Hayret yok olmayı değil artışı ve eksilişi kabul eder Ömer Lekesiz
Yenisafak sayfasından alınan verilere göre, Ankara24.com bilgi veriyor.
Önceki yazımızda hakikatin tevazu ile araştırılası gerektiğinden bahisle, ilgili sorunların da haddi aşmaktan kaynaklandığını belirtmiştik.
Haddi aşmaktan maksat bilmekle bilmemenin yani görmekle görmemenin, aydınlıkla karanlığın, gölge ile sıcaklığın, ilimle cehaletin sınırlarını silmeye “kalkışmak”tır (Fâtır, 35/19-20).
Dolayısıyla bu kalkışma bir şeyin “ne” (hakikat); “ne için” (hikmet) ve “nasıl” (marifet) olduğunu karıştırma olarak, her biri kendi başına idrakin bir mertebesini (basamağını) oluşturan, aslında “tek” ama nefsi güçleri bakımından “çok” olan insanın kendi hakikatinden perdelenmesi olarak önce çıkmaktadır.
Böylece haddi aşmak, yine Hz. Ebû Bekir’in “Ma‘rifetin sonu, ma‘rifetten âciz kalmaktır” sözünden hareketle söyleyecek olursak, nesnenin bilgisinden başlayarak bilgiyi var eden Allah’ın hakkına yönelmiş olmaktadır. Zira bu söz Allah’ın bir bilgi nesnesi olmadığını, mutlak hükmeden olarak hükme konu olmayacağını, bu sebeple O’nu bilme iddiasının iddia edenin kendi yetersizliğini idrak etmesiyle ile ancak sahih halde gelebileceğini göstermektedir. Bu noktada da idrak inceltilmiş, susma ve teslimiyet (İslam olma) öne çıkmış olunmaktadır.
Tasavvuf terminolojisinde bu hâl yani incelik gösterme, susma ve teslim olma hâli “hayret” olarak adlandırılmıştır.
Ebû Nasr Serrâc Tûsî’nin “Teemmül, tefekkür ve huzur sırasında ariflerin kalplerinden gelen, onları teemmül ve düşünmeden alıkoyan bedîhat yani aydınlanma” olarak tanımladığı (el-Lüma’, Erkam) hayret hakkında, Hucvirî, Şiblî’nin onu devamlılık şartıyla marifete yormasından hareketle şunları söylemiştir:
“Hayret (ve şaşkınlık) iki nevidir: İlki, bir şeyin varlığı ve mahiyeti, ikincisi bir şeyin keyfiyeti hakkındaki hayrettir. Allah'ın varlığındaki hayret şirk ve küfürdür, keyfiyetindeki hayret ise mârifettir. Çünkü Allah'ın varlığında ârifin şüphesi yoktur, Allah'ın keyfiyeti ve nasıl bir varlık olduğu hususunda ise akıl için mecal yoktur. Burada geriye, Hakk'ın vücudunda yakîn, keyfiyetinde ise hayret kalmaktadır. Bundan dolayıdır ki, (Şiblî): ‘Ey hayrete düşenlerin delili, hayretimi artır’, demiştir. O bu sözü ile önce Allah'ın varlığı ve sıfatlarının kemâli konusundaki mârifeti ispat ve kabul etmiş, bütün halkın maksadının O olduğunu, dualarının O'nun tarafından kabul edildiğini, hayret edenler için O'ndan başka hayret edilecek bir şey bulunmadığını bilmiş, o zaman hayretin artırılmasını dilemiş, matlubta (Allah’ın varlığında) aklın hayran ve sergerdan olmasının bir şirk ve bir vakfe (tereddüt) olduğunu anlamıştır. Ve bu mâna gayet latîf ve hoştur.” (Keşfu’l-Mahcûb, Dergâh)
Gündelik hayatın içinden baktığımızda ise çocukluğumuzda başlayan hayrete giderek alıştığımızı ve böylece yok olmayı kabul etmeyen ancak artış ile eksilişi kabul eden hayreti yaşımız ilerledikçe eksiltmeye yöneldiğimizi görür, örneğin kozmolojiyi bir fizik meselesin, kendi varlığımızı biyolojik bir gerçekliğe havale ederiz.
Bu nedenle Kur’an hayretteki eksilmeye karşı “Bakmaz mısınız?”, “Düşünmez misiniz?”, “İbret almaz mısınız?” uyarılarıyla bizden o alışkanlığımızı kırmamızı diğer bir söyleyişle alışkanlık uykusundan uyanmamızı ister. Böylece hayret, yukarıda işaret ettiğimiz ayetin “Görmeyenle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz.” mealine göre görmenin, aydınlıkta olmanın, şeylerin farkını bilmenin hakikatine bağlanarak, mezkur olumsuzlukları kırma ve aynı zamanda kendi haddimizde durma çabamıza ad olur.
Sûfîlerin “marifet arttıkça hayret artar” demesi de bundan olsa gerektir. Zira hakikat, bir eşya gibi ele alınıp bitirilecek bir şey değildir. Her an yeni bir yüzüyle görünür. Yaratmanın sürekli olduğu şu âlemde, insanın şeylere alışması ya da alıştığını sanması aslında körleşmesinden ve asıl bu saikle haddi aşmasından başka bir şey değildir.
İdrak esasında nefsin güçlerinden “hissî–aklî bilgi” olarak nazar, istidlâle; “kalbî idrak” olarak firâset, sezgi, basirete; “keşf ve ilhâm” olan yakîn ve mükâşefe’ye… tabi olan hayret, günümüz insanının en büyük kayıplarındandır. Hiçbir şey karşısında onun hakikatinin gerektirdiği kadar durmuyoruz. Her şey akıyor, biz de akıyoruz. Duran yok. Oysa hayret, insanın varlıktaki akış karşısında “bunda bir sır var” diyerek durmasıdır ki bu da “Burada benim aklım yetmiyor” diyebilme cesaretinin adıdır.
Bu bakımdan tasavvuf geleneğinde de hayret, bir menzil (mertebe, basamak) olarak anılmakla birlikte bu geçilip bırakılan bir menzil değildir. İnsanın soluklandığı, bazen orada bizzat ikamet ettiği bir eşiktir.
Çünkü hayret imanın tazelenmesine, ibadetin alışkanlıktan kurtarılmasına hizmet eder ve bu minvalde duayı tekrar olmaktan çıkarır.
İnsanı, “biliyorum” kibrinden, “bilmiyorum ama huzurundayım” edebine taşır.
Bu konudaki diğer haberler:
Görüntülenme:112
Bu haber kaynaktan arşivlenmiştir 08 Ocak 2026 04:08 kaynağından arşivlendi



Giriş yap
Haberler
Türkiye'de Hava durumu
Türkiye'de Manyetik fırtınalar
Türkiye'de Namaz vakti
Türkiye'de Değerli metaller
Türkiye'de Döviz çevirici
Türkiye'de Kredi hesaplayıcı
Türkiye'de Kripto para
Türkiye'de Burçlar
Türkiye'de Soru - Cevap
İnternet hızını test et
Türkiye Radyosu
Türkiye televizyonu
Hakkımızda








En çok okunanlar



















