Ankara24.com
close
up
Menu

Bakanlar Çiftçi ve Tekin’den okullarda güvenlik toplantısı Gündem Haberleri

Dubai’deki Burj Al Arab oteli 18 aylık restorasyon için kapatılacak Ortadoğu Haberleri

Kahramanmaraş saldırısının ardından tehdit içerikli paylaşıma soruşturma

İstanbul da silahlı saldırı: İki yaralı şüpheli yakalandı İstanbul Haberleri

Arda Güler in golleri yetmedi! Real Madrid, Şampiyonlar Ligi ne veda etti

Bahçelievler’de inşaat halindeki 12 katlı binada yangın paniği İstanbul Haberleri

Sevdiğim Sensin bu akşam var mı, yok mu? Sevdiğim Sensin 10. yeni bölüm bu akşam yayınlanacak mı? 16 Nisan Star TV yayın akışı

Provokatif paylaşımlarda bulunan 66 URL adresi için erişimin engellenmesi talebi

Resmi Gazete de yayımlandı; 7 yeni büyükelçi atandı Sözcü Gazetesi

Şuranur un cenaze namazını kıldıran amcası: Yeğenim cennet kuşu oldu Kahramanmaraş Haberleri

UEFA AVRUPA LİGİ YARI FİNAL EŞLEŞMELERİ I Aston Villa şov yaptı, Emery kupayı istiyor

T.C. İSTANBUL ANADOLU 17. SULH HUKUK MAHKEMESİ

Tunceli Adliyesi önünde bekleyen Gülistan Doku’nun ailesi ile şüpheli yakınları arasında arbede

Alevlere teslim olan kamyonet kullanılmaz hale geldi Çorum Haberleri

Son Dakika Lübnan İsrail ateşkesi başladı

Son Dakika Şanlıurfa okul saldırısı soruşturmasında 16 gözaltı

Ateşkes uzatılacak mı? Beyaz Saray son durumu açıkladı

İskenderun da Cinayet Sanıkları Tutuklandı

Son Dakika TBMM den Maraş taki saldırı ile ilgili komisyon kararı

Aile dehşeti! Eşini öldürdü, kızını yaraladı Sözcü Gazetesi

Beyaz Saray’da Trump, tarihin koridorlarında Napolyon: Güç siyaseti yine aynı çıkmaza mı gidiyor? Dış Haberler

Beyaz Saray’da Trump, tarihin koridorlarında Napolyon: Güç siyaseti yine aynı çıkmaza mı gidiyor? Dış Haberler

Ankara24.com, Haberturk kaynağından alınan bilgilere dayanarak bilgi yayımlıyor.

Bugün Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki temaslarda temel mesele, baskının sınırıdır. Amerikan düşünce kuruluşu Brookings Institution ve Council on Foreign Relations raporlarında son yıllarda sıkça vurgulanan “coercive diplomacy” yani zorlayıcı diplomasi kavramı, ekonomik yaptırımların ve askerî tehdidin ancak çıkış kapısı sunulduğunda işe yaradığını savunuyor.

Aksi halde hedef ülke geri adım atmak yerine milliyetçi reflekslerle daha sert bir çizgiye kayabiliyor. İran örneğinde de yaptırımların ekonomiyi zorladığı, ancak devlet yapısını çökertmek yerine savunma reflekslerini güçlendirdiği değerlendirmeleri yapılıyor. Bu durum, baskının tek başına sonuç üretmediğini gösteren modern örneklerden biri olarak değerlendiriliyor.

Fransız strateji çevreleri ise Napolyon benzetmesini daha açık yapıyor. IFRI ve Paris merkezli güvenlik analizlerinde, Napolyon’un İspanya savaşı ve Rusya seferinde yaşadığı temel hatanın “kapasite ile siyasi sonuç arasındaki farkı görememek” olduğu belirtiliyor. Napolyon ordularıyla şehirleri alabiliyordu, ancak toplumların iradesini teslim alamıyordu.

Aynı tartışma bugün modern güç siyaseti için de geçerli. Askerî üstünlük, hava saldırıları ya da ekonomik abluka kısa vadeli baskı yaratabilir; fakat uzun vadeli siyasi çözüm için karşı tarafın sisteme entegre olacağı bir denge kurulmadığında krizler tekrar ediyor. Bu nedenle birçok Avrupalı analist, İran dosyasında “rejim baskılanabilir ama coğrafya teslim alınamaz” uyarısını öne çıkarıyor.

Beyaz Saray koridorlarında bugün verilen kararlar ile Napolyon’un sarayında alınan kararlar arasında iki asır olsa da stratejik soru aynı: Güç, rakibi masaya getirir; peki anlaşmayı da getirir mi? Eğer baskı, karşı tarafa onurlu bir çıkış yolu bırakmazsa çoğu zaman sonuç uzayan kriz, artan maliyet ve beklenmeyen direnç oluyor.

Napolyon Avrupa’da bunu gördü. Washington ise bugün Tahran dosyasında benzer bir tarihsel sınavla karşı karşıya. Güç sahibi aktörler çoğu zaman tarihin kendileri için ilerlediğini sanır; oysa tarih bazen en çok, kendini yenilmez görenleri tekrar eder.

Fransız Devrimi’nin çocuğu, Avrupa’nın kâbusu

Fransız Devrimi sonrasında Avrupa sarayları yalnızca Paris’teki iktidar değişiminden değil, sınır tanımayan fikirlerden korkuyordu. Halk egemenliği, yurttaşlık, laik hukuk düzeni ve aristokrat ayrıcalıklarının tasfiyesi gibi kavramlar, kıtanın monarşik düzeni açısından varoluşsal tehdit olarak görülüyordu.

Avusturya, Prusya, Rusya ve Birleşik Krallık için mesele yalnızca Fransa’nın sınırları değil, devrimci dalganın kendi toplumlarına sıçrama ihtimaliydi. İşte bu atmosferde yükselen Napolyon Bonapart, 1799’daki 18 Brumaire darbesiyle iktidarı ele geçirdi; önce Birinci Konsül, ardından 1804’te imparator oldu.

Birçok Fransız tarihçiye göre Napolyon, devrimin kaosundan doğan düzen arayışının somut sonucuydu; Avrupa içinse disiplinli bir ordunun başındaki ideolojik bir fırtına.

Fransız ve İngiliz tarih yazımında Napolyon’un mirası hâlâ iki kutuplu biçimde değerlendirilir. Université Paris 1 Panthéon-Sorbonne çevresindeki çalışmalarda onun merkezî devlet yapısını güçlendirdiği, vergi sistemini rasyonelleştirdiği, liyakat esaslı bürokrasiyi yaygınlaştırdığı ve modern medeni hukukun temellerinden biri kabul edilen Napolyon Kanunları ile kalıcı iz bıraktığı vurgulanır.

İngiliz tarihçilerin önemli bölümü ise onu, Avrupa’yı on yılı aşkın süre savaş alanına çeviren yayılmacı bir askerî lider olarak tanımlar. British Museum ve King's College Londonçevresindeki analizlerde Napolyon savaşlarının milyonlarca insanı etkilediği, modern total savaş anlayışına giden yolu hızlandırdığı ifade edilir. Kısacası bir kesim için devlet kurucusu, diğer kesim için kıta çapında yıkımın mimarıdır.

Napolyon’un en büyük avantajı hız, cesaret ve karar alma merkeziliğiydi. Ordularını rakiplerinden daha hızlı hareket ettiriyor, cephede sürpriz yaratıyor ve savaşın temposunu kendi lehine çeviriyordu. Ancak uluslararası ilişkiler uzmanlarının sıkça belirttiği gibi, taktik deha her zaman stratejik denge üretmez. Napolyon’un en büyük zaafı, başarılarının kalıcı olduğuna ve Avrupa’nın iradesinin kırıldığına inanmasıydı.

İspanya Bağımsızlık Savaşı ile başlayan yıpranma ve ardından Rusya Seferi, onun askerî kapasitesi ile siyasi gerçeklik arasındaki farkı ortaya çıkardı. Şehirler alınabiliyordu, fakat halklar teslim olmuyordu. Bu nedenle Napolyon, Fransız Devrimi’nin çocuğu olarak doğdu; fakat Avrupa’nın kâbusuna dönüşürken aynı zamanda kendi sınırlarını da hazırladı.

Leipzig: Gücün ilk büyük kırılması

Leipzig Muharebesi, 1813 sonbaharında yalnızca bir meydan savaşı değil, Napolyon Bonapart döneminin geri döndürülemez kırılma anı olarak tarihe geçti. Fransız kaynaklarında bu savaş çoğu zaman “imparatorluğun çözülmeye başladığı gün” şeklinde anılırken, Alman tarih yazımında “Milletler Savaşı” olarak ulusal hafızanın kurucu dönemeçlerinden biri kabul edilir.

Rusya, Prusya, Avusturya, Birleşik Krallık, İsveç ve Portekiz destekli koalisyon karşısında alınan yenilgi, Avrupa’nın Napolyon’a karşı dağınık dirençten ortak stratejiye geçtiğini gösterdi. Modern askerî tarihçiler için Leipzig, tek bir ordunun değil, koalisyon savaşının zaferidir.

Yaklaşık 60 bin civarındaki kayıp yalnızca insan gücü eksilmesi anlamına gelmiyordu. Fransız ordusunun tecrübeli subay kadroları ve savaş görmüş çekirdek birlikleri ağır darbe aldı; yıllardır korku ve çıkar dengesiyle Paris’e bağlı kalan Alman prenslikleri saf değiştirmeye başladı.

King's College London çevresindeki Avrupa savaş tarihi çalışmalarında Leipzig sonrası Napolyon sisteminin lojistik açıdan sürdürülemez hale geldiği vurgulanır. Cephane akışı bozulmuş, Ren hattındaki savunma baskı altına girmiş, vergi ve asker tedarik mekanizmaları zayıflamıştı. Daha da önemlisi, Napolyon’un savaş alanında her krizi çevirebilen komutan imajı ilk kez geniş ölçekte parçalandı.

Bugünün Amerikan strateji raporlarında buna benzer süreçler için sıkça kullanılan kavram “deterrence erosion” yani caydırıcılığın aşınmasıdır.

RAND Corporation ve Center for Strategic and International Studies analizlerinde vurgulandığı üzere, bir güç yenilmez görünmediği anda rakiplerin risk iştahı artar, tarafsız aktörler saf değiştirir ve müttefikler güvenlik garantilerini yeniden sorgular. Leipzig’de olan da buydu: Savaş meydanında kaybedilen yalnızca mevzi değil, algıydı. Tarih bize defalarca gösterdi ki ordular çoğu zaman bir günde yenilmez; önce yenilmezlik efsanesi çöker, ardından cepheler dağılır.

1814: Müzakere için son şans

1814 başında Altıncı Koalisyon Savaşı yeni bir safhaya girdi ve koalisyon orduları ilk kez doğrudan Fransa topraklarına girdi. Napolyon Bonapart, Champagne harekâtında seri manevralarla bazı yerel zaferler kazanarak askerî dehasını son kez gösterdi; daha küçük kuvvetlerle dağınık düşman birliklerine saldırdı ve rakip komutanları şaşırttı. Ancak Fransız ve İngiliz askerî tarihçilerin ortak vurgusu şudur: Taktik başarı, stratejik çöküşü durduramadı.

Paris ilk kez ciddi tehdit altındaydı, insan gücü tükenmişti, mali kaynaklar daralmıştı ve yıllardır süren savaş toplumsal yorgunluk üretmişti. İmparator hâlâ savaş kazanabiliyordu, fakat artık savaşı çeviremiyordu.

Koalisyon güçleri de çatışmayı sonsuza kadar sürdürmek istemiyordu. Birleşik Krallık, Rusya, Avusturya ve Prusya için kıta ekonomisi yıpranmış, ticaret ağları bozulmuş ve savaş maliyetleri büyümüştü.

Bu nedenle tarih literatüründe Frankfurt Teklifleri olarak anılan çerçevede Napolyon’a bir çıkış kapısı sunuldu: Fransa doğal sınırlarına çekilecek, işgal ettiği bölgelerden vazgeçecek, askerî kapasitesi sınırlandırılacak; buna karşılık Napolyon’un tahtta kalması tamamen dışlanmayacaktı. Modern diplomasi uzmanlarına göre bu teklif, güç kaybeden bir lidere verilen “onurlu geri çekilme” modeliydi. Fakat tarihte bazen en büyük kayıp, yenilgiyi değil; zamanında kabul edilmeyen son uzlaşma fırsatını kaçırmaktır.

Şatillon’da yapılan ölümcül hata

Şatillon Görüşmeleri, 5 Şubat–5 Mart 1814 tarihleri arasında Avrupa tarihinin en kritik diplomatik fırsatlarından biri olarak kayda geçti. Koalisyon güçleri Fransa sınırlarına dayanmış, Paris ilk kez gerçek tehdit altına girmişti.

Buna rağmen Napolyon Bonapart, birkaç parlak askerî zafer daha kazanması halinde masaya daha güçlü dönebileceğine inanıyordu. Fransız arşivleri ve dönemin diplomat yazışmalarında, Paris yönetiminin bilinçli biçimde zaman kazanmaya çalıştığı, sahadaki gelişmelerin müzakere şartlarını değiştireceğini düşündüğü görülür.

Ancak modern diplomasi literatürünün sıkça vurguladığı gerçek şudur: Savaş alanındaki taktik başarı ile müzakere masasındaki stratejik zamanlama her zaman aynı şey değildir.

Birçok çağdaş analist tam da bu noktada Donald Trump ile Napolyon arasında sınırlı ama dikkat çekici benzerlikler kuruyor. Brookings Institution, Council on Foreign Relations ve bazı Fransız strateji çevrelerinde yapılan değerlendirmelerde, Trump döneminin ticaret savaşları, İran yaptırımları, NATO içi pazarlıklar ve ikili krizlerde benzer bir yöntem izlendiği belirtilir: Önce baskıyı sert biçimde artırmak, ardından daha iyi şartlarla masaya dönmek.

Napolyon bunu topçu birlikleri ve ordularıyla yaptı; Trump ise gümrük tarifeleri, finansal yaptırımlar, sert söylem ve medya baskısıyla yürüttü. Her iki modelde de temel varsayım aynıydı: Rakip önce geri adım atacaktı. Ancak karşı taraf bu baskıyı uzlaşma çağrısı değil, irade testi olarak algıladığında sonuç tersine dönebiliyordu.

Napolyon’un hesabı tutmadı. Koalisyon liderleri onun barışı istemediği kanaatine vardı, şartlar ağırlaştırıldı ve kısa süre sonra Paris düştü.

6 Nisan 1814’te Napolyon tahttan çekilerek Elba Adası’na sürgüne gönderildi. Fransız yorumcular, Trump-Napolyon benzerliğini özellikle liderlik psikolojisinde arıyor: Kurumsal süreçlerden çok kişisel sezgilere güvenmek, dramatik hamleleri tercih etmek, rakibi şaşırtmayı stratejiyle eşitlemek ve tavizi zayıflık olarak görmek.

Amerikan kaynaklı analizler ise önemli farkı hatırlatıyor: Trump demokratik sistem içinde seçilmiş bir liderdi, Napolyon ise askerî-siyasi bir imparatorluk kurdu. Yine de tarih aynı uyarıyı yapıyor: Bazen liderler en büyük yenilgiyi savaş meydanında değil, son anda daha iyi anlaşma beklerken kaçırdıkları masada yaşar.

İran dosyasında aynı risk var mı?

Bugün Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında yürütülen temaslarda en büyük sorun nükleer teknik ayrıntılardan önce güven eksikliğidir. Washington, yıllardır uygulanan yaptırımların ve askerî baskının Tahran’ı müzakereye zorladığını göstermek istiyor. İran tarafı ise baskı altında verilen tavizlerin geçici olmayacağını, aksine yeni taleplerin başlangıcı haline geleceğini düşünüyor.

Bu nedenle taraflar aynı masaya otursa da farklı psikolojik evrenlerde hareket ediyor. International Crisis Group ve Carnegie Endowment for International Peace analizlerinde, ABD-İran krizinin yalnızca güvenlik meselesi değil, karşılıklı niyet okumalarının başarısızlığı olduğu sıkça vurgulanıyor. Bir taraf baskıyı diplomasi aracı sayarken, diğer taraf bunu rejim zayıflatma stratejisi olarak görüyor.

İran’ın devlet hafızası da bu yaklaşımı sertleştiriyor. İran Devrimi sonrası İran-Irak Savaşı, uzun yıllara yayılan yaptırımlar, bilim insanlarına yönelik suikastlar, bölgesel çevreleme girişimleri ve askerî tehditler, Tahran’da “direnç devleti” anlayışını güçlendirdi.

RAND Corporation ve Brookings Institution raporlarında da yalnızca ekonomik baskıya dayalı stratejilerin sınırlı sonuç ürettiği, hatta zaman zaman İran içinde güvenlikçi kanatları güçlendirdiği belirtiliyor. Ekonomi zorlandıkça toplumda memnuniyetsizlik artsa da devlet refleksi her zaman geri çekilme yönünde çalışmıyor; bazen merkezileşme, iç denetim ve dış politikada sertleşme biçiminde ortaya çıkıyor.

Napolyon Bonapart örneğinde olduğu gibi, rakibin zayıfladığını varsaymak her zaman doğru sonuç vermeyebilir. Modern strateji literatüründe buna “misperception” yani yanlış kapasite okuması deniyor.

Dışarıdan kırılgan görünen aktörler, baskı altında dağılmak yerine daha dayanıklı hale gelebiliyor. İran dosyasında da temel risk budur: Ekonomik baskının otomatik biçimde siyasi taviz üreteceğini düşünmek. Tarih gösteriyor ki bazen kuşatma, çözülme değil; kimlik duygusunu, güvenlik refleksini ve uzun süreli direnci besler.

Bu nedenle Washington ile Tahran arasında kalıcı bir denklem kurulacaksa, yalnızca baskı araçları değil karşılıklı güven inşası da masanın merkezinde olmak zorunda.

Tarihin asıl dersi

Napolyon Bonapart birkaç askerî zafer daha kazanıp masaya daha güçlü dönmek isterken, sonunda tahtını kaybetti.

Elindeki anlaşma ihtimalini küçümsedi, gelecekte daha iyisini alabileceğine inandı; fakat süreç tersine döndüğünde artık pazarlık yapacak zemin kalmamıştı. Fransız tarihçiler Napolyon’un sonunu yalnızca bir cephe yenilgisi olarak değil, “timing catastrophe” yani zamanlama felaketi olarak yorumlar. Çünkü bazı liderler savaş alanındaki başarıyı sürdürülebilir sanırken, diplomasi masasındaki fırsat penceresinin kapanmakta olduğunu fark edemez. T

arihte çoğu çöküş ani görünür; oysa aslında gecikmiş kararların birikimidir.

Bugün Donald Trump ya da herhangi bir modern lider için de benzer risk geçerlidir. Güç gösterisinin diplomasiyle karıştırıldığı anlarda, kısa vadeli baskı araçları uzun vadeli stratejik fırsatları yok edebilir. Gümrük tarifeleri, yaptırımlar, askerî tehditler veya sert siyasi dil bazen rakibi masaya getirebilir; ancak her baskı, otomatik olarak iyi anlaşma üretmez.

Council on Foreign Relations ve Brookings Institution çevresindeki analizlerde sıkça vurgulandığı gibi, baskı ancak karşı tarafa uygulanabilir ve onurlu bir çıkış yolu bırakıldığında sonuç verir. Aksi halde karşı taraf taviz yerine direnç üretir, kriz uzar ve maliyet büyür.

Amerikan strateji literatürü bu tabloyu çoğu zaman “overreach” yani kapasitenin ötesine taşan özgüven kavramıyla açıklar. RAND Corporation ve çeşitli savunma raporlarında, büyük güçlerin çoğu zaman kendi ekonomik, askerî ve siyasi kapasitesini abartırken rakibin dayanıklılığını küçümsediği belirtilir.

Napolyon’un hatası da buydu: Kazanma alışkanlığını kader zannetmek. Tarihin asıl dersi burada yatıyor. Bazen devletler savaşta değil, pazarlık masasını gereğinden fazla bekletirken kaybeder. Çünkü fırsatlar da cepheler gibi sonsuza kadar açık kalmaz.

Masada en güçlü olan değil, en gerçekçi olan kazanır

İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında süren müzakerelerde dünya yalnızca nükleer dosyayı, yaptırımları ya da bölgesel dengeyi izlemiyor. Aynı zamanda lider psikolojisinin, güç algısının ve tarihten ders alıp almamanın sınandığı daha büyük bir tabloya bakıyor.

International Atomic Energy Agency raporları teknik denetim başlıklarını öne çıkarırken, International Crisis Group ve Carnegie Endowment for International Peace analizleri asıl meselenin güven eksikliği ve siyasi irade olduğunu vurguluyor.

Çünkü masada yalnızca santrifüj sayıları değil, tarafların birbirinin niyetine ne kadar inandığı da konuşuluyor. Napolyon Bonapart’nun gölgesi burada yeniden beliriyor: Top sesleri bazen savaşı uzatır, fakat tek başına barışı getirmez. Güç gösterisi rakibi yıpratabilir, ancak kalıcı çözüm için karşı tarafa yaşanabilir bir çıkış yolu sunulmadığında kriz yeniden döner.

Donald Trump döneminde sıkça görülen baskı merkezli pazarlık tarzı da aynı tarihsel soruyla karşı karşıya kaldı ve kalmaya devam ediyor: Daha fazlasını istemek mi, elde edilebileni almak mı?

Amerikan strateji çevrelerinde buna çoğu zaman “maximalist bargaining trap” yani azami talepler tuzağı deniliyor. RAND Corporation ve Brookings Institutionçevresindeki değerlendirmelerde, taraflardan birinin her şeyi istemesi halinde çoğu zaman hiçbir şey alamama riski doğduğu belirtiliyor. Tarihin soğuk hesabı nettir: Masada her zaman en güçlü görünen değil, kapasitesini doğru okuyan, rakibinin sınırlarını anlayan ve doğru anda uzlaşmayı bilen kazanır.

Çünkü bazen en büyük zafer, alınabilecek olanı zamanında almaktır.

Daha fazla bilgi ve son haberler için Ankara24.com'ı takip edin.
seeGörüntülenme:83
embedKaynak:https://www.haberturk.com
archiveBu haber kaynaktan arşivlenmiştir 17 Nisan 2026 12:16 kaynağından arşivlendi
0 Yorum
Giriş yapın, yorum yapmak için...
Yayına ilk cevap veren siz olun...
topEn çok okunanlar
Şu anda en çok tartışılan olaylar

Bakanlar Çiftçi ve Tekin’den okullarda güvenlik toplantısı Gündem Haberleri

16 Nisan 2026 00:21see171

Dubai’deki Burj Al Arab oteli 18 aylık restorasyon için kapatılacak Ortadoğu Haberleri

16 Nisan 2026 00:13see171

Kahramanmaraş saldırısının ardından tehdit içerikli paylaşıma soruşturma

16 Nisan 2026 00:34see169

İstanbul da silahlı saldırı: İki yaralı şüpheli yakalandı İstanbul Haberleri

16 Nisan 2026 00:26see163

Arda Güler in golleri yetmedi! Real Madrid, Şampiyonlar Ligi ne veda etti

16 Nisan 2026 00:14see160

Bahçelievler’de inşaat halindeki 12 katlı binada yangın paniği İstanbul Haberleri

16 Nisan 2026 00:08see159

Sevdiğim Sensin bu akşam var mı, yok mu? Sevdiğim Sensin 10. yeni bölüm bu akşam yayınlanacak mı? 16 Nisan Star TV yayın akışı

17 Nisan 2026 00:46see156

Provokatif paylaşımlarda bulunan 66 URL adresi için erişimin engellenmesi talebi

16 Nisan 2026 00:43see156

Resmi Gazete de yayımlandı; 7 yeni büyükelçi atandı Sözcü Gazetesi

17 Nisan 2026 00:40see155

Şuranur un cenaze namazını kıldıran amcası: Yeğenim cennet kuşu oldu Kahramanmaraş Haberleri

17 Nisan 2026 00:42see154

UEFA AVRUPA LİGİ YARI FİNAL EŞLEŞMELERİ I Aston Villa şov yaptı, Emery kupayı istiyor

17 Nisan 2026 00:27see152

T.C. İSTANBUL ANADOLU 17. SULH HUKUK MAHKEMESİ

17 Nisan 2026 00:02see148

Tunceli Adliyesi önünde bekleyen Gülistan Doku’nun ailesi ile şüpheli yakınları arasında arbede

17 Nisan 2026 00:36see147

Alevlere teslim olan kamyonet kullanılmaz hale geldi Çorum Haberleri

16 Nisan 2026 00:27see146

Son Dakika Lübnan İsrail ateşkesi başladı

17 Nisan 2026 00:19see146

Son Dakika Şanlıurfa okul saldırısı soruşturmasında 16 gözaltı

16 Nisan 2026 02:29see145

Ateşkes uzatılacak mı? Beyaz Saray son durumu açıkladı

16 Nisan 2026 03:02see145

İskenderun da Cinayet Sanıkları Tutuklandı

17 Nisan 2026 01:54see144

Son Dakika TBMM den Maraş taki saldırı ile ilgili komisyon kararı

15 Nisan 2026 19:09see142

Aile dehşeti! Eşini öldürdü, kızını yaraladı Sözcü Gazetesi

16 Nisan 2026 01:14see142
newsSon haberler
Günün en taze ve güncel olayları