Hürmüz de konsorsiyum, Ankara için kemer: Savaşın içinden çıkacak yeni düzen ve Türkiye nin rolü Dış Haberler
Ankara24.com, Haberturk kaynağından alınan bilgilere dayanarak haber veriyor.
Mesele, enerji güvenliğinden ticaret yollarına, bölgesel nüfuz mücadelelerinden küresel ekonomik dengelere kadar uzanan yeni bir jeopolitik kırılmadır. Benim kanaatim odur ki, bu savaşın gerçek faturası henüz tam anlamıyla önümüze gelmiş değil.
Önümüzdeki dönemde petrol fiyatlarından altına, dolarizasyon baskısından petrokimya ürünlerine, gübreden lojistik maliyetlerine kadar uzanan çok geniş bir alanda küresel piyasalarda sert bir yükseliş dalgası görülecektir. Bu savaşın sonucu sadece cephede değil, borsalarda, limanlarda ve enerji terminallerinde da hissedilecektir.
İran’ın Geleceğine İran Halkı Karar VermelidirÖncelikle altını kalın çizgilerle çizmek gerekir: İran’da nasıl bir yönetim olması gerektiği, İran’ın nasıl yönetileceği, hangi sistemle yoluna devam edeceği meselesi doğrudan İran halkının vereceği bir karardır. Ne İsrail’in ne Amerika’nın ne de başka bir dış gücün İran’a nasıl bir rejim biçileceği konusunda bölge ülkelerine, Körfez’e ya da dünyaya dayatma yapması kabul edilebilir değildir. İran’daki sistem eleştirilebilir, sert biçimde sorgulanabilir, halkın taleplerine ne ölçüde cevap verdiği tartışılabilir.
Ancak bu, dışarıdan bombardımanla çözülecek bir başlık değildir. Özellikle Amerika ile İsrail’in İran’ın sistemine yönelik savaşı, zamanla sivil halkı da hedef alan topyekûn bir saldırı niteliğine dönüştürmesi ne siyasi olarak ne ahlaki olarak ne de bölgesel istikrar bakımından savunulabilir.
Hiçbir ülkenin işgali kabul edilebilir değildir. Bu sadece İran için değil, bütün devletler için geçerli bir ilkedir. Bir ülkenin iç siyasi yapısını dışarıdan zorla dönüştürmeye kalkmak, o ülkeyi daha demokratik ya da daha yönetilebilir hale getirmez; çoğu zaman daha kırılgan, daha radikal ve daha tehlikeli bir yapıya sürükler.
11 Bin Atışın Söylediği Şey: Devasa Güç, Belirsiz SonuçBugün gelinen noktada Amerika ve İsrail’in 11 bin farklı noktaya, daha doğrusu 11 bin atışla İran sahasını hedef aldığı görülüyor. Amerika’nın doğrudan ve dolaylı katkısı tam hesaplandığında bu rakamın daha da yukarı çıkacağı açıktır. Bu büyüklükte bir bombardıman, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gerçekleşen en büyük hava saldırılarından biri olarak değerlendirilebilir. Ancak tam da burada temel soru şudur: Bu kadar büyük bir askeri güç kullanıldığı halde neden siyasi sonuç hâlâ belirsiz?
Ben savaşın hemen öncesinde kaleme almıştım; gerçekten rejim değiştirmeyi hedefleyen bir zihniyet, bunun yalnızca havadan ve denizden yapılacak saldırılarla mümkün olmadığını bilir. Kara operasyonu olmadan İran gibi bir ülkenin rejimini devirmek mümkün değildir. Bu askeri gerçeği bilen herkes, bugünkü savaşın başlangıçtaki resmi hedefleriyle sahadaki gerçek hedefleri arasında ciddi bir fark olduğunu görmek zorundadır.
İran Ne Suriye’dir Ne Irak’tırBuradaki en büyük yanlış okumalardan biri İran’ın doğasının yanlış değerlendirilmesidir. İran, ne Suriye’dir ne Irak’tır. İran, derin bir kültüre, çok katmanlı bir tarihe ve hepsinden daha önemlisi son derece güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Bu devlet geleneği yalnızca kurumlar toplamı değildir; yatay ve dikey olarak birbirini besleyen, kriz anlarında yeniden organize olabilen, farklı katmanlarıyla ayakta kalabilen bir müesses nizamdır. İran’da devlet, sadece görünür kadrolardan ibaret değildir; devlet aklı, güvenlik aygıtı, bürokrasi, ideolojik ağlar ve paramiliter yapılar birbirini tamamlayan bir sistem üretmektedir.
Amerikalılar ve onları yanlış yönlendiren çevreler bu gerçeği görmezden geldi. İran’daki siyasi yapı ile devlet erkinin katmanlardan oluştuğunu, bu katmanların hem yatay hem dikey biçimde birbirini desteklediğini ve bu sistemin tek bir başın koparılmasıyla çökmeyeceğini yeterince anlamadılar. Dünyada buna benzer katmanlı devlet geleneğini çok az ülkede görürsünüz. İran tam da bu nedenle dışarıdan bakıldığı kadar kırılgan değildir.
Amerika ile İsrail Aynı Operasyon Odasında Ama Aynı Siyasi Hedefte DeğilSahadaki tablo çok açık biçimde şunu gösteriyor: Amerika ile İsrail her ne kadar askeri olarak ortak bir operasyon odası kurmuş olsalar da siyasi hedefler bakımından aynı yerde değiller. Amerika’nın niyetinin savaş başlamadan kısa süre önce doğrudan rejim değişikliği olmadığına dair güçlü işaretler vardı. Çünkü Washington da bunun kara harekâtı olmadan mümkün olmadığını biliyordu. Daha çok baskı, kuşatma, maliyet üretme ve İran’ı uzun vadeli bir yıpratma modeli içine hapsetme stratejisi öne çıkıyordu. Bir tür Venezuela modeli… Yani rejimi bir anda yıkmak yerine, onu ekonomik ve siyasi baskıyla aşındırmak.
Ancak İsrail’in niyeti bunun tam tersiydi. İsrail, ilk aşamada Amerika’yı askeri operasyona zorladı, sınırlı hedeflerle yetinecekmiş gibi davrandı, ama daha sonra siyasi hedefini büyüterek doğrudan rejim değişikliği çizgisine kaydı. Bu yüzden bugün savaşın en büyük çelişkilerinden biri, aynı koalisyonun içindeki iki ana aktörün farklı sonuçlar peşinde koşuyor olmasıdır.
Yanlış İstihbarat, Yanlış Toplum Okuması, Derinleşen BataklıkBurada çok kritik bir başlık daha var. Şah Rıza Pehlevi’nin oğlunun, İran halkının sokaklara ineceği, Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesinden sonra sistemin hızla çökeceği ve kitlesel ayaklanmanın başlayacağı yönündeki gerçek dışı beklentileri, İsrail aracılığıyla Amerikan çevrelerine sunduğu artık daha net görülüyor. Açık söylemek gerekirse, Şah’ın oğlu İsrail eliyle Amerikan istihbaratını yanlış bir İran okumasına sürükledi. Washington, İran toplumunu yanlış okudu; beklenen sokak hareketi gelmedi; beklenen iç çözülme yaşanmadı; sistem beklenenden daha sert biçimde kendi içine kapanarak direnç üretti.
Sonuç olarak Amerika, beklediği desteği göremediği için bir bataklığın içine saplandı. İsrail ise Amerika’nın bu bataklıkta kalmasını istiyor. Çünkü Washington ne kadar uzun süre bölgede askeri ve siyasi yük taşımaya mecbur kalırsa, İsrail o kadar fazla stratejik alan elde edeceğini düşünüyor.
Trump’ın Politik Sermayesi Savaşın Süresini BelirleyecekBenim gördüğüm kadarıyla bu savaşın Amerika açısından asıl belirleyici unsuru cephedeki askeri kapasite değil, Trump’ın iç politikadaki dayanma gücüdür. Trump bugün için kamu desteği, politik sermayesi ve kriz yönetim kabiliyeti sayesinde bu savaşı belli ölçüde sürdürebilir. Ama bu kapasite sonsuz değildir. Amerikan halkı kendisine doğrudan ulaşmayan, kendi şehirlerini hedef almayan, kendi günlük hayatı için somut ve yakın bir tehdit oluşturmayan İran füzeleri nedeniyle neden devasa bir ekonomik ve siyasi maliyet ödediğini sormaya başladığı anda tablo değişir.
Amerikan yurttaşları, kendilerine gelmeyen füzelerle tehdit altında olmadıklarının farkındalar. Dolayısıyla savaş uzadıkça Trump’ın kamuoyunu ikna etme gücü zayıflayacaktır. Bugün politik sermayesi bu savaşı yönetmeye yetiyor olabilir; fakat uzayan bir savaşta aynı sermayenin yeterli kalmayacağı açıktır. Trump için asıl sınır budur.
İsrail’in Hedefi: Rejimi Zayıflatmak Değil, Tamamen Kaldırmakİsrail açısından ise durum çok daha farklı. İsrail, İran’a havadan ve denizden büyük zarar vermekle yetinmek istemiyor. Nihai hedefi İran’daki mevcut rejimin tamamen ortadan kalkması. İsrail’in derdi yalnızca İran’ın nükleer ya da füze kapasitesini sınırlamak değil; bu rejimin tamamen tasfiye edilmesi. Çünkü Tel Aviv, İran’daki mevcut yapının yumuşatılması ya da güncellenmesiyle yetinmiyor; doğrudan kaldırılmasını istiyor.
Fakat tam da burada kritik kırılma ortaya çıkıyor: İran mevcut yapıyı koruma ve ayakta kalma mücadelesi veriyor. İsrail ise bu yapının bütünüyle ortadan kalkmasını istiyor. Taraflar aynı meseleye tamamen farklı yerlerden bakıyor. Bu yüzden aradaki mesafe sadece askeri değil, varoluşsal bir mesafe. İran bu eşiğin öte yanına kayarsa, füzeler kimyasal içerikli vuruşlara dönüşebilir.
Körfez Ülkeleri Ne Gördü? Amerika’nın Önceliği Bir Kez Daha İsrail OlduSon savaşta Körfez ülkeleri çok önemli bir gerçeği bir kez daha gördü: Amerika’nın önceliği, milyonlarca dolar ödeme yapan Körfez monarşileri değil, İsrail’dir. Körfez ülkeleri, bütün mali katkılarına rağmen Washington’un öncelik sıralamasında ikinci planda kaldıklarını çok net biçimde fark ettiler. Bu yüzden Bahreyn, Kuveyt, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve ilerleyen süreçte Umman dahil olmak üzere birçok aktör, istemedikleri halde bu savaşın siyasi ve ekonomik faturasını taşımak zorunda kaldıklarını düşünüyor.
Bu durum, Körfez’de yeni bir güvenlik arayışını da beraberinde getiriyor. Çünkü bölge ülkeleri artık sadece para ödeyerek güvenlik satın alamayacaklarını; Amerika’nın kriz anında ilk refleksinin İsrail’i korumak olduğunu gördüler.
Amerika’nın Hürmüz Tasarımı: Konsorsiyum mu, Kontrol Projesi mi?Bana göre Amerika’nın Hürmüz Boğazı’yla ilgili kafasında tasarladığı asıl proje sadece deniz güvenliği değildir. Asıl mesele, Hürmüz’ü bir tür uluslararası güvenlik konsorsiyumu görüntüsü altında fiilen Amerikan denetiminde tutmaktır. Washington böylece hem savaşın maliyetini Körfez ülkelerine ödetmek hem de dünyanın en kritik enerji geçitlerinden birinde kalıcı kontrol tesis etmek istiyor. Yani askeri olmayan Körfez ülkelerinin mali desteğiyle, güvenlik mimarisini Amerika kuracak; faturayı ise bölge ödeyecek.
Bu yalnızca savaşın sıcak maliyetini bölüştürme planı değildir. Aynı zamanda ticaret yollarını ve enerji damarlarını kontrol altına alma stratejisinin parçasıdır. Son iki yılda Amerika’nın temel projeksiyonu da zaten buydu. Özellikle Trump döneminde Washington’un tercihi, Çin’i doğrudan savaşarak değil; enerji girdileri, limanlar, lojistik ağlar ve ticaret koridorları üzerinden köşeye sıkıştırmaktır. Çin’in küresel yükselişinde liman işletmeciliği ve ticaret yolları çok belirleyici oldu. Amerika’nın Hürmüz’de konsorsiyum kurma niyeti, işte bu daha büyük jeoekonomik projenin parçasıdır.
Hürmüz Kemeri: Türkiye İçin Bir Alternatif Güvenlik ve Ticaret VizyonuTam da bu noktada benim ön plana çıkardığım kavram Hürmüz Kemeri projesidir. Türkiye, Amerika’nın Hürmüz Boğazı’ndaki konsorsiyumuna doğrudan karşıt bir askeri blok kurmak zorunda değildir. Ancak buna alternatif bir güvenlik ve ticaret vizyonu geliştirebilir. Hürmüz Kemeri tam da bunu ifade ediyor: Bölgedeki barışa kalıcı bir güvenlik perspektifi sunan, enerji geçişlerini daha dengeli bir çerçeveye oturtan ve Türkiye’yi küresel ticaret yollarının kesiştiği bu hatta büyük güç olarak konumlandıran bir strateji.
Türkiye’nin Pakistan ile çok yakın ilişkileri var. Pakistan, birçok uluslararası kararda Türkiye ile ortak hareket eden, Ankara’nın en önemli müttefiklerinden biri. Umman ise tarihsel olarak Osmanlı’dan bu yana Türkiye’ye yakınlık duyan, iyi ilişkiler kurmayı tercih etmiş bir ülke. Dolayısıyla Türkiye, Katar’dan sonra bölgede Umman ile de yakın bir askeri ve stratejik diyalog kurarsa, kendi sınırlarında olmasa bile Pakistan’la komşu bir güvenlik mimarisi kurabilecek bir hatta yerleşebilir. Bu çok önemli bir eşiktir. Yani Hürmüz boğazının hemen çıkışından sonra Pakistan ve Umman Karasında üslenmek hatta İHA-SİHA üssü kurarak bende varım mesajı vermelidir.
Umman-Pakistan Hattı: Sadece Türkiye’nin Değil, Körfez ve İran’ın da GüvenliğiTürkiye’nin Umman ile kuracağı askeri diyalog ve Pakistan’la geliştireceği güvenlik iş birliği, yalnızca Ankara’ya yeni bir jeopolitik alan açmaz. Aynı zamanda Körfez’deki ülkelerin güvenliğini de garanti altına alabilecek bir güvenlik sarmalı oluşturur. Daha da önemlisi, bu güvenlik sarmalı İran’ın güvenliği açısından da caydırıcı ve dengeleyici rol oynayabilir. Çünkü Hürmüz Kemeri’nin mantığı, tek taraflı tahakküm değil, çok taraflı güvenliktir.
Böyle bir hat, Amerika’nın “ben korurum, siz ödersiniz” mantığına karşı “bölge güvenliği bölgesel dengeyle sağlanır” anlayışını öne çıkarır. Türkiye, Umman ve Pakistan ekseninde oluşacak bu kemer sayesinde ne Amerika’ya doğrudan meydan okuyan ne de ona bütünüyle tabi olan bir çizgi kurabilir. Bu, tam anlamıyla stratejik denge siyasetidir.
Akdeniz Havzası ve Anadolu Yeni Güç Merkezine DönüşebilirKörfez’de güç dengeleri sadece askeri düzlemde değil, ekonomik ve finansal düzlemde de değişiyor. Bu yüzden Akdeniz havzası ve Anadolu önümüzdeki dönemde yeni güç mimarisinin ana merkezlerinden biri haline gelebilir. Türkiye bu dönüşümü doğru okursa, enerji yolları, ticaret koridorları, lojistik merkezler, serbest bölgeler ve finans altyapıları üzerinden yeni dönemin kurucu ülkelerinden biri olabilir.
Hürmüz Kemeri bu yüzden yalnızca askeri bir proje değildir. Aynı zamanda bir ticaret, finans, lojistik ve diplomasi projesidir. Hindistan’ın Avrupa Birliği ile geliştirdiği ticari anlaşmalar, İsrail’le yakınlaşması ve Avrupa pazarlarına uzanma arayışı düşünüldüğünde, Türkiye bu kemerle alternatif bir jeoekonomik denge de kurabilir. Amerika’yı ürkütmeden, Çin’le ilişkiyi koparmadan, Körfez sermayesini Türkiye’ye çekerek ve Avrupa’yla temasını koruyarak çok merkezli bir oyun kurabilir.
Körfez Sermayesi, Özel Ekonomik Zonlar ve Türkiye’nin Yeni Sıçrama İmkanıÖnümüzdeki elli yılda güç dengeleri yalnızca ordularla değil, özel ekonomik zonlarla, finans merkezleriyle, limanlarla, enerji terminalleriyle ve bankacılık rejimleriyle belirlenecek. Bu nedenle Körfez sermayesinin Türkiye’ye geri dönüşünü sağlamak sadece ekonomik bir hamle değil, stratejik bir açılımdır. Bunun için siyasi iradenin hızlı düzenlemeler yapması, Türkiye’nin belli bölgelerinde özel ekonomik zonlar oluşturması, özel bankacılık yasalarıyla uluslararası şirketlerin rahat çalışabildiği alanlar kurması gerekir.
Bu alanlar Rusya, Çin ve Avrupa arasında aynı anda lojistik ve finansal geçiş sağlayabilecek esneklikte olmalıdır. Böylelikle Türkiye sadece transit ülke değil, aynı zamanda ticaret ve finans çekim merkezi olabilir. Ben Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek’in Körfez sermayesinin Türkiye’ye gelmesi konusunda cesur davranabileceğini düşünüyorum. Hatta geçmişte Amerika’nın Dubai’ye sağladığı imtiyazlara benzer bazı kolaylıkların Türkiye için de diplomatik zeminde konuşulması mümkündür.
Ateşkes Zor Ama KaçınılmazBu savaşın bundan sonraki sürecinde en önemli başlıklardan biri ateşkes olacaktır. Burada özellikle altını çizmek gerekir: Ateşkes zor, ama kaçınılmaz. Çünkü tarafların tamamı bir onurlu çıkış arıyor. Ancak bu onurlu çıkışın nasıl bulunacağı konusu son derece çetin. İsrail savaşın daha da derinleşmesini, Amerika’nın bölgede kalıcı biçimde durmasını, rejimin değişmesini ve Washington üzerindeki baskının devam etmesini istiyor. İran ise sistemi koruyarak ayakta kalmaya çalışıyor. Amerika da savaşı sürdürebilmek için iç kamuoyunda yeterli desteği sonsuza kadar bulamayacağını biliyor.
Bu nedenle savaşın taraflarının kendi başlarına kolayca bir yol bulması zor görünüyor. İşte tam burada Türkiye devreye girebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’la geliştirdiği özel ilişkiler sayesinde İran’ı ikna edebilme olanağı oldukça yüksek. İsrail’in ikna edilmesi ise çok daha zor, hatta mevcut şartlarda neredeyse mümkün görünmüyor. Çünkü İsrail’in stratejik hesabı ateşkesi değil, derinleşmeyi teşvik ediyor. Buna karşın Türkiye, ateşkes sürecini fırsata çevirip çok önemli bir diplomatik rol üstlenebilir.
Türkiye Ateşkesi Sadece Sağlayan Değil, Geçişi Şekillendiren Ülke OlabilirBenim kanaatim şudur: Kalıcı bir ateşkesin oluşması Türkiye’nin çabalarıyla mümkün olabilecek bir başlıktır. Fakat Türkiye bununla yetinmek zorunda değildir. Türkiye, İran’ın yeni geleceğini şekillendiren bazı diplomatik pazarlıklarda da belirleyici olabilir. Çünkü İran devleti altyapısını topyekûn kaybetmiş durumda. Kısa, orta ve uzun vadede bu altyapıyı süratle toparlaması kolay görünmüyor. Böyle bir atmosferde İran’la ilgili yeni müzakere başlıkları açılabilir.
İran-Azerbaycan hattı, İran-Ermenistan hattı, İran-Türkiye sınırı, Pakistan-İran sınırı, Afganistan-İran sınırı gibi dosyalar yeni dönemde daha önemli hale gelecektir. Ayrıca İran’daki Kürtler, Azerbaycan Türkleri, Beluçlar ve Araplarıyla ilgili başlıklar da, İran’ın daha yumuşak bir geçiş yaşaması için müzakere gündemine alınabilir. Türkiye burada rejimi tamamen yıkmaya dönük değil; sistemi korurken siyaseti, diplomasiyi ve toplumsal esnekliği daha görünür hale getiren bir çerçevenin kurulmasına aracı olabilir.
İran’da Halk Neden Beklendiği Gibi Sokakta Değil?Dışarıdan bakıldığında en çok sorulan sorulardan biri şu: Neden İran’da sokaklar beklenen biçimde hareketlenmiyor? Bunun birkaç net cevabı var. Öncelikle, dış savunma hattındaki kayıplar ve vekil güçlerin zayıflamasından sonra İran içeride paramiliter denetime daha fazla ağırlık verdi. Bugün 12 milyon Besiç gücünün sokaklarda olduğu, şehirlerin paramiliter yapılarla dolduğu bir tabloda, kitlesel ayaklanma çağrılarının neden karşılık bulmadığını anlamak zor değil. İran halkı böyle bir durumda büyük bir iç savaş riskini görüyor ve ihtiyatlı davranıyor.
Toplumun önünde iki kötü seçenek var: Yönetilebilir, öngörülebilir bir istikrarsızlık mı, yoksa öngörülemeyen ve yönetilemeyen bir kaos mu? İran halkının önemli bir bölümü, mevcut sisteme dönük ciddi eleştirileri olsa da ikinci seçeneğin ülkeyi çok daha ağır bir parçalanmaya götürebileceğini görüyor. Bu yüzden sokaklar, dışarıdan kurulan senaryolara uygun biçimde hareket etmiyor.
Diaspora Var, Ama İçerideki Etkisi Sınırlıİran dışında yaşayan Kürt, Fars, Azerbaycan Türkü ve diğer diaspora katmanlarının siyaseten sesleri yüksek olabilir. Ancak uzun yıllardır dışarıda yaşadıkları için içerideki doğrudan etki alanları sınırlıdır. İçerideki denklemi belirleyen şey diaspora söylemi değil, devletin güvenlik yapıları, toplumsal korku eşiği ve rejimin iç katmanlarıdır. Elbette Amerika ile İsrail havayı tam anlamıyla kontrol altına alır, Besiç güçlerini etkisiz hale getirir ve içerdeki güvenlik çemberini kırarsa o zaman şartlar değişebilir. Ancak bugün itibarıyla tablo bu değildir.
Suikastlar Rejimi Çökertir mi?Savaşın başından beri en çok tartışılan konulardan biri de bu oldu. Dokuz önemli ismin öldürülmesiyle beraber İran’da hızlı bir dönüşüm yaşanacağı, rejimin sarsılacağı ve içeride kopuşların başlayacağı söylendi. Ancak beklenen bu olmadı. Analizlerde, farklı tonlarda aynı noktaya çıkıyor: Hedefli suikastlar rejimi rahatsız eder, karar alma süreçlerini zorlaştırır, tehdit algısını yükseltir; fakat tek başına sistemi çökertmez.
Ali Laricani’nin öldürülmesi elbette önemliydi. Çünkü o sadece bir isim değil, siyasi ve askeri sistem arasında bağlantı kuran bir halkaydı. Ancak onun ölümü bile sistemi çökertmedi. Çünkü İran’da kurumlar, güvenlik aygıtı ve müesses nizam katmanlıdır. Bir kafanın kesilmesi, yerine başka katmanların devreye girmesine yol açıyor. Bu nedenle İran’ı bir “hidra”ya benzeten yorumlar boşa değil.
Asıl Risk: Daha Radikal Bir İranBenim bu dosyada en fazla dikkat çektiğim noktalardan biri şudur: Eğer İran’da hızlı biçimde Venezuela tarzı bir geçiş dönemi sağlanamazsa, o zaman asıl risk daha radikal bir İran’la karşılaşmaktır. Zaten rejim içinde de bir dönüşüm, bir format güncellemesi, bir siyasi yumuşama gerektiğine inanan kesimlerin azımsanmayacak ölçüde olduğu biliniyor. İran’ın da aslında tamamen kapanmış, değişime bütünüyle kapalı bir yapı olmadığını görmek gerekir. İran’ın beklentisi rejimin tamamen kaldırılması değil; sistemin korunarak daha farklı bir yere evrilmesi, daha yumuşaması ve siyasetin biraz daha öne çıkmasıdır.
İşte akla en yatkın olan da budur: Daha radikal bir İran yerine, dünyayla daha barışık, kendi içinde demokrasisini kısmen geliştirebilen, diplomasiyi ve siyaseti öne çıkaran bir çerçeve. Çünkü aksi durumda bugünün savaşı yarının çok daha tehlikeli İran’ını doğurabilir. Bu savaş İran’a zarar vermiş olsa bile onu nükleer konuda geri dönüşü olmayan bir noktaya iterse, geriye dönüp bakıldığında başarısız sayılacaktır.
Kalıcı Barış Zor, Ama Geçici Düzenleme MümkünBunu da açık söylemek gerekir: İran ile Amerika arasında imzalı, kalıcı, köklü bir barış anlaşması çok mümkün görünmüyor. Felsefi olarak, ideolojik olarak, tarihsel olarak iki tarafın birbirine bakışı böyle bir zemine yakın değil. Belki Trump’ın böyle bir beklentisi olabilir. Ancak bugünkü tablo, kapsamlı bir barıştan çok, kontrollü bir ateşkes ve sınırlı mutabakat zeminine işaret ediyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde amaç, bir büyük barış değil; onurlu çıkış sağlayacak, bölgesel yangını sınırlayacak, İran’ın daha sert bir radikalleşmeye gitmesini önleyecek ve Körfez’de yeni güvenlik mekanizmaları kuracak bir ara çerçeve olmalıdır. Türkiye’nin rolü tam da burada tarihî hale geliyor.
Hürmüz’de Sadece Savaş Yok, Yeni Düzen YazılıyorBugün Hürmüz’de tartışılan şey yalnızca deniz güvenliği değil, yeni bölgesel düzenin kim tarafından ve hangi zihniyetle kurulacağıdır. Amerika Hürmüz Boğazı’nda konsorsiyum kurarak maliyeti Körfez’e ödetmek ve stratejik kontrolü elinde tutmak istiyor. İsrail rejimin tamamen kaldırılmasını amaçlıyor. İran mevcut yapıyı koruyarak ayakta kalmak ve gerekiyorsa sistemi güncelleyerek yoluna devam etmek istiyor. Körfez ülkeleri, Amerika’nın önceliğinin kendileri değil İsrail olduğunu görerek yeni güvenlik arayışlarına giriyor.
Türkiye ise bu büyük kırılmanın pasif izleyicisi olmak zorunda değil. Türkiye, Hürmüz Kemeri projesiyle Umman-Pakistan hattında alternatif bir güvenlik perspektifi kurabilir; Körfez’in ve İran’ın güvenliğini aynı anda dengeleyen bir çerçeve sunabilir; ticaret yollarında yeni bir kavşak gücü olabilir; ateşkes sürecinde diplomatik öncülük üstlenebilir; İran’ın geleceğini sert bir çöküşten daha yumuşak bir geçişe taşıyacak başlıklarda belirleyici olabilir.
Başka bir ifadeyle, Amerika Hürmüz’de konsorsiyum tasarlarken, Türkiye Hürmüz Kemeri ile daha kalıcı, daha dengeli ve daha bölgesel bir güvenlik ve ekonomi vizyonu ortaya koyabilir. Bu yalnızca bugünün savaşıyla ilgili bir fikir değildir. Bu, Türkiye’nin önümüzdeki yarım yüzyıldaki bölgesel ve küresel rolünü belirleyebilecek büyük bir stratejik imkândır.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:22
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 20 Mart 2026 11:51 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















