative) veya şimdi dönüştüğü biçim olan Ajan Tabanlı (Agentic) Yapay Zekâ gibi araçları birer 'tehdit' değil, 'kişisel asistan' olarak görmeliyiz. Yapay zeka, öğretmenin üzerindeki ödev kontrolü veya basit seviye belirleme gibi rutin yükleri alarak, öğretmenin öğrenciyle 'insani ve duygusal' bağ kurmasına, ona mentörlük yapmasına zaman tanıyacaktır. Eğitimde duygu ve empati her zaman insan kalacaktır. Şöyle ki:
Rutin İşlerden Yaratıcı Mentorluğa Geçiş: Yapay zeka, öğretmenin vaktini çalan 'angarya' işleri üstlenmek için biçilmiş kaftandır. Ödev kontrolü, basit dil bilgisi hatalarının düzeltilmesi veya öğrencilerin seviyelerini belirleyen rutin testlerin analizi gibi işleri YZ'ye devrettiğimizde; öğretmen, öğrencisiyle göz göze gelebileceği, onun kaygılarını anlayabileceği ve ona rehberlik edebileceği o kıymetli zamanı geri kazanır. Öğretmen artık bir 'bilgi dağıtıcısı' değil, bir **'öğrenme koçu'**dur.Yapay Zeka: Tehdit Değil, 'Kişiselleştirilmiş Asistan': Her öğrencinin öğrenme hızı ve ilgi alanı farklıdır. Bir öğretmenin 30 kişilik bir sınıfta her çocuğa özel içerik üretmesi fiziksel olarak imkansızdır. Ancak YZ bunu saniyeler içinde yapabilir. Bu noktada ChatGPT ve benzeri araçlar öğretmenin rakibi değil; her bir öğrenci için özel materyal hazırlayan, öğretmenin emrindeki birer 'pedagojik asistan'dır. Onu reddetmek, elimizdeki en güçlü kişiselleştirme aracını çöpe atmaktır.İkame Edilemez Olan: Duygusal Zeka ve Değer Eğitimi: Yapay zeka veriyi işler, örüntüleri tanır ama şimdilik 'anlam' üretemez. Bir çocuğun o gün neden mutsuz olduğunu, öğrenme isteğinin neden düştüğünü bir algoritma tam olarak kavrayamaz. Eğitim sadece bilgi yüklemesi değildir; bir karakter inşasıdır. Empati, etik değerler, eleştirel düşünme ve sosyal bağlar her zaman insanın tekelinde kalacaktır. YZ bir metni çevirebilir ama o metnin ruhunu ve kültürel derinliğini bir insan gibi hissedip aktaramaz.Yeni Bir Mesleki Okuryazarlık: Sık sık vurguladığım gibi: Yapay zeka öğretmenliğin yerini almayacak; ancak yapay zekayı bir enstrüman gibi kullanmayı öğrenen öğretmenler, bu değişime direnenlerin önüne geçecektir. Bizim görevimiz öğretmenlerimize 'YZ korkusu' değil, 'YZ okuryazarlığı' aşılamaktır.Sonuç olarak Şahin Bey; yapay zeka eğitimin 'mekaniğini' üstlenirken, biz eğitimciler eğitimin 'ruhuna', yani insani ve duygusal bağına odaklanmalıyız. Geleceğin sınıfı; yüksek teknoloji ile yüksek dokunuşun (High Tech - High Touch) dengelendiği bir yer olacaktır."SON OLARAK NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?EĞİTİMİN YENİ ŞAFAĞINDA İNSAN VE TEKNOLOJİŞahin Bey, son olarak şunu söylemek isterim: Biz bugün bir 'teknoloji devrimi'nin ortasında gibi görünsek de, aslında bir 'anlam devrimi' yaşıyoruz.
Eğitimde dijital dönüşüm, sınıflara sadece daha pahalı cihazlar koymak değildir; o cihazların içini insani değerlerle, yaratıcılıkla ve küresel bir vizyonla doldurabilmektir. Korkmamız gereken şey yapay zekanın gelişmesi değil, insan zekasının statik kalmasıdır.
Öğretmenlerimiz birer 'bilgi bekçisi' olmaktan çıkıp, öğrencilerinin hayallerine eşlik eden birer 'öğrenme mimarı' olduğunda; dil ise bir 'sınav kağıdı' olmaktan çıkıp dünyayla kurulan bir 'gönül bağı' haline geldiğinde, asıl başarıyı yakalamış olacağız.
Unutmayalım ki; en gelişmiş algoritma bile bir öğretmenin öğrencisinin gözündeki o 'anladım' ışıltısını gördüğünde hissettiği gururu taklit edemez. Gelecek, teknolojiyi bir 'usta' gibi kullanan ama kalbini bir 'insan' olarak koruyan eğitimcilerin omuzlarında yükselecektir.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:24
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 28 Ocak 2026 05:00 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















