Ankara24.com
close
up
Menu

Konuşmasın diye avukat yollamışlar Yerel Gündem Haberleri

MTV borç sorgulama: Motorlu Taşıtlar Vergisi ödemelerinde son gün ne zaman, MTV ödemesi nasıl yapılır, ne zaman bitiyor?

Rektör Kırışık tan Kültür ve Turizm Bakanlığına iş birliği ziyareti Karabük Haberleri

AFAD Başkanı Pehlivan: İzmir de 112 ye gelen 577 ihbarın tamamına müdahale ettik

Trump ı suçladı aynısı başına geldi: Elon Musk ın Epstein mailleri paylaşıldı Amerika Haberleri

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı na Hasan Suver atandı

TCMB den yabancı para kredilerine düzenleme

CHP teşkilatları DEM den rahatsız Yerel Gündem Haberleri

Trump ı suçlamıştı! Elon Musk ın Epstein e gönderdiği e posta ortaya çıktı

Ünlü oyuncu kocasıyla ilgili öyle bir gaf yaptı ki! Yoksa bildiğimiz evliliklerden değil mi bu!

Evan Guessand’ın yeni takımı açıklandı!

Halkın arasına karışan(!) AKP’li vekile emekliden tepki: ‘İnek gibi sağın sonra karşımıza çıkın’

Lübnan dan İsrail iddialarına yalanlama!

Deniz üstünde yeni bir Rize... 662 futbol sahası kadar dolgu yapıldı

AB den göç rotalarında çok amaçlı merkez: Ortak ülkelerle yakın iş birliği Avrupa Haberleri

Fenomen Mika Raun gözaltına alındı!

Lady Gaga dan ICE tepkisi: Huzura geri dönmemiz gerekiyor

Bakan Fidan: İlişkilerin yeni bir anlaşma zemininde normalleşmesi gerekmektedir

İşgalci İsrailliler Batı Şeria’da yüzlerce ağaç kesti, hayvan çaldı

Venezuela da genel af çıkartılacak

Gabor Maté: Sağlığımız ya da hastalığımız, içinde yaşadığımız dünyayla olan ilişkimizin bir yansımasıdır

Gabor Maté: Sağlığımız ya da hastalığımız, içinde yaşadığımız dünyayla olan ilişkimizin bir yansımasıdır

T24 sayfasından alınan verilere dayanarak, Ankara24.com duyuruda bulunuyor.

Modern tıbbın hâkim bakışı, hastalığı çoğu zaman bedende ortaya çıkan izole bir sorun olarak ele alıyor: bozulmuş bir organ, yanlış çalışan bir sistem, susturulması gereken bir belirti. Hekim ve yazar Gabor Maté ise bu yaklaşımın hem eksik hem de yanıltıcı olduğunu savunuyor. Ona göre insan bedeni, duygulardan, ilişkilerden, çocukluk deneyimlerinden ve içinde yaşanılan kültürden bağımsız bir biyolojik makine değil; tam tersine, tüm bu alanlarda yaşananların doğrudan yansıdığı canlı bir bütün.

Maté, kronik hastalıkların, otoimmün bozuklukların, bağımlılıkların, ruhsal rahatsızlıkların ve hatta bazı kanser türlerinin ardında yalnızca genetik yatkınlıklar ya da yaşam tarzı tercihleri değil; erken yaşta öğrenilen hayatta kalma stratejileri, bastırılmış öfke ve ihtiyaçlar, duygusal ihmal, bağlanma kopuklukları ve kuşaklar boyunca aktarılan travmalar bulunduğunu ortaya koyuyor. Sağlıklı görünmenin, güçlü olmanın, “herkes için her şeyi yapabilmenin” kültürel olarak ödüllendirildiği bir dünyada, bedenin yükü sessizce taşıdığını; ifade edilemeyen duyguların ise zamanla fizyolojik dile dönüştüğünü anlatıyor.

Bu perspektifte hastalık, rastlantısal bir talihsizlik ya da kişisel bir başarısızlık değil; insanın kendi sınırlarını, bastırdığı ihtiyaçlarını ve yaşadığı çevrenin toksisitesini haber veren bir uyarı sistemi hâline geliyor. Çocuklukta kurulamayan güvenli bağların, yetişkinlikte bedensel ve ruhsal bedellerle geri döndüğünü vurgulayan Maté, bireysel iyileşmenin de toplumsal koşullardan ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatıyor. Sağlığı, yalnızca tedavi edilecek bir sonuç değil; ilişkilerle, şefkatle, duygusal güvenlikle ve kültürel yapıların dönüşümüyle mümkün olan bir süreç olarak konumlandırıyor.

Maté’in kişisel sitesinde kaleme aldığı yazının tamamı şöyle:

“Ben asla öfkelenmem,” der Woody Allen’ın filmlerinden birindeki bir karakter. “Onun yerine tümör geliştiririm.” Bu alaycı cümlede, pek çok doktorun fark edeceğinden çok daha fazla bilimsel gerçek gizlidir. Ana akım tıbbi uygulama, insan organizmasının fizyolojik işleyişinde duyguların rolünü büyük ölçüde görmezden gelir. Oysa bilimsel kanıtlar, insanların yaşam boyu duygusal deneyimlerinin sağlık ve hastalık üzerinde derin bir etkisi olduğunu fazlasıyla göstermektedir. Ve duygusal örüntüler psikolojik ve toplumsal çevreye verilen tepkiler olduğundan, bireydeki hastalık her zaman onun çok kuşaklı köken ailesi ve yaşamının içinde şekillendiği daha geniş kültür hakkında da bize bir şey söyler.

Biz insanlar biyopsikososyal varlıklarız; sağlığımız ya da hastalığımız, içinde yaşadığımız dünyayla olan ilişkimizin bir yansımasıdır, ailenin, sınıfın, cinsiyetin, ırkın, siyasal statünün ve parçası olduğumuz fiziksel ekolojinin tüm değişkenleri dâhil. Ulusal Sağlık Enstitüleri’nden yakın tarihli bir makale, “biyopsikososyal-ekolojik bir paradigma”ya dayanan yeni bir temel tıp kuramı çağrısında bulundu. Ana akım tıbbın ideolojik sınırlılıkları göz önüne alındığında, bu ileriye dönük girişimin yakın zamanda dikkate alınması pek olası görünmüyor.

Daha ikinci yüzyılda Romalı hekim Galen, duygusal yük ile hastalık arasındaki bağlantıyı not etmişti; bu gözlem yüzyıllar boyunca pek çok klinisyen tarafından yinelendi. Çoğu zaman bilinçdışı olan stresli duygulardan fiziksel hastalığa giden yol, aile hekimi ve palyatif bakım uygulayıcısı olarak bana sıkça kendini gösterdi; oysa tıp eğitimimde bu tür bağlantılara uzaktan yakından bile değinilmemişti. Malignitelerden romatoid artrit ya da ülseratif kolit gibi otoimmün hastalıklara; egzama ve sedef gibi kalıcı cilt sorunlarından Lou Gehrig Hastalığı (ALS), multipl skleroz, Parkinson ve hatta demans gibi nörolojik bozukluklara kadar her tür kronik hastalığı olan kişiler, bazı belirgin duygusal yaşam örüntüleriyle karakterize ediliyordu. Bunlar arasında, özellikle sağlıklı öfkenin bastırılması olmak üzere sözde “olumsuz” duyguların kronik olarak bastırılması -Woody Allen karakterinin ironik itirafında olduğu gibi-; görev, rol ve sorumluluk duygusunun baskınlığı; başkalarının duygusal ihtiyaçlarına aşırı önem verip kendi ihtiyaçlarını görmezden gelme; ve son olarak, yine çoğu kez bilinçdışı olan, başkalarının nasıl hissettiğinden sorumlu olduğuna ve asla kimseyi hayal kırıklığına uğratmaması gerektiğine dair çekirdek bir inanç yer alıyordu. “İyi insanlar genç ölür” deyişi -ne yazık ki- çoğu zaman fark ettiğimizden daha fazla geçerliliğe sahiptir.

Görev, rol ve sorumluluk duygusunun aşırılaşmasını örnekleyen bir olayda, New York Times yazarı Julia Baird yakın zamanda yumurtalık kanseri teşhisini bildirdi. Yakın tarihli bir köşesinde şöyle yazdı: “Her zaman sağlıklı ve güçlü oldum. Düzenli olarak sıcak yoga yapıyor, Sidney’deki evimin yakınında balıklarla dolu bir koyda iki kilometre yüzüyorum; tüm bunları iki küçük çocuğuma bakarken, bir TV programı sunarken, köşe yazıları yazarken ve yazmakta olduğum kitabın son düzeltmelerini yaparken gerçekleştiriyorum.” Baird, farkında olmadan, benim bu tür malignitesi olan herkesle karşılaştığım “her şeyi yapabilirim, herkese her şey olurum” çoklu görev personasını tam olarak betimliyor. İnsanlar bunun farkında değildir ve hekimleri de nadiren onları bilgilendirir; oysa böylesi kendiliğinden dayatılan stres, her tür hastalık için başlıca bir risk etmenidir.

Ama bu gerçekten yalnızca kişinin kendine dayattığı bir şey midir? Bu şekilde görmek doğru değildir. Materyalist bir kültür, üyelerine değerlerinin insan olmalarından ziyade ürettikleri, başardıkları ya da tükettikleri şeylere bağlı olduğunu öğretir. Birçoğumuz, değerimizi sürekli kanıtlamamız ve meşrulaştırmamız gerektiğine; varlığımızı haklı çıkarmak için durmadan sahip olmamız ve yapmamız gerektiğine inanırız.

ALS’ye adını veren beyzbol efsanesi Lou Gehrig, kendini inkârı uç noktasına kadar temsil ediyordu; benim tedavi ettiğim, görüştüğüm ya da hakkında okuduğum -ya da tıbbi makalelerde anlatılan- tüm ALS’li kişiler de öyledir. Onun meşhur ardışık maç oynama rekoru, yıkılmazlığıyla değil, ihtiyaçları olmayan, savunmasız olmayan biri olarak öz-kimliğinden vazgeçmeyi reddetmesiyle ilgiliydi. Diğer tüm sporcular gibi sakatlıklar yaşadı: Parmaklarının hepsi en az bir kez, bazıları daha da fazla kırılmıştı. Acıdan yüzünü buruştururken, mide bulandırıcı bir ağrı içindeyken bile oynardı; çünkü görev bilinci dinlenmesine izin vermezdi.

Gehrig’in öyküsü, kronik hastalığı olan pek çok insanın öyküsü gibi, bizi şu soruyla baş başa bırakır: Bu tür duygusal örüntüler fiziksel hastalığı nasıl güçlendirir? İnsanlar neden bu kadar kendine zarar veren özellikler geliştirir ve sürdürür?

Zorlayıcı öz-ihmal ve duygusal bastırma asla kasıtlı ya da bilinçli değildir, kimse bu nedenle suçlanamaz. Bunlar erken çocuklukta başa çıkma mekanizmaları olarak başlar. Örneğin Gehrig’in alkolik bir babası ve son derece stresli bir annesi vardı. Çocukken, ebeveynlerinin duygusal bakıcısı olma sorumluluğu kendisine yüklendiği için, savunmasızlık kabul etmeyen bir kabuğa büründü. Bağlanma araştırmaları ve kuramının öncüsü psikiyatrist John Bowlby’nin söylediği gibi, bu tür bir rol tersine çevrilmesi, çocuğun ileriki yaşamında kaçınılmaz olarak patoloji kaynağıdır. Gehrig çocukluğunda, zamanla kaçınılmaz öz-kimliğine dönüşen bir persona geliştirmek zorunda kaldı. İşlevsiz çevresine böyle uyum sağladı; kendini başka türlü bilmiyordu.

Zihin ile bedenin ayrılması, bilimle bağdaşmayan hatalı bir görüştür

Pediatrics dergisinde yayımlanan yakın tarihli bir makale, erken çocukluk başa çıkma dinamiklerinin yetişkinlikte hastalık ve işlev bozukluğuna yol açabileceği fikrini şöyle özetliyordu:

“Anlık hayatta kalma ve uyum için gerekli olan kısa vadeli fizyolojik ve psikolojik uyarlanmalar … öğrenme, davranış, sağlık ve uzun ömür açısından uzun vadeli sonuçlar üzerinde önemli bir bedel doğurabilir.”

Zihin ile bedenin ayrılması, bilimle bağdaşmayan hatalı bir görüştür.

Bağımlı ve savunmasız çocukluk dönemlerimizde, daha sonra kendimiz sandığımız psikolojik, davranışsal ve duygusal bileşimi geliştiririz. Kişilik dediğimiz bu bileşim, çoğu zaman gerçek ihtiyaçları ve arzuları olan gerçek bir insanı maskeler. Kişilik bir kusur değildir. Stresli ortamlarda öncelikle bir savunma olarak evrilir; ancak bu savunma zamanla sabotajcıya dönüşebilir.

Zihin ile bedenin ayrılması, bilimle bağdaşmayan hatalı bir görüştür. Kişilik özellikleri, yani psikolojik örüntüler, hastalığa yatkınlık yaratır; çünkü duyguları işleyen beyin devreleri ve sistemleri, yalnızca otonom sinirlerimizi değil, kardiyovasküler, hormonal ve bağışıklık sistemlerimizi de derinden etkiler: Gerçekte bunların hepsi birbirine bağlıdır. Artık yeni sayılmayan psikonöroimmünoloji disiplini, bu görünüşte ayrı sistemleri tek bir üst-sistemde birleştiren çok sayıdaki nörolojik ve biyokimyasal mekanizmayı ortaya koymuştur.

Science Daily’de yayımlanan bir haber, Virginia Üniversitesi’nden gelen en son bulguyu özetliyordu:

“Onlarca yıllık ders kitabı bilgisini altüst eden çarpıcı bir keşifte, araştırmacılar beynin, var olmadığı sanılan damarlar aracılığıyla bağışıklık sistemine doğrudan bağlı olduğunu belirledi. Bu keşif, otizmden Alzheimer’a, multipl sklerozdan pek çok hastalığa kadar derin etkiler taşıyabilir.”

Özetle, duyguları bastırdığımızda -ya da dizginsiz öfke anlarında olduğu gibi tamamen onların esiri olduğumuzda- sinir sistemimizi, hormonal düzeneklerimizi, bağışıklık sistemimizi, bağırsaklarımızı, kalbimizi ve diğer organlarımızı altüst ederiz. Sonuç kronik ya da akut hastalık olabilir. Bastırılmış öfke sonunda bize karşı döndüğü gibi, bağışıklık sistemi de -örneğin otoimmün bozukluklarda olduğu gibi- bize karşı dönebilir.

Beyin ile beden arasındaki etkileşimler, olumsuz erken çocukluk koşullarının uzun vadede yalnızca psikolojik ve duygusal etkiler bırakmadığını da gösterir. Erken çocukluk deneyimlerinin fiziksel etkileri de doğrudan hastalığı teşvik edebilir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri ve Yeni Zelanda’dan çalışmalar, çocuklukta kötü muamele görmüş sağlıklı yetişkinlerin, stresli deneyimlere yanıt olarak dolaşımlarında daha yüksek inflamatuar ürünler taşıma olasılığının daha fazla olduğunu göstermiştir. Bu aşırı stres tepkileri ise kalp hastalığı, diyabet ve daha birçok hastalık için bir risk etmenidir.

Çocukluk travmasının yetişkinlikteki ruhsal ve bedensel sağlık üzerindeki etkisini abartmak imkânsızdır. Sayısız çalışma, erken yaşamda çekilen acıların, depresyon, psikoz ya da bağımlılık gibi ruhsal hastalıklardan otoimmün hastalıklara ve kansere kadar pek çok hastalığı güçlendirdiğini göstermiştir. Kanada’da yapılan bir çalışma, çocuklukta istismarın, sigara ve alkol gibi yaşam tarzı alışkanlıkları kontrol edildiğinde bile, kanser riskini yaklaşık yüzde 50 artırdığını ortaya koymuştur.

İlk soru asla “neden bağımlılık?” değildir; “neden acı?”dır.

Özellikle bağımlılıklar, erken travmaya verilen yanıtlardır. İster uyuşturucuya, ister yiyeceğe, ister kumara ya da başka bir biçime olsun, hepsi stresi ve duygusal acıyı yatıştırma girişimleridir. İlk soru asla neden bağımlılık değil, neden acıdır? Toplumumuzu kuşatan bağımlılıkları, onların hafifletmeye çalıştığı acı ve stresi -ya da kökenindeki çocukluk travmasını- kabul etmeden anlayamayız. Bu açıdan bakıldığında, bugün karşı karşıya olduğumuz obezite salgını, öncelikle bir acı ve stres salgınıdır.

Şaşırtıcı ama gerçek: Tıp öğrencilerinin çoğu, eğitimleri boyunca “travma” kelimesini, fiziksel yaralanma anlamı dışında, hiç duymaz. San Francisco’da tanınmış bir meslektaşım bir keresinde bana “Tıp mesleği travma fobisidir” demişti. Bunun hasta bakımındaki sonuçları, ister fiziksel ister psikiyatrik durumların tedavisinde olsun, zihin/beden birliği göz önüne alındığında başlı başına yanıltıcı bir ayrım, yıkıcıdır.

Travmanın etkileri, yinelenen psikolojik işlev bozuklukları yoluyla kuşaklararası hale gelir

Bireysel aile dinamikleri, kültür ve toplum bağlamında şekillenir. Ailelerin travmayı kuşaklar boyunca aktaran tarihleri olduğu gibi, toplumların da vardır. Bu nedenle yoksulların, ırksal olarak baskı altında olanların ve tarihsel olarak travmatize edilmiş grupların hastalığa daha yatkın olduğunu anlayabiliriz. Kuzey Amerika ve örneğin Avustralya’daki yerli topluluklarda alkolizm, şiddet, obezite, diyabet ve aşırı doz ölümlerinin yüksek oranlarını ya da siyah Amerikalıların görece olumsuz sağlık görünümünü ve yaşam beklentisini anmamıza gerek var mı?

Travmanın etkileri, yinelenen psikolojik işlev bozuklukları yoluyla kuşaklararası hale gelir. Epigenetik biliminin yeni alanı, gen işleyişini dahi etkileyen mekanizmaları tanımlamaktadır. Örneğin Holokost’tan sağ kurtulanların çocuklarında, anormal stres hormonu düzeylerine yol açan değişmiş genetik mekanizmalar saptanmıştır. Hayvan çalışmaları, travmanın fizyolojik etkilerinin üçüncü kuşağa kadar aktarılabildiğini göstermektedir.

Son olarak, aile stresi, travma ve toplumsal-ekonomik yoksunluk, insan beyin gelişimini davranış sorunlarına, öğrenme güçlüklerine ve ruhsal hastalıklara yol açacak biçimlerde etkileyebilir. Wisconsin Üniversitesi’nde yapılan BT taraması çalışmaları, en yoksul evlerde büyüyen çocuklarda akademik performanstan sorumlu beyin merkezlerinin yüzde 10’a kadar daha küçük olduğunu göstermiştir. Neden? Çünkü insan beyni bizzat toplumsal bir organdır; nörofizyolojik ve nörokimyasal gelişimi, çocuğun ilişkileri tarafından şekillenir. Yukarıda anılan Pediatrics makalesinin sözleriyle:

“Genler ile deneyimlerin etkileşimi, gelişmekte olan beynin devrelerini kelimenin tam anlamıyla şekillendirir ve özellikle erken çocukluk yıllarında yetişkin-çocuk ilişkilerinin karşılıklı duyarlılığından kritik biçimde etkilenir.”

Çok kuşaklı travma, ilişki sorunları, ekonomik güvencesizlik, anne depresyonu ya da toplumsal kopukluk nedeniyle stres altındaki ebeveynler, çocuklarının optimal gelişimi için gereken “karşılıklı duyarlı” uyumlu etkileşimleri vermekte zorlanırlar. Sonuç, bugün tanık olduğumuz çocuklardaki gelişimsel bozukluklar salgınıdır. Hâkim ideolojiyle uyumlu olarak, tıbbi yanıt çoğunlukla farmasötiktir. Çocukluk boyunca beyni şekillendiren çevreyi dikkate almak yerine, çocuğun beyin kimyasını manipüle etmeye çalışırız.

Duygusal izolasyon öldürür

Bütün olmak, yalnızca hastalığın yokluğunu deneyimlemekten çok daha fazlasıdır.

Öyleyse, sağlık hizmetinin kapı bekçileri ve birincil sağlayıcıları olan doktorlar, sağlığı neyin ürettiği ve neyin baltaladığına dair temel gerçeklere körken insanlar ne yapmalıdır? Eğitimleri onlara zihin ile bedenin, duygular ile fizyolojinin sarsılmaz birliğini öğretmezken?.. Toplumsal etmenlerin, genetik yatkınlıklardan çok daha güçlü sağlık belirleyicileri olduğunu fark etmezken?.. Psikolojik travmanın insan yaşamındaki güçlü rolünden habersizken?..

Toplumsal düzeyde, sağlığın bireysel bir sonuç olmadığını; toplumsal uyumdan, topluluk bağlarından ve karşılıklı destekten doğduğunu anlamalıyız. “Arkadaşların” insanlardan ziyade sanal elektronik varlıklar olabildiği bu yabancılaşmış kültürde, çok kişi Chicago Üniversitesi psikoloğu John Cacioppo’nun “yalnızlığın öldürücülüğü” dediği şeyden muzdarip. İnsanların temel toplumsallığına dayanan bir kültüre doğru, bilinçli olarak istenen ve yaratılan geniş bir tutumsal ve pratik değişime ihtiyacımız var. Duygusal izolasyonun öldürdüğünü, tartışmaya yer bırakmayacak kadar ikna edici ve sarsıcı verilerden zaten biliyoruz.

Politika yapıcılar ve toplum liderleri, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin, güvencesizliklerin ve streslerin, ayrıca ırksal ya da etnik eşitsizliklerin kaçınılmaz olarak sağlık sorunlarına ve çok daha yüksek sağlık maliyetlerine yol açtığını öğrenmelidir. Gerçekte, neredeyse tüm hastalıklar toplumsal hastalıklardır.

Sağlığın geliştirilmesi, gebelikle başlamalıdır

Sağlığın geliştirilmesi, gebelikle başlamalıdır. Rahimde, büyüyen insan anne stresinden zaten etkilenir. Hamile kadınlar yalnızca kan testlerine, fizik muayenelere ve ultrasonlara değil, stres hormonlarının göbek kordonu yoluyla fetüse kronik olarak akmaması için duygusal desteğe de ihtiyaç duyar. Aşırı derecede tıbbileştirilmiş mevcut doğum uygulamaları, doğal fizyolojik süreçlere ve anne-bebek bağlanmasına müdahale eder.

Ebeveyn varlığının ve uyumun beyin ve kişilik gelişimindeki rolü kabul edilirken, genç anneler ve babalar çocuklarıyla çok daha fazla zaman geçirebilmeleri için desteklenmelidir. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde babalara bile ebeveyn izni tanınmaktadır.

Yetişkinler, hekimleri çoğu zaman bilmese bile, sağlık sorunlarının nadiren yalıtık tezahürler olduğunu bilmelidir. Her belirti, her hastalık, yaşamlarımızın nerede dengesiz olabileceğini; çocukluk başa çıkma örüntülerimizin nerede uyumsuz hale gelip fiziksel iyilik hâlimize bedeller ödettiğini düşünmek için de bir fırsattır.

İster işte ister özel yaşamda olsun, çok fazla stres üstlendiğimizde, hayır diyemediğimizde, bedenlerimiz kaçınılmaz olarak bunu bizim yerimize söyleyecektir. Çocukluk programlamamızın hâlâ yaşamlarımızı -zararımıza olacak şekilde- nasıl yönettiğini değerlendirirken, kendimize karşı çok dürüst, çok şefkatli ama çok da kapsamlı olmamız gerekir.

İyileşme içeriden gelir

Son kertede, iyileşme içeriden gelir. Kelimenin kökeni de “bütünlük”tendir. Bütün olmak, yalnızca hastalığın yokluğunu yaşamak değildir. İnsanın doğuştan verilen olanaklarına uygun biçimde, insan organizmasının tam ve optimal işleyişidir. Bu ölçütlerle bakıldığında, içinde yaşadığımız kültür bizi sağlıktan epey uzak bırakmaktadır.

Beslenmenin ve sağlıklı bir ekolojinin, toksinlerden ve kirlilikten arınmış bir çevrenin önemi üzerinde durmaya bile gerek yoktur. Bunlar da bireysel olmaktan çok toplumsal meselelerdir.

Bana sıkça, tıbbi ideolojinin darlığıyla sınırlı olabilen ama mesleklerinde çok yetkin olan hekimlere insanların nasıl yaklaşması gerektiği sorulur. “Bir fırına girmek gibidir,” diye yanıtlarım. “Fırına girdiğinizde salam istemezsiniz; kasaba gittiğinizde de kurabiye istemenin faydası yoktur.” Hekimin sunabildiklerini -ki çoğu zaman mucizevi olabilir- alın; ama sunamayacaklarını aramayın. Çoğu hekimin veremediği şeyler için alternatif kaynaklar bulun: organ ve sistemleri değil, tüm insan organizmasını dikkate alan bütüncül bir yaklaşım. Nasıl yaşadığınızın, ne yediğinizin, duygusal dengenizin, ruhsal gelişiminizin, ilişkilerinizin bütünlüğünün sorumluluğunu üstlenin.

Kendinize, ebeveynlerinizin size vermeyi çok istemiş ama muhtemelen verememiş olduğu şeyi, elinizden geldiğince verin: yürekten bir ilgi, zihinsel olarak tam bir farkındalık ve şefkat. Bunları kendinize armağan etmeyi günlük pratiğiniz haline getirin.

“Bir kültür toksik de olabilir, besleyici de,” diye yazar Thom Hartmann. Toplumumuzda sağlığın tüm sorumluluğunu almak istiyorsak, yalnızca kişisel iyilik hâlimizin uyanık bekçileri olmakla kalmamalı; bizi toksik bir kültüre saplanıp bırakan yapıları, kurumları ve ideolojileri değiştirmek için de çalışmalıyız.

Gelişmeleri kaçırmamak için Ankara24.com'dan en güncel haberleri takip edin.
seeGörüntülenme:81
embedKaynak:https://t24.com.tr
archiveBu haber kaynaktan arşivlenmiştir 01 Şubat 2026 10:28 kaynağından arşivlendi
0 Yorum
Giriş yapın, yorum yapmak için...
Yayına ilk cevap veren siz olun...
topEn çok okunanlar
Şu anda en çok tartışılan olaylar

Konuşmasın diye avukat yollamışlar Yerel Gündem Haberleri

31 Ocak 2026 04:04see162

MTV borç sorgulama: Motorlu Taşıtlar Vergisi ödemelerinde son gün ne zaman, MTV ödemesi nasıl yapılır, ne zaman bitiyor?

30 Ocak 2026 16:27see155

Rektör Kırışık tan Kültür ve Turizm Bakanlığına iş birliği ziyareti Karabük Haberleri

30 Ocak 2026 16:07see152

AFAD Başkanı Pehlivan: İzmir de 112 ye gelen 577 ihbarın tamamına müdahale ettik

30 Ocak 2026 19:37see151

Trump ı suçladı aynısı başına geldi: Elon Musk ın Epstein mailleri paylaşıldı Amerika Haberleri

31 Ocak 2026 00:24see151

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı na Hasan Suver atandı

31 Ocak 2026 00:41see148

TCMB den yabancı para kredilerine düzenleme

31 Ocak 2026 02:45see142

CHP teşkilatları DEM den rahatsız Yerel Gündem Haberleri

31 Ocak 2026 04:04see140

Trump ı suçlamıştı! Elon Musk ın Epstein e gönderdiği e posta ortaya çıktı

31 Ocak 2026 01:05see138

Ünlü oyuncu kocasıyla ilgili öyle bir gaf yaptı ki! Yoksa bildiğimiz evliliklerden değil mi bu!

30 Ocak 2026 18:18see132

Evan Guessand’ın yeni takımı açıklandı!

31 Ocak 2026 01:53see131

Halkın arasına karışan(!) AKP’li vekile emekliden tepki: ‘İnek gibi sağın sonra karşımıza çıkın’

31 Ocak 2026 05:24see131

Lübnan dan İsrail iddialarına yalanlama!

30 Ocak 2026 21:41see131

Deniz üstünde yeni bir Rize... 662 futbol sahası kadar dolgu yapıldı

31 Ocak 2026 07:22see130

AB den göç rotalarında çok amaçlı merkez: Ortak ülkelerle yakın iş birliği Avrupa Haberleri

30 Ocak 2026 19:55see130

Fenomen Mika Raun gözaltına alındı!

30 Ocak 2026 18:06see129

Lady Gaga dan ICE tepkisi: Huzura geri dönmemiz gerekiyor

30 Ocak 2026 14:08see129

Bakan Fidan: İlişkilerin yeni bir anlaşma zemininde normalleşmesi gerekmektedir

30 Ocak 2026 17:00see128

İşgalci İsrailliler Batı Şeria’da yüzlerce ağaç kesti, hayvan çaldı

31 Ocak 2026 06:34see128

Venezuela da genel af çıkartılacak

31 Ocak 2026 07:30see127
newsSon haberler
Günün en taze ve güncel olayları